kursaktakiler.

Koltukta uyuyakalan anne masumiyeti kadar masum çok az şey var bu dünyada. Karanlık odalardan geçiyorum. Üzerimde maddemin ağırlığı. Kulağımda başarısızlıklarımın fısıltısı ile hâla ümitvarlığı telkin etmekten vazgeçmeyen vefakar kalbimin sesi. Kartal ve baykuşları sevmiyorum. Küçük kuş yiyerek beslenen hiçbir hayvanı sevemiyorum. Güçlünün zayıfı yediği bir dünyada olmak, bu gerçeği kabullenmek başlıbaşına imtihan iken, ne ezen güçlülerden ne de ezilen zayıflardan olmamak nasıl başarılır bilmiyorum.

Sevgiye muhtaç insan saldırganlığı diye bir şey var. Bulunduğum kıyıdan görüyorum o hissiyatı, içine girmemek için azami gayret göstererek. Muhtaç olma psikolojisi sizce de çok acayip değil mi? Bir başka insanın takdirine, sevgisine, himayesine, desteğine, sözüne, malına yahut çok başka şeylerine muhtaç olmak..

Özgürlük neydi? Belki özgürlük, o muhtaçlık durumundan sıyrılıp huzurlu bir tekbaşınalıktır. Sosyal bir varlık olan insanın, böylesi bir dünyada ne şekilde özgür olabileceğini idrak edebilseydik, kendimiz için bulup yaşayabilseydik, içimizde ve dışımızda olup bitenler muhakkak bambaşka olurdu.

Bir insanın 33 yaşında olup kendini özgür kılamayışı çok enteresanmış. Bazen biz insanların kafesteki süs kuşlarına ne çok benzediğini farkediyorum. Kuşu kafesinde özgür kılan tek şey kursağında sakladığı nağmelerdir.
Bu cümleyi sevdim.

Kursağımdakileri size nasıl anlatabilirim ki?
Anlatamam.

İnsan, aşamadığı şeylerin esiri olmasa da, aşamadıkları ona hep kafestir.

Dinleyelim:

Dorsaf Hamdani – La Solitude

Advertisements

şükür ve yorgunluk

Dinleyelim:

Tinariwen – Iswegh Attay

Tinariwen – Assàwt

Orange Blossom – Ya Sidi

Indila – Comme un bateau

vakit: gece.

zamanında şevkle okuduğum şairlerin isimlerini unutturdular. içimdeki duygu yükü büyüdü büyüdü, hatıralarımı kovaladı. hem çok doluyum, hem bomboş – ne acayip.. ağırlığımı bırakabileceğim bir parça toprak arıyor gönlüm şimdi. gönlümden dışa açılan bir pencere var. bazen bir yol görünüyor bu pencereden, bazen bir kuşu takip ediyor gözlerim. sesimi esir alan tüm güçlere kırgınım. yüzümü sertleştiren, gözlerimi kaçıran tüm sözlere kırgınım. (kimse bilmiyor.) içimdeki küçük kızın hayalleri siste kayboldu. (şükrediyorum. sizden habersiz.)

büyümek
daha güzel olmalıydı.

(şükrediyorum. bilemezsiniz. üzülerek.)

daha yaşanacak şeylerim var.
sarılıyorum şimdi. uzak gibi görünen yakınlarıma.

Boyun eğiyorum ve neredeyse mutlu
Hissediyorum kendimi
Neredeyse mutlu, üzgün olmaktan yorulmuş
Biri gibi

Fernando Pessoa

gülizar

Bugün kuşlarıma yem almak için bir dükkana girdim. Derken, orada satılan kuşları selamlayıp biraz seyrettim: papağanlar, sakalar, kanaryalar, muhabbet kuşları.. Hepsi kafesteydiler, kimisi ötüyor, kimisi ötmüyordu, bazısı sakin, diğerleri hareketliydiler. Camekan içinde satışa sunulan bu kuşlar işçiler tarafından besleniyordu belki, yemleri suları eksik edilmiyordu, fakat özgür değildiler. Belki hiç göğün altında uçmamış, belki hiç sevilmemiş, belki hiç güneş görmemişlerdi. Sonra bi an.. kafesteki bu kuşlara ne çok benzediğimizi farkettim: Dünya kafesimizde dolanıp durmuyor muyuz biz de?

Niyaz-i Misri’den gelsin:

Sedat Anar – Ey Garip Bülbül Diyarın Kandedir

Bugün gönlüm özgürlük çekiyor..

mevlit yahut amellerimiz hikaye

vakit: gece.

Dünyanın, ahiretteki dostlarımızı toplama yeri olduğuna iyice inanmaya başladım şimdi. Bu alemde kimleri gönlümüze misafir edebiliyorsak, diğer alemde o kişiler ile hemhal olacağız, değil mi?

Bütün dünya biraraya gelse, tek kuşun boncuk kadar gözünü yaratamaz. Uykuya dalan kuşumun gözlerine bakarken bunu düşündüm.. buna rağmen küçük dağları yaratmışçasına dünyaya hükümdarlık etmeye kalkışanlar var. Ne acayip.

Geçen, Kafkanın babasıyla olan acı hatıraların bir benzerini yaşayan olgun bir insanın hikayesini dinledim. Bazı hikayeler açılır, duyurulur, bilinir. Allahın izni olduğu için. Diğer hikayeler ise gizli kalır, Allahın müsaade ettiği bir kaç kişi hariç kimselerce bilinmez. Bu da Allah böyle istediği içindir. Her halukarda hikaye, sahibinin ömrünü kapsar, diğerleri ancak kapıdan seyreder, eve giremez. Kaç kişinin bildiği önemsizdir bir noktadan sonra, hikaye bir kişiyi derinden etkilemiştir: yaşayanı.

Kişi defnedildiği zaman üç şey beraberinde gider, ikisi dönermiş: ailesi, malı mülkü ve amelleri. Ailesi ile malı döner, amelleri ancak yanında kalırmış. Hadis-i Şerif bu yönde.. Bugün karşıma çıkan bu Peygamber sözleri beni bir kez daha „amel“in önemi hakkında tefekküre itti. Ameli ile güzelleşen insanları düşündürttü. Ve hiç şüphe yok ki, en güzel amel sahibi Hz. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz. O’nun amellerini tartacak akıl hangimizde olabilir ki? Yine de bir çok insan kendi kusurlu ve yamalı amelleri ile, kendi sınırlı aklı ile O’nun amellerini ölçmeye kalkışabiliyor.. Ne acayip.

Mevlit kandiliniz mübarek olsun.

O (s.a.v.)’nun nurundan nasipdar olmamızı diliyorum..

Dinleyelim:

Mâhur Salât – Allahümme Salli Alel Mustafâ

 

 

 

hakikatin attığı topu tutabilmek

vakit: gece.

Kuşlarımı uyutalı epey oldu. Hayvanların da biz insanlar gibi gözlere inen uykuya bir süre sonra direnemiyor olması ne ilginç. Bu açıdan evet uyku ile ölüm kardeştir.

Ders icabı bir kaç sayfa Gadamer okudum. Yıllar yıllar evvel (yedi yıl olmuş, bana 17 yıl gibi geliyor) denk geldiğim bir videosunu hatırlattı: şurada bahsetmişim. Video ise şurada.

Düşüncenin sınırlarında kendini bilmeye azmetmiş şekilde gezinmeye çalışan iki adam – Gadamer ve Rilke. Biri filozof, diğeri şair. Her ikisi toprak altında ve ruhları şu an ya umdukları ya da umamadıkları bir hakikatin içinde.

Kuşlarımın buna ihtiyacı yok. Kendilerini bizden çok daha iyi biliyorlar, hakikatlerini ölmeden yaşıyorlar. Nasipli şeyler.

Rilke ile kapatalım:

Solang du Selbstgeworfnes fängst, ist alles
Geschicklichkeit und läßlicher Gewinn -;
erst wenn du plötzlich Fänger wirst des Balles,
den eine ewige Mit-Spielerin
dir zuwarf, deiner Mitte, in genau
gekonntem Schwung, in einem jener Bögen
aus Gottes großem Brücken-Bau:
erst dann ist Fangen-Können ein Vermögen, –
nicht deines, einer Welt. Und wenn du gar
zurückzuwerfen Kraft und Mut besäßest,
nein, wunderbarer: Mut und Kraft vergäßest
und schon geworfen hättest….. (wie das Jahr
die Vögel wirft, die Wandervogelschwärme,
die eine ältre einer jungen Wärme
hinüberschleudert über Meere -) erst
in diesem Wagnis spielst du gültig mit.
Erleichterst dir den Wurf nicht mehr; erschwerst
dir ihn nicht mehr. Aus deinen Händen tritt
das Meteor und rast in seine Räume…

yapraklara veda

– Nasılsın?

– İçimde ekseninden kayan şeyleri dua ve kuş sevgisi ile terapi ediyorum. Hayır, kuşları bir araç olarak kullanmıyorum. Öyle de severdim ki kuşları.. Güzel oldukları için. Kuş sevgimi geç keşfetmiş olabilirim, o ayrı (esasen herşey vaktinde gerçekleşir). Duaya da bu derece sarılır mıydım peki? Hayatım daha bi rayında gitseydi, sığınak arayışlarım daha bi az olsaydı mesela, duaya yine bu kadar ehemmiyet verir miydim? Bilemiyorum. Çünkü, çok sevgili dinleyicim, insanım ben, ve insanın sağı solu hiç belli olmaz. Nankörlüğe meyilli bir tarafı vardır mesela. O meyli törpülemek mümkün ve erdemdir. Fakat benimki ne kadar törpülü?

Sonbahar geldi ve ben dilediğim gibi yürüyüşlere çıkamadım. Ağaçlara gönlümce sarılamadım. Fakat en azından hayatın akışı içerisinde kendimce az buçuk ilerlerken, sokakta yürürken, rengi turuncuya yahut bordoya kaçan güzel bir yaprak görünce duraksayıp tebessümle seyrediyorum. Kendime ve o yaprağa o vakti ayırıyorum. Neden biliyor musun? Çünkü ciğerlerimizi oksijen ile besleyen o yaprak sessiz sedasız gitmek üzere. Aramızdan ayrılıp kendi yapraklar ahiretine geçmek üzere. Üstelik vazifesini menfaatsizce en güzel şekilde tamamlamış bir şekilde. Söyler misin: Kaçınılmaz ayrılıkları güzelleştirmeyeceksek, dünyada işimiz ne?

iki kapı.

-Nasılsın?

– Kırgın. Çok Kırgınım. Kalbimin sana ve diğer insanlara açılan kapısından hep huzurlu bakmaya çalışıyorum, içimdeki kırık parçaların başkalarını yaralamasını istemediğimden. Derdimi paylaşılmaz kılıyor bu tutum, farkındayım, zira derdimi diğer kapıma saklıyorum. O kapı ise Allah’a açalıyor. O’nunla dertleşiyorum, çünkü O’nun umrundayım… Anlıyorsun değil mi?

gözlerin kahverengi

Rüzgara bir şiir yazmak istiyorum. Bütün yanılsamaların seni doğruya götürebileceğinden bahsetmek istiyorum. Birlikte çıktığımız puslu bir Berlin akşamında sana içimi dökmek, seni dinlerken içindeki çiçekleri sulamak istiyorum. Köklerine kadar inmek istiyorum, ruhumuzun, göğün ve hayallerimizin. Okuduğumuz kitapların satıraralarında gezmek, gözümüzün değdiği gözlerde yüzmek.. Rüyalarımızın tadını birbirimize tarif edelim istiyorum. Ölümle hayatın içiçe olduğu bu alemde, konuşmadan sohbet edelim istiyorum.

Önümdeki kağıdı boş bıraktım, tüm renkli kalemlerimi başkalarına verdiğim için.. içimdeki boşluğu belki de bu yüzden dolduramıyorum gözlerimden akan yaşları belki bu yüzden durduramıyorum. Kasiyer kızın yüzündeki ürkeklikte gördüm kendimi, aynada görür gibi. Şimdi hiçbir resme sığmıyorum. Kalbimin kapaklarını açıp kapattıran güce sarılıyorum sadece, çünkü
Allah var. Ve sen çok güzelsin. Şehirde de güzelsin, içimde de.

Dinleyelim:

Levi Patel – As she passes

sev.

– Nasılsın?

– İnsan sevince, gerçekten içten ve samimiyetle sevince, Allah o insana o sevgiyi koyacak yeri gösteriyor. Belki zaman alıyor bu, bir süreye tâbi oluyor, fakat muhakkak gerçekleşiyor. Yeter ki sen sev.. Belli bir insanı sevmiyorsan, güneşi sev, uçan kuşu, açan çiçeği, arkadaşının ördüğü atkıyı, emektar kalemini.. sev, hürmetle, saygıyla, edeple. Sevgiyi sev. Sevgiyi yoktan var edeni.

âmin.