bal ve süt.

Son zamanlarda okuduğum en hikmetli söz olabilir:

„Aşk büyüklere baldır, çocuklara süt.“
– Hz. Mevlana (k.s.)

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Meşk 13 Ağustos 1984

Advertisements

sabır – 1001

– Nasılsın?

– Anlatacak bir şeyim olmadığı için değil, bilakis anlatacak fazla şeyim olduğu için suskunum. Biriken dertler bir noktadan sonra anlatabilirliğini yitiriyor, başımızın üstünde gezinen ve kimselerce görünmeyen ama daima orada ağırlık yapan bir buluta dönüşüyor. Gittiğimiz her yere götürüyoruz, çünkü peşimizi bırakmıyor.. Geçebilen ve geçmemekte ısrar eden şeyler arasında sıkışmış halde, ellerimle ufak bir tünel kazıyorum. Oradan bedenimi geçirip kurtaramasam da belki nefesimi ve sesimi kurtarırım. Bir gün öldüğümüzde bütün bunlar ehemmiyetsiz olacak. Lakin o vakte dek hayattayız ve bu zorluklara göğüs germekten başka çaremiz yok.

eski ajandalar

vakit: gece.

yarına dair umutlarımı canlandırmak için temizlik ve ütü yapmaya karar verdim. gecenin bi saatinde temizliği yaptım, ütüyü yarına bıraktım. onu da mutlaka en yakın zamanda yapmalıyım evet, zira yarını olan insanların işidir ütü: bir yere gitmeye hazırlanan, dışarıda görünmeye çalışan, velhasıl dünyada kendine bir yer bulabilen insanların yaptığı bir şey. benim de bir yarınım olmalı. çünkü çok basit: buna çok ihtiyacım var.

temizlik esnasında eski ajandalarımı buldum, haliyle biraz karıştırdım. rilke’den alıntı yapmışım bol bol. cahit zarifoğlundan ve başkalarından. walter benjamin’den bir söz de yazmışım, 2011’e ait ajandamda, görünce ilk defa okur gibi okudum. unutmak ve hatırlayamamak ne enteresan şey, değil mi? insan kendi yazdığını dahi unutabiliyor. bu çok acayip.

„Jedes Jetzt ist das Jetzt einer bestimmten Erkennbarkeit“ demiş benjamin. „Her şimdi, belli bir tanınabilirliğin şimdisidir“ diye tercüme edeyim size.

her ân’ın kendi içinde gizlediği, kimi zaman yakaladığımız, kimi zaman ise gafletle teğet geçtiğimiz, fakat her zaman kişiye özel bir idrak ve anlam var. benjamin bu anlamda mı sarfetmiş bu sözü bilemem, lakin benim bir felsefeci olarak çıkardığım anlam bu.

gaflet, cehalet, kaygı ve endişelerimi bu dünyada tastamam bırakabileceğim bir mekan yahut yürek bulamıyorum. bazen o hâle yakınlaşıyorum, fakat hep bir jetzt’in içinde kalıyor o. her yeni jetzt ile tekrar arayışlara giriyorum.

buna rağmen, bütün bunların beni cansızlaştırmasına da müsaade etmek istemiyorum. zira: Allah Hayy.

insan olmak güzel.
bazen zor olsa da.

 

kibritçi kız.

Ayşe Şasa hanımefendinin „Bir Ruh Macerası“ adlı kitabını okuyorum. Otobiyografik eser, bir söyleşiden müteşekkil. Soru cevap şeklinde ilerleyen bir sohbete dinleyici olan okur, Ayşe hanımın ruh dünyasına ve hayat macerasına misafir olma şansını kazanıyor.

Ayşe hanımın yıllar yıllar evvel (bi 15 sene önce olabilir) „Delilik Ülkesinden Notlar“ adlı kitabını almış, okumuş, çok duygulanarak beğenmiş biri olarak; kendisini ilk etapta ne senarist, ne aydın, ne de dervişe olarak tanıdım. Ayşa Şasa hanım benim karşıma „Delilik Ülkesinden Notlar“ıyla ilk defa, şizofreni hastalığını ve hastalığın getirdiği buhranları anlatmayı ve atlatmayı başarmış mümine biri olarak çıktı.

Satırlarındaki duygusal zekası ve dile hakimiyeti çok belirgindi. Kendi derinlerine ve dünyanın varoluşsal karanlıklarına inmekten korkmamış, korkmuşsa dahi cesaretini toplayıp tekrar doğrulmuş ruhu güçlü bir kadındı. Kendisine hep bir yakınlık duydum, hiçbir zaman şahsen tanışma imkanım olmadıysa da. Üstelik o zamanlar kardeşim Yunus’un hastalığı henüz patlak vermemişti de..

Kitabı bir arkadaşıma verdim sonra, kime bilmiyorum. Lakin kitap kaybolup gitti, dönmedi bana, kendi yolunu tuttu. Çok sonra, bundan bir kaç yıl evvel, twitterde aktif olduğum zamanlardı, Ayşe hanımın vefaat haberini aldım. Kalben bir bağ kurduğum bir güzel insan daha bu dünyadan göçmüştü, kendi deyimiyle „güzel hikayesini Yaratıcıya anlatmaya“ gitmişti. Görmeden sevdiğim ve vefaat haberini aldığımda ağladığım bir kaç insandan biri oldu.. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

„Bir Ruh Macerası“ndan bir alıntı yapalım, Ayşe hanımı kanaatimce çok yerinde tanımlayan bir hatırası:

Bülent’in bana söylediği, hiç unutamayacağım çok dokunaklı bir söz vardı. Beni dinledi dinledi: „Seni“ dedi, „insanlar boyuna posuna bakarak kuvvetli bir şey zannediyorlar, oysa Andersen’in her zaman yağmur altında, yalınayak kibritlerini satmaya çalışan kibritçi kızına benziyorsun!“ Çok etkilenmiştim…

sabrın içindeki

Vakit: sabaha doğru.

Kabûlü umulan dualar. Horozsuz sabahlar. Ezansız akşamlar. Minaresiz camiiler. Türkçesiz levhalar. Özlemli geceler. Şiirli bekleyişler. Anlamlı rüyalar. Konuşkan gözler. Perdesiz sessizlikler. Yağmurlu pencereler. Sisli havalar. Kopuk yollar. Kafesli kuşlar. Kitaplı düşünceler. Dağınık benlik..

Gün gelecek, her şey mâna kazanacak. Ayrılıklar, acılar, adaletsizlikler, yıkımlar, düşüşler, parçalanmalar. Hepsi.

Şimdi sabır. Biraz ve biraz daha sabır.

du bist groß.

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Ey Allahım Beni Senden Ayırma – Segah Cumhur ilahi

Muzaffer Ozak (k.s.) – Uşşak Fasıl

Werkleute sind wir

Werkleute sind wir: Knappen, Jünger, Meister,
und bauen dich, du hohes Mittelschiff.
Und manchmal kommt ein ernster Hergereister,
geht wie ein Glanz durch unsre hundert Geister
und zeigt uns zitternd einen neuen Griff.

Wir steigen in die wiegenden Gerüste,

in unsern Händen hängt der Hammer schwer,
bis eine Stunde uns die Stirnen küsste,
die strahlend und als ob sie Alles wüsste
von dir kommt, wie der Wind vom Meer.

Dann ist ein Hallen von dem vielen Hämmern
und durch die Berge geht es Stoß um Stoß.
Erst wenn es dunkelt lassen wir dich los:
Und deine kommenden Konturen dämmern.

Gott, du bist groß.

Rainer Maria Rilke,
26.9.1899, Berlin-Schmargendorf