ölüyü diriltemezsin.

Boğaz ağrılarıma şu an bir Allah bir de kuşlar şahit.
Dua ediyorlar mıdır şifam için? O’nun kuşları.

Hayatında olmadığın insanın dünyasına da girmeyeceksin.

Bugün zihnim Endülüse gitti. Minareye atıyla çıkan genç müezzinin, okuduğu yatsı ezanından sonra minarenin orta katlarında bineğinden inip karanlıkta hıçkırarak ağladığını hayal ettim. Belki bir aşk acısından, belki de Endülüs’ün düşüşünü ufukta gördüğünden. Bugün hayal dünyamda sekiz yüz yıl evvel yaşayan bir müezzini teselli ettim. Ölü müezzin dünyama girdi, hayatıma girmeden. Dünyam kilitli sandık, hayatım görünürde nasıl da boş.

fremd.

Almanya’daki İslam odaklı tartışmalar, Müslümanlara yönelik nefret haykırışları; Türkiye’deki her Batılıyı düşman görme eğilimi..
Hepsi bana yabancı. Her yer bana yabancı.
Bu dünyada hiçbir yere ait değilim.

Bu yabancılık duygusu ile yaşamak ve hareket etmek çok güç.
Nefret ve öfkenin olduğu yerde çürüyorum.

sözler, heykeller ve ağlamak

Metroyu beklerken oldu her şey. İyiniyetle yaptığım bir işin yine ters teptiğini ve kabul görmediğini hissetmeye başladım ve insanlara yaranamamanın cefası hakkında düşündüm. Pizza reklamı içeren devasa afişin karşısında otururken gözlerim dolmaya başladı. Yutkunmak, ağlamamak için yaratılmış olmalıydı. Ve güzel bir gün bir insanın bir iki cümlesi ile berbat edilebiliyordu işte. „Kelimeler bize neden bu kadar çok dokunur?“ diye merak ettim yine. Kelimeler, mânâlar, anlamlar, sözler, suskunluklar.. kalbimin hep aynı çarkın etrafında döndüğünü farkettim.
„Zulmün ne olduğunu şimdi biliyorum!“ dedim, „Das absichtliche Aufzwingen eines Ereignisses oder Zustandes, zu dem das Leben noch nicht und vielleicht niemals tragfähig ist.“ Kendimce zulmün felsefi tanımını yaptım. Tek cümleyle. Vaktinden evvel gerçekleşmeye zorlanan her şey zulüm içeriyordu işte. Ve insan, kendine zulmeden bir varlıktı. Ve başkalarına..

Otobüsü beklerken insanlar geçti önümden. Elele tutanlar geçti. Hetero ve homo çiftler. Bir de annesinin elinden tutan tombul uzunboylu bir Arap genci. En çok o tabloyu sevdim. Annesine dayanak olduğu aşikârdı. Suriyeli mültecilerden miydiler acaba? Sormadan bilinmezdi. Burası Neuköllndü. Arap uyruklu insanların en yoğun yaşadığı semtlerden biri.

Eski model telefonların ve ikinci el smartphone’ların satıldığı dükkanın vitrinine dayadım sırtımı. Kim bilir bu telefonlarla hangi insanlar kimlerle iletişim kurmuştu. Kim bilir bu âletler o insanlarda ne tür duyguların uyanmasına aracı olmuştu. Şu telefonun sahibi yas tutmuştu. Arkadakinin sahibi kompleksliydi. Şuradakinin sahibi ise güzel günlere dair fotoğraflar çekmiş ve onlara tutunmuştu. Sonra onlar da uçup gitmişti işte. Mülk Allah’ındı.

Sonra, otobüste otururken, dizlerimin bağı çözüldü. Ve ağladım. Sessizce. Berlin’de kimse kimsenin yaşını görmezdi. Bunu biliyordum. Ve ağladım. Yaşlarımı hırkamın koluyla sildim. Biraz sakinleşince otobüsün camından sokaklara serpiştirilen seçim afişlerini gördüm. Her afişte daha evvel hiç görmediğim gülümseyen yüzler bir şeyler vaad ediyordu, daha güçlü ve müreffeh bir gelecek için. „Roma zamanında yapılan heykellerle bu seçim afişlerinin arasında bir fark var mı?“ dedim içimden, „biri taştan diğeri kartondan. Onun dışında herhangi bir fark var mı? Ne kadar da insanca..  ne kadar da değişimsiz.“

Ve geceyi deşip eve doğu yürürken okuduğum Ayet-ül Kürsi’ye sığınmaktan başka çaremin olmadığını anladım. „İnsan neden ağlar ki?“ dedim lambadan geçerken, „ağlamak acıyı yok etmiyor ki?“

nûh’un yâdigârı

bir tsunaminin en büyük dalgası
göğe uzanıyor ucu
yerden göğe haklı
kendi yokluğunda ölüyor bir kaç insan
diğerleri akıl etmeyen yalancılar
Nûh’un gemisinde bir termit saklı
Allah’ın emriyle oruçlu
iki tavşan ama çift değiller
bir köşede dünyaya salınmayı beklerken
yalnızlığın tadını aldılar
iki tavşan bir çift değiller

hırka seccâde odun yuva
eşinin kanıyla birleşti su
onu boğan seni taşır
hayata ve eceline doğru
eşinin kanından beslendi dalga ve su
Nûh kurtardı insanı ayrılmakla
eşinden, kanından ve fâni seslerden

ey Nûh!
aşûre zamanı gelince
orucunu açacak termit
biismillah ve biiznillah
evinden yâdigâr tahta kaşıkla.

fedâ etmeye hazır mısın?