kalp gözleri açık olanlar..

Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrine,
Aşk ile seyrederken iz buldum can içinde.

O izi ben izledim, sağım solum gözledim,
Çok acayipler gördüm, yoktur cihan içinde.

– Yunus Emre

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Allah İle Arayı İyi Yapmanın Yolu

Muzaffer Ozak (k.s.) – İnsan Olmak Ne Demekdir?

Muzaffer Ozak (k.s.) – Nefsimizi Nasıl Islâh Edebiliriz?

Advertisements

Himaye.

– Nasılsın?

– Bana kendim olabilme şansını ailem ve dostlarım dahil hiç kimse gerçekten vermedi.. Bir tek Allah verdi. O’nu nasıl sevmem? Herkeslerden gizlediğim gözyaşlarım O’nun izniyle düştü, içimdeki fırtınaları O duydu, kalbimi tüm yaralarıyla O bildi. Üstüme üstüme gelen bir dünya var, bir de Allah adlı bir sığınağım. Beni ve O’na sığınan herkesi himayesine alıyor, hissediyorum.. Dünya, sevgimiz için çok küçük, değil mi Allah’ım?

içimizdeki seyyah

– Nasılsın?

– Ortaçağda zifiri karanlıkları aşan bir seyyahın soluk soluğa kalarak ulaştığı köyün verdiği huzur ve o köyü süsleyen yıldızlı gecenin rengi var içimde. Bineğinin kişnemesi bize varlığımızı ve hayatta oluşumuzu hatırlatır; aynı zamanda hiçbir şeyin esasında kudretimizde olmadığını. Dün kesin gibi duran her şey şimdi yıkıktır. Dün sana sarılan insan şimdi en yabancındır. Çünkü burası dünya.. Burada yollar kesişse de, kimin kime hakikatte yoldaş olduğu ancak ukbada belli olur. İnsana, dost olma yeteneği emanet edildi, lakin herkes taşıyamadı. Ve çoğu insan kendine dahi dost olamadı. Yaprağa, ağaca, toprağa, kuşa ve böceğe nasıl dost olsundu. Kalp taşıyan başka insana nasıl dost olsundu. Değil mi..
İçimizdeki seyyah, emniyetli köye yorgun argın da olsa varmış olmanın şükrü içinde kendisine sunulan misafir yatağına boydan boya uzanacak şimdi. Ve dinlenen atı gece zikrine devam ederken o, yıldızların ardında gizlenen kendisine biçilmiş talihini merak edecek. Oysa onu, atını, yıldızları ve zamanı yaratan Allah, ona dostlar da seçmişti. Yaşadıkça görecekti.. çünkü ancak yaşayarak öğrenilirdi sevmek ve sevilmek.

Ra’d suresi, 28. ayet.

– Nasılsın?

– Ruhumuzu dinlendirecek şeylere ihtiyacımız var, farkında mısın? Kimine mekan, kimine his, kimine yol, kimine eşya, kimine içindeki bir özlem.. fakat muhakkak teskin edici bir şey. İnsanların niçin uyuşturucu kullandığını düşündün mü hiç? Hayır, onları uyuşturucuya sürükleyen sosyoekonomik sorunları kastetmiyorum. İnsanların niçin uyuşturucuyu bir sığınak olarak kabul ettiklerini, ruhlarını orada dinlendirme ümidiyle keskin ve acımasız bir çıkmaza girdiklerini düşündün mü hiç? Bazı insanlar ne yemekte, ne elbisede, ne bedenin diğer zevklerinde bu sığnağı arar. Belki sanata yahut doğaya yönelir: ya kendini ifade ederek ya da tabiatın ve çevrenin ifadesini dinleyerek iyileşmeye, sakinleşmeye çalışır. Evet, galiba hepimizin böyle bir ihtiyacı var: sakinleşmek! Ve galiba haddinden fazla yemek yiyerek mutlu olan obez ile atalarının dinine bir ucundan tutunmaya çalışan yarı-dindarın ortak noktası bu. Almanyaya ilk geldiğim seneler deli gibi resim çiziyordum, elime geçen gözüme takılan her kalemi bu amaçla kullanıyordum, çizerek dinlendiriyordum çocuk ruhumu. Çünkü ne almanlarla konuşacak almancam ne de şehirdeki türklerle konuşacak kadar türkçem vardı. Resmin dili ise evrenseldi. Ortaokul yıllarına kadar devam etti bu tutkum. Sonra zamanla dilin dünyasına girdim, bazı almanlardan daha iyi almanca, türklerden daha iyi türkçe konuşur ve yazar oldum. Kelimeler beni dinlendiren şeydi. Fakat sonra hiç beklenmedik şekilde yaşadıklarım ve şahit olduklarım beni varlığımın köklerine yönlendirdi, şimdi oradayım: susuyorum, çok susuyorum, derin bir sessizliğin içinde yüzüyorum – tıpkı anne karnında yüzen olgunlaşmamış bebek gibi. Etrafımdaki sancıları iliklerime kadar hissediyorum, içimdeki sancıları ise içimdeki karanlıklarda bibaşıma yaşıyorum. Gözlerimi açmaktan korkmuyorum, ne var ki yine de açmıyorum, çünkü gözlerimi kullanmamı gerektirecek bir durum yok. Gözlerim içime dönük ve suskun. Bu bir yoksunluk mu yoksa zenginlik mi, inan hiç bilmiyorum.. Ve dua ediyorum, sessizce, içinde yüzdüğüm mekanın dilinde: Allah’ım, şayet doğuşumu dilediysen, beni daima Seni zikredenlerden eyle!

susturan acı.

– Nasılsın?

– İzlediğim bir belgeselde ingiliz yazar Oscar Wilde’ın trajik hayat hikayesi ile karşılaştım. Bir dönem yıldızı parlayan, prestijli bir hayatı olan, para içinde sefa süren Wilde, bu bolluğun doruk noktasında eşcinselliğini bir miktar açıktan yaşamaya başlar, belki de şöhretine güvenir, bu durumu fazlaca gizli tutmak için çaba göstermez. O zamanlar ingilterede eşcinsellik suçtur ve Oscar Wilde mahkemelik olur. Bir kaç duruşmadan sonra nihayet hapis cezasına çarptırılır. Bu esnada (yanlış hatırlamıyorsam) karısından boşanmamıştır ve karısı kendisini bir gün hapishanede ziyaret eder: gördüğü kişi artık aşina olduğu Oscar Wilde olmaktan çıkmıştır. Perişan biridir, sanki bir başkasıdır. Dört duvar arasında, bazen tekli hücrede delirmemek için çok bocalar Oscar Wilde ve bir kaç sene sonra hapishaneden çıktığında hasta, suskun, kırgın, içine kapanık ve yazamayan biridir. Eski neşeli ve şaşalı günlerinden hiçbir eser kalmamıştır. Ülkeyi terk edip, acı çektiği hapishaneyi konu alan son bir şiir yazar, bir süre sonra sefalet ve yalnızlık içinde ölür.

Bütün bunları neden anlatıyorum? Meşhur bildiğimiz, tarihe gerek eserleriyle gerek kişilikleriyle iz bırakan hiçbir insanın hayatı esasen özenilesi değildir. Şu an hemen hemen her kitapçıda bulabileceğimiz bir romanın yazarı, ömründe birşeylerin bedelini ödemiş, acı bir şekilde bu hayata veda etmiş olabilir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Ve kimse içinde bulunduğu duruma güvenip kendine bir akibet, bir ideal ölüm şekli tasarlayamaz. Zaman gizemlidir. İçinde sakladığı acı tatlı tüm sürprizler vakti gelince bizi bulacaktır, fakat bizler o geleceğin içindeki gerçeklerden bihaber ve gafil bir halde planlar kurarız. Sence de pek cahil değil miyiz?

dünya bu kadar.

– Nasılsın?

– Şu gerçeği kabullenmeme ramak kaldı: Ne kadar incindiğimi benden başka hiçbir insan bilemeyecek. İsteseler de anlayamayacaklar. Olmayacak..

Eğer bunu başarırsam, kalbimin en ücra köşesine kadar bu hakikatı kabullenirsem, ve hatta bu durumdan razı olursam, o zaman içimdeki barışa ve huzura sarılabileceğim..

Sihirbazlar, şairler ve Musa.

vakit: gece.

1. Bu dünya, terki ancak iki şekilde mümkün olan bir sürgün yeri, hatta kimi zaman zindan: ya ölüm ya da aşk ile. Ve hem ölüm hem de aşk ancak Yaratıcının Ol! emriyle gerçekleşebildiğine göre, zindandan çıkış ancak O’nun emriyle mümkün. İnsan esasen ne kadar aciz, değil mi?

2. Bugün Şuara suresinin mealine bi göz atınca, Hz. Musa’nın hikayesinde geçen sihirbazlar hakkında biraz düşündüm.. „sihirbazların imanı“ diye bir kavram dahi olabilirmiş, dedim kendi kendime. Zira, Musa’yı alt etmek için icat ettikleri sihir Musa’nın yılana dönüşen asası tarafından yenilince, kendi sihirlerinin acziyetini kabul edip, hakikate iman eden birer insana dönüştü hepsi. Birdenbire fakat mutlak şekilde! Yalan ile iş yaparken ve Firavunun iltifatına talipken birdenbire tersyüz olup aynı Firavunun işkence ve ölüm tehditlerine aldırış etmeden yalanı tastamam terk ederek hakikate secde edenlerin imanı! Çok acayip..! İmanın ansızın olabilmesi beni her zaman hayrete düşürmüştür. Hz. Ömer’in imanı da bu cinsten sanki, değil mi..

3. Sihirbazların Şuara yani Şairler suresinde zikredilmesinde elbette ilahi bir kasıt gizli olsa gerek, diye düşündüm. Sihir ile Şiir’in benzeşen taraflarını anlamaya çalıştım. Şiirin yahut şiirsel sözün de bir çeşit sihir olduğuna kanaat getirdim. Yaratıcının kelamı olarak Kuran ise her ikisinden üstündü. Şiir dahi bazen yaraları sarabiliyorken, kim bilir Kuran-i Kerim hangi umulmaz yaralarımızın dermanı idi, değil mi?

4. Ve bir şair hayal ettim.. Kuran’daki hakikati tattıktan sonra şiiri bırakıp sükut içinde Rabbine secde eden gerçek bir şair..

5. Musa, sen ne güzel insansın öyle!