dilenci şiir

Allahım beni affet
bir âşığa „akıllı ol!“ dedim

Allahım aklımı affet
kalbimi kapıdan geri çevirdim
ellerine ve yüzüne bakmadan
ona dilenci ismini verdim

Senin isminle yenmemiş her lokma gibi
oldu sonra her şey rabbim
sindiremiyorum şimdi sînemdeki
boşluğun çekim gücünü
dilenmeden dileyenin iz bıraktığı

Rızasız geçen her günün
ağırlığı çöküyor yüzüme
isimsiz ve savunmasız kalıyorum
çağrılara karşı
başlamıyor artık hiçbir şey
ve bu sonsuzca devam edecek

Allahım Sen affet o aklı
ismimi ve yüzümü çaldı benden
başlangıcımı ve sonumu
güzelce ve Sence
kalbimin kulağına üflenen

Çünkü
Güzele tahammülü yok
kapı-ardında-kinin
kapı-dışarı-edilmekten
korktuğu için

Allahım
ben aklımı oyalarım
Sen kalbimi geri çağır
bi güzel bize doğru lütfen
Kapımın anahtarları Sana teslim

….

Dinleyelim:

Amalia Rodrigues – Barco Negro

Alex Chilton – Can’t seem to make you mine

akşam yine bizim hayret ile yürüyoruz..

Sevgili okur,

dün gece uyumadan evvel mutfağa uğradığımda „akşamdan suya konmuş fasülyeler“i gördüm. Ve şimdi bunu garipseyebilirsin ama: çok mutlu oldum. Zira annem (yine) evdeydi ve fasülyeleri akşamdan suya koyuyordu işte. Bu mutlu olma halimin ortasında şunu düşündüm: „Fasülyeleri akşamdan suya koyan ev hanımı ümitvâr bir ev hanımıdır herhalde, ertesi günün yemeğini planladığına göre..“ Bilmem sen bu hususta ne düşünürsün?

Bugün akşam ümitsizce işe giderken alt komuşumuz ile rastlaştık (bizim binada asansör yok). Onu orada bıraktığımı zannettim, fakat ben sokağa çıkıp bir kaç metre ilerledikten sonra birinin bana „hey sen!“ diye seslendiğini fark ettim. (hey-sen çağrılarına dönecek ne yaşadıysam artık..) Komşumuz peşimden koşmuştu. Geldi, düğün davetiyesini verdi. „Babana da söylemiştim, buyrun gelin“ dedi. „Mabrouk!“ dedim, ona anadilinde bir şeyler söyleme ihtiyacı hissedince (komşumuz Arap asıllı).

Yoluma devam ettim ve az önce yaşadığım o sürpriz ve hiç beklenmedik davetin hayreti koluma girip bana refakatçilik yapmaya başladı. Beklenmedikti çünkü komşumuz evleneceği kadını dövüyordu. Dövmüştü yani. Şimdi ise evleneceklerdi. Yuvaları olacaktı.

„İnsanoğlu garip bir varlık, cidden. Tekme-tokat-temelli ilişkiler de sürdürülebiliyor demek ki..“ dedim kolumdaki hayrete. O ise şaşkın bir tavşan gibi gaib olmayı tercih etmişti. „Ya galiba, insan insansız yapamıyor ama ne var ki insan insanla da yapamıyor. Ne iş arkadaş..“ fikriyle hayretimin çözünürlük derecesi üzerinde oynadım. „Yani bilmem ki şimdi kim haklı? İnsan insanın cehennemidir diyen Sartre mi, yoksa insan insanın yurdudur diyen Kemal Sayar mı? Yoksa ikisinin diyalektiği mi: İnsan insanın tek yurdudur, orası da cehennemdir, gibi? Ay yoksa, bi saniye, cidden birbirimizin kurdu olmayalım? Hani şu bir keresinde kâbus olup rüyama giren? Aman Allah korusun.. Hobbes başına..!“  Otobüse yetişme baskısıyla koşma durumunda kalınca, kolumdaki şaşkın şey benden koptu.

Bazen bazı hayretleri geride bırakmak gerekiyordu. Yenilerini yaşayabilmek için. Yahut en azından, aynı hayreti yeniden yaşamak için.

diyalog – 22

– uymuyoruz, dedi adam.
– tabi ki uymuyoruz, dedi kadın.
– şaşırdı adam.
– uymuyoruz çünkü insanız, puzzle parçaları değiliz, dedi kadın.
– belki ileride birbirimize uyabileceğimizi mi söylüyorsun yani? sordu adam.
– asla tam uymayacağımızı, fakat bunun bir sevgiye ve birlikteliğe engel olmadığını söylüyorum, dedi kadın.
– ümidini hiç yitirmeyeceksin değil mi, dedi adam.
– ümidin içinde yitik olurum daha iyi.. dedi kadın.

Delik çorap

Yürüdü. Kendi’sini kapının arkasındaki askıya astıktan sonra giyindi ayakkabılarını. Annesinin „halıya basmadan giy şunları!“ şeklindeki yüzyıllık ihtarını yüz birinci kez duyar gibi oldu. Halıya basmadı. Çorabındaki ufak deliğe takıldı gözü. Sonra onu da kaybettirdi ve görünmez kıldı, pabucunun içinde. „Ben de bir deliğim“ diye düşündü. Sonra vazgeçti. Kendine acımaktan yorgun düşmüştü. Hem kendini askıda bırakmıştı.

Basamaklara, su üstünde yürüyen bir İsa gibi basmadı. Daha çok atı çamura batan bir Süraka gibiydi. Çırpındıkça batıyor, battıkça çırpınıyordu. „Atımdan kurtulmalıyım belki de..“ dedi içinden bir ses. „Bu sesi duyan ben isem, sahibi kim?“ diye sorguladı içinden başkası. „Bu kadar kesret sadra yük ya Hu“ diye sustu en yaşlıları.

Sokağın ortasında, betonlaşmamak için gökyüzüne baktı. Gri ile karışık hafif bir mavilik vardı orada, üstüne düşen. Yakalayacak gücü yoktu. Bakışını yere çarptı. Gözleri ağrıdı.

Giriş katındaki balkonlu komşusu yine balkonuna çıkmış sigara içiyordu. Dumanlı bir selam verdi kadın, selamını aldı çorabı delik insan. „İki metre aşağımda yaşıyor ve öyküsünü bilmiyorum, ne acayip“ dedi, içine battığı çamurun kurumasını beklerken.

Yürüttü ayakları onu. Bazen ruh götürürdü bedeni, bazen de beden ruhu peşinden sürüklerdi. Sokağın tenha oluşuna sevindi. İnsanlara tahammülü kalmamıştı. Bir insan bir felaketti onun için. Felaketi başka bir felaketle çarpacak kadar matematik bilgisi yoktu.

Mahallenin fırınının önünden geçti. Vitrindeki ekmekler el değmeden yoğrulmuştu, bunu biliyordu. Siyah undan, beyaz undan, katkı maddelerinden, şeker ve tuzdan harmanlanmış bir şey..  Bunları düşündü, sonra hiç beklenmedik bir anda, göz göze geldi, vitrinin arkasındaki satıcı kız ile. Kız, kasanın hemen arkasında, kumral saçları topuz halinde, önlüğü kırmızı çizgili ve logolu, gözlerinde ise bir hatırlamanın o belirsiz şüphesi, „Tanışıyor muyuz?“ diye sordu gönlünden. „Tanıdı beni..!“ dedi genç, korkuyla çorap deliğinden. Sonra, içinden taşan bir şimşek gri-mavili gökyüzüne doğru şiddetle kaçmak istercesine, kaçtı vitrinden ve kızdan. Kaybolmak istiyordu, kızın bakışından ve hatırasından. Heyecanla koşmaya başladı, yön seçmeden, kalbinin çarpıntıları kulaklarına kadar tırmanmıştı şimdi. Atmak istedi o bağırgan sesi yüksekten, kendi dibine atmak istiyor, kurtulmak istiyordu, ama atamıyordu, kendisi yoktu, evde bırakmıştı, atmalıydı o sesi, ve nefesi, nefesi kesilmişti, nefes almak istiyordu, soluk soluk, sesli sesliydi nefesi de, göğsünün o iniş çıkışları bitsindi. Bitsindi artık o karşılaşma! Uzağa, daha uzağa!..

„Dikkat etsene!“ – Bir ses onu betonlu gerçek dünyaya aldırdı: Az kalsın bir bisiklet ile çarpışacaktı. „Şeyy.. özür dilerim.. görmedim“ dedi. Bisiklet sahibi adam „tamam“ şeklinde başını kıpırdattı, yoluna devam etti, uzaklaştı.

Annesinin aklına çok şey gelmişti. Belki de 1001 şey. Saymamıştı. Oğlunun kapının arkasına astığı kendi’sine uzunca baktı, sonra ağladı. Dualar üfledi oradaki asılı kimliğe. Ve şimdi, huzursuzca pencereden gözlüyordu onun yolunu. Her gidişi, son gidişi olabilirdi. Kalkıp ocaktaki yemeğe baktı.

Zil çaldı. Koştu kapıya anne. Karşısında, hayalet mi yoksa peygamber mi gördüğü belli olmayan garip ve çok tanıdık bir yüz ifadesi vardı. Oğlunda bu sefer bir değişiklik vardı, eski zamanlardan kalma, bundan emindi. Tepeden tırnağa gezdirdi gözlerini, oğlunun bedeni ve ruhu üzerinde, dünyadan aldığı yeni bir yarası var mı diye. „Ne bu halin? O çamur ne öyle? Çamurlu yoldan mı yürüdün yoksa?“ diye sordu. „Hıı?“ dedi oğlu. Ayaklarına baktı. Çok şaşırdı. Ayakkabıları çamurluydu. Ve o esnada „Çamur çorabımdaki deliği kapatmış mıdır ki acaba..?“ diye ümitlendi, askıda sallanan kendini bilmezin biri.

111

Foto: Ara Güler

schmunzeln & hoşaf

Dinlemelik: Nonna Bella – Çakır Eminem

Bugün Sözlük okudum.

Kürtçede: eczane = dermanxane Okuyunca gülümsedim. Aslında daha çok: Ich habe geschmunzelt. (Türkçesini bilmiyorum) Sonra üzüldüm. Güzel bir kelimeyken, çirkin kapitalist menfaatçi bir sektöre dönüşmüştü eczaneler.. Üzülmek için bahaneler aradığımı düşünüyor annem. Bence haklı değil. Üzülmek için bir şey yapmıyorum yahut aramıyorum. Üzülünce direkt üzülüyorum, üzülmeye değer bir şey görünce. Napayım, görmeyeyim mi? Hüznüme görgüsüz dedirtmem.

O değil de: Gözlerinin altı çukur olan bütün Emineler şanslı. Şahıslarına olmasa da, adlarına yazılmış bir türküleri var. Türküsü, şarkısı, marşı olmayan bir medeniyet = yok. Medeni olmak için sözlere sığınıyoruz. Dünyaya söyleyecek sözü olmayan toplumlardan bir cacık olmuyor demek ki.

Bir de kurutulmuş meyve ve türevleri. Sanki bu da mühim. Bugün hoşaf yerken, Ağrı’dan gelen kuru kayısıların ekşiliğini iliklerime kadar hissetmek için azami gayret sarfettim. Ekşi bir şey yemenin hakkı da verilmeliydi. Yüzümü doğru orantıda buruşturup buruşturmadığımı bilmiyorum. Bazı şeyler de muamma kalsın. Hem herkes her şeyi bilmek zorunda değil. Hem herkes her bilgiyi kaldıramıyor..

Bilgi merkezli bir aile eğitiminden geçmiş bir bilgi deposu olarak, bilmeyi istemediklerimin de olduğunu anladım günün birinde. (Hangi gündü, bilmiyorum.) „Bil-mi-yooğğ-rum“ diye hece hece cevap verdim bir gün babama, evdeki feminen Promete rolünden istifa ederek. İstifa etmek güzel bir şey. Çünkü kolay. Nesi kolay? diyeceksiniz. Deyin tabi, çekinmeyin, açıklarım ben de: İstifa eden terk edendir. Terk etmek, terk edilen olmaktan çok daha kolaydır. Metruklaşmak kimsenin kendine layık gördüğü bir sıfat değildir zira. Ama evet terk etmek, kapıyı artistçe çarpıp gitmek „Hah! Gösterdim sana gününü. Şimdi bensiz halin yaş, değil mi?“ kibriyle egolanmalar nefse hoş gelir. İstifa etmek çirkin bir şey.

İstifa etmekten yani ansızın çekip gitmekten ziyade, gitmek istendiğinde, karşı tarafın bırakmasını sağlamak, bunu bekleyecek kadar sabırlı olmak daima daha insanca ve merhametlice gelmiştir bana. Karşı tarafın bırakmadığı insan gittiğini zanneder, esasen halen oradadır, izi ve canlı tutulan hatıraları ile. Bunu idrak edecek kadar yaşlandım. Ve aynı zamanda bunu, sizinle paylaşacak kadar da kendimden ayrık bir hikmet yahut bilgi olarak tanımladım.

Türkçeyi seviyorum. Bana almanca olamasa da. Ki, olmasındı zaten. Türkçe de almancayı bilmek zorunda değil ki. Di mi? Jepp.

RockwFacts_of_Life_Norman_Rockwell

Resim: Norman Rockwell – „The facts of life“

kuşkuları eğitmek

Mein lieber Herr Kappus,

(…)
Ich denke, lieber Herr Kappus, oft und mit so konzentrierten Wünschen an Sie, daß Ihnen das eigentlich irgendwie helfen müßte. (…) immer der Wunsch, Sie möchten Geduld genug in sich finden, zu ertragen, und Einfalt genug, zu glauben; Sie möchten mehr und mehr Vertrauen gewinnen zu dem, was schwer ist, und zu Ihrer Einsamkeit unter den anderen. Und im übrigen lassen Sie sich das Leben geschehen. Glauben Sie mir: das Leben hat recht, auf alle Fälle.

Und von den Gefühlen: Rein sind alle Gefühle, die Sie zusammenfassen und aufheben; unrein ist das Gefühl, das nur eine Seite Ihres Wesens erfaßt und Sie so verzerrt. Alles, was Sie angesichts Ihrer Kindheit denken können, ist gut. (…) Verstehen Sie, was ich meine?

Und Ihr Zweifel kann eine gute Eigenschaft werden, wenn Sie ihn erziehen. Er muß wissend werden, er muß Kritik werden. Fragen Sie ich, sooft er Ihnen etwas verderben will, weshalb etwas häßlich ist, verlangen Sie Beweise von ihm, prüfen Sie ihn, und Sie werden ihn vielleicht ratlos und verlegen, vielleicht auch aufbegehrend finden. Aber geben Sie nicht nach, fordern Sie Argumente und handeln Sie so, aufmerksam und konsequent, jedes einzelne Mal, und der Tag wird kommen, da er aus einem Zerstörer einer Ihrer besten Arbeiter werden wird, – vielleicht der klügste von allen, die an Ihrem Leben bauen.
(…)

– Rilke

…..

Sevgili Bay Kappus,

(…)
Sık sık ve öylesine yoğun dileklerle sizi düşünüyorum ki, sevgili Bay Kappus, bunun size bir biçimde yardımı dokunmalı. (…) Dileğim hep aynı, kendinizde yeterince direnme sabrı bulmanız ve yeterince inanç yalınlığı; güç olana ve başkalarına karşın yalnızlığınıza gittikçe artan bir güven kazanmanız. Ve bunun dışında, bırakın bildiği gibi aksın yaşamınız. İnanın bana: Yaşam her zaman haklıdır.

Ve duygular üstüne: Sizi bir bütün olarak kavrayıp yücelten her duygu arıdır; varlığınızın yalnızca bir yönünü yansıtan ve böylece sizi çarpık gös­teren duygu arı değildir. Çocukluğunuz dolayısıyle düşünebileceğiniz her şey iyidir. (…) Ne demek istediğimi anlıyor musunuz?

Ve kuşkunuz, eğitirseniz, iyi bir nitelik olabilir. Bilinçlenmeli, eleştiriye dönüşmelidir o. Bir şeyi burnunuzdan getirmek istediği her zaman, çirkin demesinin nedenini sorunuz ona, kanıt isteyiniz, denetleyiniz, böylece onu karşınızda belki çaresiz ve açmazda, belki de kafa tutar göreceksiniz. Ama gevşemeyiniz, tutarlı kanıt isteyiniz ve her zaman gözü açık ve ödünsüz davranınız ve göreceksiniz ki, yıkıcılıktan çıkıp, en iyi işçilerinizden biri, – belki yaşamınızı kuranların en ussalı -, olacağı gün gelecektir.
(…)

– Rilke
(Çeviri:Yüksel Pazarkaya)

tandırbaşı beklemede

Saatler 02:52 -yi gösteriyor. 02:52 -ler saatleri gösteriyor. Karıştırıyorum bazen, pardon. Zaman ile zamanı. Nefis hüzünler hazırladım sana. Ama bu sana ağır gelebilir. Sindiremezsin, biliyorum. Neşelerde boğulmak senin de hakkın. Şimdi bir öğüt yağsa gökten, eteklerimize, kibritçi kızın gördüğü tesellilere gark olsak.. Pardon pardon, olsam. Sen üşümeyi sevmezsin zira. Yüzüksüz bir birlikteliğin bir’i gibisin sen de, ıssız ve amansız. Bunlar harika oyunlar, gölgesiz ve..

Güçlü olmalıyız.
Çünkü: Olmalıyız.
Tek. Tek.
Ben. Tek.
Sen. Sen.

Tandırda pişen ekmek kadar olabilmeliyiz işte. Tek ve Sen. Sıcak, bırakılmış ve pişmeye hazır. Söz vermiyorum, söz susuyorum. Güçlü değilim. // Sebeb-i matemim kartpostalsız ve pek yalın yolunu bulduğunda, elimi çekeceğim dünyanın eteğinden. Beklentiler de bir gün biter. Belki filiz gibi. Kışın ortasında. Mucizeler sezonu kapanmadı ya?

Bilmeceli olsun istiyorum yaralarım.
Tanımadıklarımı tanışık yaparken.

– çok hassassın.
– çok delisin demiyor da..

benli resmin

Bir resim çizdim
siyahlı ve beyazlı
resmini çizdim
gözlü ve nefesli
bir ruhun

Bir ruh üfledim
canlı ve sevdalı
ruhunu üfledim
resmine
sonra sen yaptım onu

Utandım
utancımdan beslendi resmin
resminden beslendi ruhun
çok utandım
seni doyurmak için

Dünyalık vaktim dardı
günahlardan günah beğendim
senin yokluğunu var ettim

Çizgilerin benli
ve şimdi o sen
kalemden çıkmış gibi
bir güzel sahte

MoMA_Magritte_Clairvoyance

Resim: Magritte

hayaller zehir

ağlamaklı bir halim var ama
ağlayacak kadar tenha bir yer
değil yüreğim

yüreğim bir yer değil
belki vakti
bir şeyin

hayallerime zehir mi kattılar
yoksa hayallerim mi zehir
-liyor beni?

zehirleniyorum sevgilim

yüreğim zehir gibi acı veriyor bazen
köpük köpük oluyor gözlerim

sevgisizlerim,
size bir ceset bırakacağım
balistik incelemelik
ve silah izlerinde arayacaksınız
günahımı ve kefaretimi
aldanacaksınız gözlerinizle

zehrimi ve hayallerimi ise
kendimle kefenime götüreceğim
onlar ben’im

hepinize bir vaadim var:
çare olamasam da hiç bir derde
derdimi berrak sularda yıkadım
yıkıyorum yıkayacağım
hep
köpüksüz ve katkısız
sizler benim şahidim

zehir
ile
iniyorum
zengin hayalimden
ağlayarak

onlar ise hiç ağlamadan
dediler ki:
„yıktı kendini
yaktı gençliğini“

CRI_198660

Foto: Elliot Erwitt