Funkstille

Yoktan ses var edebilen tek insan yok. Bu, Allah’a özelmiş..

Dinleyelim: Flört – Cemiyette pişiyoruz

Advertisements

nasılsınlar

Merhaba,

kafam çok karışık, bedenim yorgun, ruhum saklı, kalbim garip. Ellerim çözümsüz, ayaklarım adımsız, sesim içime boğuk. Gözlerim yabancı, yüzüm kendine kapalı, tenim baygın, konuşmalarım suskun. Sizden naber?

„…öyle inanıyorum ki, şimdiye doktorayı bitirmiştin.“
– peki..

(Zahirim aldatıcı, batınım uzakta.)

Angkor Wat veya nasıl da yanıldım

Dünyada şahit olduğumuz güzellikleri beraberimizde götürebiliyor olmamız Yaratıcının en büyük hediyesi olsa gerek. Kayıp bir şehrin izlerini keşfedince gözleri büyülenen bir arkeolog gibi sevinmeyi de öğrenebilir insan. (Bundan üç dört gün önce „dünyanın bir çok ülkesine gidilir de, Kamboçya nedir Allah aşkına?“ diye geçirdim içimden, yalan yok. Derken dün, kendimden uzaklaşmak amacıyla açtığım belgesel kanalında Kamboçya’nın tarihini, daha doğrusu ortaçağdaki muazzam şehir medeniyetini ve su mühendisliğini anlatan bir belgesele rastladım. Ve izledim. Utanmadan keyifle. Devran nasıl dönüyor, görüyor musun?)

İlim çok güzel bir şey. Bir de Allah’ın cevap verme şekli. İncitmeden, içten, güzellikle.. Sabredersek ve tabi ki dinlersek..

künhü

Hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi olmaz.

Ya daha iyi olur ve bizi şaşırtır, ya da daha kötü olur ve bizi inkisara uğratır. Hayal denen şey her ne kadar malzeme gereği gerçeklerden beslense de, tek kişiliktir. Hayalin kendisi kalabalık olsa da tek kişinin iç dünyasında oluşur, yükselir ve çöker. Karşılaşma içerir mi? Hayır. (Bu yüzden hayal dünyamız fakirdir.) Peki ya? Belki bir yüzleşme, insan ile kendisi arasında. (Bu açıdan zengindir.)

Pratik hayat ise en az iki kişiliktir, daha komplekstir ve asla bireyin planlarına tastamam boyun eğmez. Zira orada insan insan(lar) ile karşılaşır, yani irade sahibi varlıklar ile. Gerçek hayatta hayaller ya çarpılır ve büyür (ortak hayaller), ya da çarpıştırılır ve güç kavgası başlar (tezat hayaller).

Hiç kimse hayal ettiğimiz gibi değildir.

Ve bizler kimsenin hayaline karşılık gelemeyiz.

ne’n var kuzum?

Nietzsche’nin „Böyle buyurdu Zerdüşt“ünü okurken bütün çaresiz deha-delilere ağladığım gün ağlak olduğuma şahit oldum. Hemingway de deliremeyince ecelinden evvel ölmeyi tercih ettiğini sanmış eceline kendi ayaklarıyla gitmişti. Ona da üzülelim hadi, Yaşlı Adam’ı deniz ile boğuşurken. Neruda’nın gerçek adı Neruda değilmiş, bunu da alalım hüzün listemize. Öyle ki, Rilke’nin ödipal kompleksine yönelmeye sıra gelmesin. Ve bütün bu uzaktan-üzülmelere mahrum-kalmamışlığımızın şükrünü ve neşesini katalım. Çünkü: Bunu borçluyum.

 

diyalog – 59

– Güzelliği aşikar gibi görünen insanların güzel olduklarına inanmıyorum artık. Gerçek güzellik daima biraz saklıdır, tüketilemez ve kendini çok az insana gösterir, dedi kadın.
– Nasıl vardın bu kanıya? dedi adam.
– Baksana etrafına! Dünyamız, parasını bilinçsizce savuran zengin gibi sözde güzelliğini israf eden insanlar ile dolu. Gerçekten güzel olan buna ihtiyaç duyar mı? dedi kadın.
– Duyabilir bence, dedi adam.
– Gidiyorum, dedi kadın.
– Nereye? dedi adam.
– Müsrif olmayanların yanına.. dedi kadın.

Dinleyelim:

Aida Shahghasemi – Beman

Ze Tije – Cemila Min

 

Seinswende

Entel insanlarla oturup kalkınca entel olacağını düşünen insanlar var. Bir de, prensip gereği yüzünü hiçbir namahrem erkeğe göstermeyen genç kadınlar. Sonra, noel babanın bir düşkırıklığı olduğunu öğrenecek küçük hristiyan yavrucaklar. Bütün bunlar var, ben yokum.

Kendine çiçek ve çiçeğe uygun vazo alan mutlu ev hanımları var. Rızkını ararken dürüstlükten ödün vermeyen ve fakirliğe mertçe göğüs geren babalar. Sonra, sırf şöhret ve titr için çabalayan gecesini gündüzüne katan hırs küpü insanlar. Bütün bunlar var, ben yokum.

Yılbaşı gecesi havai fişeklerin en gürültülü anında cinayet işlemeyi planlayan gözü dönmüşler var. Bir de, vatanından uzak bir yerde kendine ufak bir varlık alanı arayan ümitvar mülteciler. Sonra, ürettiği beş para etmez „sanatını“ internette satan özgüveni fazla kaçık insanlar. Bütün bunlar var, ben yokum.