dile gelmeyen

tutunabileceğiniz son dünyevi dal da kırıldığında uçurumu görmeye başlarsınız.
„çok iyi bildiğim şeyleri dile getiremiyorum“ diyen yazar ne kadar da haklı..
hep aynı şeyler. ve o şeylerin şiddeti değil, sürekliliği insanı nasıl da yıpratıyor..

ibrahim
gönlümü yer sanıp da ezen kim?

Advertisements

ranking and shoes

1. ranking

Success, instead of giving freedom of choice, becomes a way of life. There’s no country I’ve been to where people, when you come into a room and sit down with them, so often ask you, „What do you do?“ And, being American, many’s the time I’ve almost asked that question, then realized it’s good for my soul not to know. For a while! Just to let the evening wear on and see what I think of this person without knowing what he does and how successful he is, or what a failure. We’re ranking everybody every minute of the day.

Arthur Miller

 

2. shoes

Arthur Miller’in Death of a Salesman (Satıcının Ölümü) adlı eserini yıllar evvel lisede okumuştum. Heşeyin parayla ölçüldüğü bir ortamda satıcılık yaparak ailesinin geçimini sağlamaya çalışan bir adamın hikayesi. Hiç unutmam, yaşadığı bütün maddi ve manevi mağlubiyetlere rağmen, kendi ütopyasını terk etmeye yanaşmayan (bkz. American Dream) ve daima ayakkabılarının parlak ve temiz tutan „kendimi-kandırmazsam-yok-olurum-yok-olmaktan-çok-korkuyorum“su bir tipleme.

Balyoz sanığı Çetin Doğan’ın geçen günkü görüntülerini izlediğimde işte aklıma Arthur Miller’in bu salesman’i geldi: Çetin Doğan yani, duruşma salonuna girmeden evvel korumalarına ayakkabılarını sildirten insan. Ne var ki, ne cillop gibi ayakkabılar ne de sinekkaydı traşlar, yenen bütün naneleri örtbas edemiyor. İmdi „Yıkılmadım ayaktayım!“ mesajı vermeye çalışsa nolur çalışmasa nolur..?! Bir de bu işi yapan korumayı düşündüm. Şimdi birilieri „Oh man, come on, this is his job!“ diyebilir fakat… neyse.. Geçelim.

Bilmem farkındamısınız? Türk milleti olarak ayakkabılarımızın görüntüsüne fena şekilde odaklanmış durumdayız. İtibar ve statü ifadesi olarak kullandığımız bu aracı, ne vakit bu derece kendi öz fonksiyonundan uzaklaştırdık acaba? Bir de kendi pabuçlarımızı kendimiz silemeyecek kadar kibirli olabilir miyiz acaba? Türkiyede köşe başlarında ve sokak kenarlarında ayakkabı boyacılığı yapan onca çocuğun varlığını başka türlü açıklayamıyorum.

Çok iyi hatırlıyorum: Ayakkabı boyacılığının bende uyandırdığı en sarsıntılı duyguyu 2006 yılında Sultanahmet’te yaşamıştım. Aksakallı yaşlı bir amca torunu yaşındaki türk bir gencin ayakkabılarını siliyordu. O amcanın o eğik hali, o ağzı süt kokan yeni yetmenin dik duruşu.. Birşeyler bu tabloda tersti ve hiçte benim kafamdaki Türkiye imajına uymuyordu. Dedeler el öpmek ve saygı duymak için var değilmiydi?

Hayatın zorluklarına karşı direnmeyi bilene değil para sahibine saygıyı zorlayan bir sistemin zehirli ağı..
Kurbanı olmamak o kadar zor ki.

bilgi emanet ise insan hain

Sovyetler Birliği 1949 ile 1989 yılları arasında bugün Kazakistan’da bulunan geniş bir alanda yüzlerce Nükleer Silah testi uygulamıştır. Bölgede yaşayan insanlardan habersiz yapılan bu vahşet bir milyondan fazla insanda ciddi sağlık sıkıntıları yaratmıştır. Şimdi oturup bu gerçek bilgileri, bu vuku bulmuş trajediyi bir hazmetmeye çalışalım. Mümkün mü?

Sizi bilmem ama bana sorarsanız bu tür tarihi ve siyasi gerçeklerle yüzleşmek insanı ya kötümser kılar ya da insana „Allaaaam, ben nerdeyim?! Burası dünya mı ve bunu yapanlar insan mı?“ dedirtir. Kötülüğün kabullenebilir bir tarafı yok, evet. Ama ne gariptir ki, kötülüğü doğuranlar da insanlar. İnsan olarak insanlık adına utanabilsek keşke. (Es leiden immer Menschen. Individuen.)

Bilgi ve teknoloji acayip şeyler. Kötüye kullanma potansiyelleri oldukça yüksek. Korkunç birşey bu. Bilginin bu muazzam gücünden dolayı (atom bombasını üretmeyi bilmeyen onu nasıl kullansın?), emin ellerde bulunması çok önemli. İdeal bir toplumda bilgi, onu taşıyabilenlerde bulunur. Emaneti kendi emelleri ve menfaatleri için kullanmayanlarda.

„Sır“ güzel şey.

Zeitgeist und Zeitgast

Wunderliches Wort: die Zeit vertreiben!
Sie zu halten, wäre das Problem.
Denn, wen ängstigts nicht: wo ist ein Bleiben,
wo ein endlich Sein in alledem? –

Sieh, der Tag verlangsamt sich, entgegen
jenem Raum, der ihn nach Abend nimmt:
Aufstehn wurde Stehn, und Stehn wird Legen,
und das willig Liegende verschwimmt –

Berge ruhn, von Sternen überprächtigt; –
aber auch in ihnen flimmert Zeit.
Ach, in meinem wilden Herzen nächtigt
obdachlos die Unvergänglichkeit.

Rainer Maria Rilke

Mehmet Atlı söylesin, Denge Dile Min desin.

anahtar ve gönül özgürlüğü

geçtiğimiz cuma akılalmaz bir zulmün sergisine gittim. israil askerlerinin kendi „özel kullanımları“ için çektikleri bir takım fotoğrafların yer aldığı bir sergiydi bu.  güç kullanımının kötülük ile mayalanmasıyla ortaya çıkan vahim tablolar..  bazen -hatta bu bazenler epey çok oldu- „iyi ki insan aciz, iyi ki özünde çok güç sahibi değil“ diyorum. zira nedendir bilinmez, eline az buçuk başkalarına hükmetme imkanı geçince, insanlıktan çıkmaya meyilli bir hadd-aşıcı oluyor.  biçilen rollerin sonucu olarak birileri zalim birileri („ötekileri“) mazlum oluyorsa, şunu sormadan geçemeyiz: bu insanca fakat insanlıkdışı durumun sorumluluğunu kim üstlenecek?

aşağıdaki fotoğrafı sergi esnasında çektim. filistinde kontrol noktalarında israil askerlerince -kanunen sebepsiz yere- el konulan anahtarlardan sadece bir kaç tanesi. filistinli insanların araba, ev, posta kutularının anahtarları.. ve biliyoruz ki: bu sadece eisbergin görünen kısmı. fakat buna rağmen o anahtarlara dokunduğumda şunu düşündüm: bu anahtarlar salt madde değil, mana aleminde tanrıcılık oynayan insanların en büyük şahitleri. ne diyor sezai karakoç bir şiirinde?

„Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak.
Tarih sussa, hakikat susmayacak…“

ve biliyoruz ki, her çeşit anahtara el konulabilir fakat kimse kimsenin kalbine açılan kapının anahtarını zorla alamaz. o anahtar ayrıcalıklı.  ve bu durum özgürlüğün esası. evet, kimse kimsenin gönül özgürlüğüne müdahale edemez. bu da böyle biline.

Koma Hivron söylesin, Hivron desin..

hep susuyorsun ibrahim.

üstümüze gelen dünya tekdüze insanlarla kaynıyor: tek çeşit burun ve tek çeşit ruh taşıyıcıları. onları dergi kapaklarında, reklam afişlerinde ve reytingi yüksek dizilerde bulabilirsiniz.

üstüne gittiğimiz dünyada ise her insanın başlıbaşına bir alem olduğuna şahit oluyoruz. fiziksel yapıları ve ruh iklimleri birbirlerinden oldukça farklı ve değişik olan. „insan“ adı altında topladığımız kimlik sahipleri. onları metro duraklarında ve sokaklarda bulabilirsiniz.

çağımızda fotoşoplandıkça tekdüzeleşen, tekdüzeleştikçe fotoşoplanan insan algımız hepimizi hasta ediyor. artık dünyanın üstüne gitmeyen bizler, ayağımıza geldiğini sandığımız fakat esasında üstümüze gelen bir dünyanın altında ezilir olduk. hiç kimse sanıldığı gibi kayıtsız değil. demirden de değil. ister istemez sunulanları sünger gibi emiyoruz. gönlümüzün açlık hissini bir şekilde yatıştırmak zorundayız. ve bu şekilde makyaji mükemmel kadavralar taşıyoruz belki de. içimizde.

(ibrahim
gönlümü depo sanıp da dolduran kim?)

ve bu tekdüze dünyada -aşklar ve ölümler dahil olmak üzere- herşey bize aynının kopyası gibi lanse edilirken,
yalnızlığımız bizi bu sahtelikler pazarının orta yerinde buluyor, ense kökümüzden çekip gerçek bir köşeye sıkıştırıyor. ve nihayet anlıyoruz ki: herşey tekdüze olsa da, yalnızlığımızı tekdüzeleştirmek imkansız..

(ibrahim
gölümü poşet sanıp da atan kim?)

âh
cet obscur objet de la solitude..

Noir Désir söylesin, Gagnant Perdants desin..

dönüş çağrısı

Başım ağrıyor. Nicedir. Genellikle geceleri.

Ağrının çok enteresan bir yönü var: Daima kendimizi ve asıl merkezimizi terk etmeye kalkıştığımız anlarda gelip bizi bulur. Ağrının bir „Şşş, kendine gel!“ deyişi vardır ki.. kıyassız. Ağrı demek, ruh ikliminde fazlaca dolaşan insanın üşütmesi demek. Bedenine ve maddeye vaktinde dönmeyi ihmal edenin yakasına yapışan zat-ı meçhuldür kendileri. Dünyayı ve dünya ile birlikte faniliği ve yalnızlığı aşmak isteyen insana tutulan bir çeşit aynadır. Zamanın tiktaklarını ve mekanın darlığını akseden. Varlığımızı acımasızca ve dahi acıtarak hatırlatmaktan çekinmeyen iyi ve kötünün ötesinde varolabilen bir niyet sahibi.
….

Başağrılarım bile beni düşündürüyor. Galiba bu iyi değil.
Hiç düşünmeden bir ağrıkesici almak varken..

kühe und so.

Geçen gün öğrendim: Hindular inek idrarı içiyormuş.
Evet, sana bana ona göre iğrenç bir şey bu; ineğe tapan bir insan için ise gayet mantıklı ve tutarlı bir hareket.
Zira: Kutsallık daima 100 % dür. Taptığımız şey/kimse her ne/kim ise, onu her haliyle ve her zerresiyle kayıtsız şartsız kutsal addediyoruz. Ve takdir edersiniz ki, kutsallıkla tiksintinin aynı çatı altında bulunması mümkün değil.

Kutsallaştırdığımız şeyleri itina ile seçmek zorundayız, görüldüğü üzere bunun için iyi bir sebebimiz var.