die unerträgliche leichtigkeit des misserfolgs

Wenn der Erfolg da ist, dann sind auch alle anderen da.
Aber die Geburt des Erfolges vollzieht man immer ganz alleine.
Und das Ertragen der Nicht-Geburt sowieso.

Die Anwesenheit des Erfolges ist also vom sozialen Charakter: Der erfolgreiche Mensch ist gesellig und wirkt anziehend, denn es besteht Grund zur gerne geteilten Freude. Oder soll er die geernteten Lorbeeren ganz alleine verspeisen?? Die Abwesenheit von Erfolg dagegen ist immer eine persönliche Tragödie. Niemand will „mitheruntergezogen werden“. Während der Säzeit und der Missernte steht man also ganz einsam vor seinem Acker. Obwohl man gerade dann Geselligkeit bräuchte.

Aus diesem Grunde gilt: Nicht das Haben von Erfolg ist schwer, sondern das Nicht-haben. Das Feiern selbst ist einfacher als die Feier vorzubereiten. Und die Feier vorzubereiten ist einfacher als das Trauern. Nur taffe Menschen können die innere Stärke aufbringen, in ihrer einsamen Erfolglosigkeit zu ruhen. Und vielleicht dennoch glücklich und zufrieden zu sein..

768px-Vincent_Willem_van_Gogh_024

Van Gogh, 1888: „Der Sämann“

books and clothes

kitap okumanın güzel ve garip taraflarından biri, okuyan kişinin aynı zamanda hem okuyan hem de okutulan kişi olması. okurken, yabancı olduğumuz bir ses bize doğru gelir. bu, kendisiyle henüz tanışmadığımız bilgi, kelime yahut manadır. fakat bu bilgi, kelime yahut mana kendi sesimize bürünerek gelir bize doğru. bundan dolayı olsa gerek,  okuma eyleminin bizde tanışıklık hissini uyandıran bir kısmı da vardır.

bir teşbihte bulunacak olursak: kitap okumak, henüz tanışmadığınız sadece ismini bildiğiniz fakat gelişini beklediğiniz bir insana kendi elbiselerinizi göndermeniz ve onun bu elbiseler içinde karşınıza çıkmasına benzer. o kişi karşınızda durduğu zaman hem tanıdıktır hem de yabancı. hem sizdendir hem de sizsiz var olabilen sizin dışınızdan bir varlık.

elbise dedim de, aklıma geldi, tanpınarın „saatleri ayarlama ensitüsü“nde geçiyordu: elbisesini giydiğimiz kişiye karakter bakımından benzediğimizi ifade ediyordu romanın kahramanı. enteresan bulmuştum bu fikri. ne derler bizim burda? „da ist was dran!“

wirklichkeitsträchtig

Manchmal frage ich mich, wie mein Leben ausgesehen hätte, wenn meine Eltern nicht nach Deutschland eingewandert wären: Wie und wo wäre ich aufgewachsen? Wie hätte sich mein Bild und Verständnis von der Welt entwickelt? Welchen Gedanken und Ideen hätte ich Priorität eingeräumt? Welchen Menschen wäre ich begegnet? Was hätte ich gefühlt, wovon wäre ich Zeuge gewesen?

Es ist nicht so, dass ich mich nach gewissen „verpassten möglichen Leben“ sehnen würde. Ganz im Gegenteil: Ich bin glücklich, dass alles so gekommen ist, wie es ist. Aber Gedankenexperimente solcher Art zeigen mir immer wieder, dass wir Menschen immer nur eine  einzige Lebensart unter vielen vielen möglichen Lebenswegen führen; dass Entscheidungen nicht nur uns selbst, sondern auch unsere Mit- und Nachmenschen drastisch prägen. Dass nur sehr Weniges an unserer Lebensführung selbstverständlich ist. Der Mensch als ein offenes und empfangendes Wesen. (Nein, tabula rasa ist zu weit hergeholt.)

Und dann gibt es Momente, in denen ich all diese Gedanken über unrealisierte Möglichkeiten, die alle im Konjunktiv stehen,  -sagen wir mal- für überwunden, obsolet und belanglos erachte. Dann erscheinen mir lediglich meine Ideen zu Möglichkeiten, die in der Zukunft realisiert werden könnten, also wirklichkeitsträchtig sind, für sinnvoll.

Aber manchmal.. sind auch die irgendwie hemmend. Denn niemand weiß, wie lange er leben wird. Zeit ist das größte Mysterium. Und es bleibt nur der eine nackte Moment. Übrig.

isim koyucu

çok yorulmuştu. gittiği yolu yarıda kesti. gözleri bir ağaç aradı. bir tane buldu. gidip dibine oturdu. sırtını ağacın gövdesine dayadı. başını hafif kaldırdı. ağacın onu dinleyebileceğini hayal etti. ve konuşmaya başladı:

„ben mi aptallık yaptım yoksa onlar mı acımasızlar? ömrüm boyunca, çektiğim acıları örterek yaşamaya, onları tek başıma omuzlamaya çalıştım. kimseye gidip derdimi anlatmadım. kimseye gidip içimi dökmedim. şüphesiz olayların bu yönde gelişmesinde onların da payı var: bana her halimle hallenmeyi istediklerini söylemediler. belki de gözüme çok güçlü görünmediler. dertlerime derman bulacak güçleri zaten yoktu. ve muhtemelen derdimin varlığını omuzlayacak kadar da kuvvetli değildi kalpleri. belki de bu ihtimalin tasdikinden korktum.. biliyor musun, ben hep güçlü bir kalbin hasretini çektim. ne kendimde bulabildim onu, ne de bir başkasında. söyler misin şimdi: aptallık mı yaptım ben? onları incitmemek için herşeyi kendi içime atmakla? yahut egolarını mı büyüttüm? „derdin olsaydı bize gelirdin“ diyecek kadar mı büyüttüm nefislerini? derdi olan gitmez ki.. derdi olan bekler. dermanın ona gelmesini. derman sahibi dertliyi tanır. tersi olmaz ki.. dertli insan kapı gibidir bence. derman sahibi ise anahtarı tutan el. sen hiç anahtara giden kapı gördün mü? ben görmedim. şimdi söyler misin? ben mi aptalım yoksa onlar mı acımasız? yo hayır. dertlerime derman olamadıysalar bu, olsa olsa benim aptallığımdandır. ama acımasızlıkları başka yönde: asla benim gibi davranmadılar. dertlerini hep açıktan yaşadılar. ben onları dertlerimden korudum. onlar ise beni dertlerinin içine attılar. pişmenin yalnızlığını kaldıramadılar belki de.. beni de yaktılar beraberlerinde. dermanı olamadığım dertlere isim verdirttiler bana. evet, en zor kısmı buydu: dertlerine isim aranıyordu ve o ismi hep ben koydum. biliyor musun, sen çok şanslısın. bir ağaçsın ve ismin yok. peki bu şerefinden birşey eksiltti mi? asla. yaprakların var. isimsiz. sana isim konulduğunu ve yapraklarına isim konulduğunu düşünsene! yapraklarına „yaprak“ ismini kendin koymuş olsaydın, bence sen kışın çok üzülürdün. „yapraklarım nereye gitti?“ diye ağlardın. ama isim koyamadığın için böyle birşeyi dert etmiyorsun. bana isim koyma vazifesini verdiler. ömrüm boyunca isimler aradım. hastalıklara, hatalara, eksiklere, noksanlara. hep olumsuz şeylerin ismini arattırdılar bana. dilime doladılar bütün bu isimleri. içimdeki ufak evi bu isimlerle tıka basa doldurdular. daraldı içim bu yüzden. senin hiç için daraldı mı ki? en fazla kurumuştur. biliyor musun, ben artık isim koymaktan yoruldum. ve biliyor musun, inandığım tanrı gücü çok ama sınırlı bir tanrı olsaydı, yedinci günde ıstırahate çekilmesine inanabilirdim. altı günde dünyayı yaratmak her tanrıya kolaydır. ilk insana isimleri öğretmek, işin daha zor kısmı olmalı. biliyor musun, bence hepimiz bu yüzden yoruluyoruz. isim öğrenmek ve isim bulmak. bunlar çok yorucu işte..“

kendi sesine yabancılaşmıştı. sustu. başı hafif sağına eğikti şimdi. karşısındaki yolda yürüyen insanlara baktı bir süre. neden sonra oturduğu yerden kalktı, sol eliyle ağcın gövdesine dokundu. hissetmek istedi. hissine isim vermekten kaçındı. sonra sağ eliyle en yakın daldan bir elma kopardı. cebine koydu. ve uzaklaştı..

enerji akımı duası

Allahım, gördüğüm bütün saçmasapan rüyalar ve kurduğum bütün olurolmaz hayaller için harcadığım o kıymetli enerjimi daha güzel rüyalara ve daha gerçekçi hayallere doğru kanalize et. Sonra orasını nehir yap, tertemiz bir denize akıt. Amin.