kalkmak

insanlar kalkıp işe gidiyorlar.

oysa:
kalpleri kırık. huzurları kaçık. gülüyorlar çünkü yalnızlar. güvenmeye aç ve güvenilmeye muhtaç yaşamaya devam ediyorlar. yalanlara şahit oluyorlar. doğruyu aramaktan yorgun bir haldeler. bir süre sonra hakikat ile asla yüzleşmemek için kaçıyorlar. ve dahi korkaklar ile çepeçevre bir hayatın içinde buluyorlar kendilerini. ağlıyorlar. yalnız. tesellisiz ve ümitsiz.

sevgisizler.
aşk ise bir mucize kadar akıldışı.

ve bütün bunlara rağmen:
insanlar kalkıp işe gidiyorlar.

………..

kalkmak ve iş. kalkmak. işe.
– sandığım kadar ümitsiz olamazlar.

Advertisements

bir diyalog

– beni asla tanıyamıyacaksın, dedi kadın.
– seni görüyorum, dedi adam.
– seni hep görmek isteyeceğim, dedi kadın.
– dönüşüm hep sana olacak, dedi adam.
– yorulacağız, dedi kadın.
– birlikte, dedi adam.
– her birimiz, dedi kadın.
– aynı zamanda, dedi adam.
– ayrı yerlerde, dedi kadın.
– aynı sebepten dolayı, dedi adam.
– kavgamız mı bizi birleştirecek? diye sordu kadın.
– gülümsedi adam.

 

 

 

inspiration

Es ist etwas paradox:

Alle wirklich guten Filme und Geschichten nähren sich aus dem Leben einfacher Menschen: Harte Lebensumstände (denn das täglich Brot muss erkämpft werden), tragische Wendungen (denn das Leben zeigt sich diesen Menschen in all seinen Facetten), menschliche Beziehungen mit Höhen und Tiefen (der Erlebnisgehalt steigt mit emotionalen Interaktionen), scheinbar langweilige Alltagssituationen (jeder Alltag birgt für den Außenstehenden Wellen in sich).. – sie alle finden sich wieder im „ganz normalen“ Schicksal all jener, die nicht vor der Kamera stehen und auf der Weltbühne sich selbst spielen müssen. Aus diesen Stories nähren sich Schriftsteller, Künstler, Drehbuchautoren und Regisseure. Der Filmstar oder Popstar verkörpert und verarbeitet diese universal und doch einzigartig menschlichen Stories. Die als Inspirationsquelle anerkannten Menschen wiederum würden allzu gerne ihr Leben mit dem Leben derer tauschen, die vor der Kamera all das inszenieren.

Ohne die Geschichte des armen Mannes gäbe es keinen reichen Filmstar. Und ohne den reichen Filmstar wäre die Geschichte des armen Mannes nicht das gewesen, was er (geworden) ist. Es ist eine Art Symbiose, die sich aber nicht als solche zum Erkennen gibt. Vielmehr liegt hier in der Oberfläche ein Verhälnis vor, das auf Verzicht auf das Eigene und Sehnsucht nach dem Anderen gründet. Die Inspirationsquelle wäre gerne der aktive Inspirierte gewesen, der Inspirierte dagegen muss akzeptieren, dass er selbst niemals eine geschätzte Inspirationsquelle sein wird.

So sind weder der arme Mann, noch der reiche Filmstar wirklich glücklich.

pronominal

-„Du liebst doch nur, weil du dich vor deiner Einsamkeit fürchtest. Wie jeder andere Mensch auch..“
– „Nein“ hat sie geantwortet „meine Einsamkeit hat sich mir erst in seiner Liebe gezeigt. Ich wurde liebend einsam..“
– „Warum liebst du dann?!“ hat sie sich gewundert.
– „Ich liebe nicht! Ich liebe ihn.“ Sie hatte sich auch gewundert.

Sır

Yola koyuldu. Elinde ufak beyaz bir bohça ile yürüdü. Beton yığınlarının arasında toprak aradı. Başını göğe kaldırdı: Göğü delmek için yarışan binaların arasında bir mavilik gördü. Dünya bir kaç yıl daha ayakta durabilecekti. Nihayet gölgesi taze genç bir ağaç buldu. Toprağa dokundu. Okşadı. Sonra bohçayı ağacın gölgesine teslim edip hemen yanını kazıdı. Elleriyle. Kokmuyordu toprak. Bunun için hüzünlenmeye vakti yoktu ama. Acele etmeliydi. Kimseleri şahit yapmadan tanrıyla arasında kalacak şekilde icraa etmeliydi aktini: Bohçadan ufak bir testi çıkardı. Annesinin mutfağından seçtiği ve ondan habersiz aldığı bir testiydi bu. Bir hafta sakladıktan ve annesi tarafından aranmadığına emin olduktan sonra karar kılmıştı ona. Aranmayacak ve hatırlanmayacak kadar unutulmuş herşey yok olabilirdi. Etrafına baktı, kimsecikler yoktu. Sonra testiyi ağzına götürdü. İçine birşeyler fısıldadı. Pişmanlıklarını. Nefretini. Yalnızlığını. Hayal kırıklıklarını. Ağlamaya başladı. Acılarını sayıyordu bir bir. Sövüyordu. Kaderine ve kendisine. En yaratıcı kelimelerle yerden yere vurdu kendisini ve başkalarını. Beddua etti. Sonra sustu. Şaşırmıştı. Ağzından çıkanlara ve içinde birikenlere. Az önce eşelediği topraktan aldı. Testiyi bununla doldurdu. Önce testiyi gömmek istedi. Ama testinin toprak olacağı günü bekleyecek kadar sabırlı değildi. Sonra testiyi yere fırlatıp kırmayı düşündü. Bu fikrinden de vazgeçti. Kendisini kandırmaya pek mahir bir aptal olmak istemiyordu. Üçüncü bir yolu seçti: İçine sırlarını üflediği ve toprakla doldurduğu testiyi yüksek bir yere bırakacaktı. Sınırlarla örülü bir dünyada duvar vb. birşey bulmak zor olmayacaktı. Ve elbet bir insanevladı, haddi aştığı düşüncesiyle bu yabancı cismi oradan atacak yahut devirecekti.
Tanımadığı bir el vasıtasıyla olmalıydı kendi devrimi.
Gözleri duvar aradı, bulamadı. Komşunun pencere önüne ilişti gözleri. Yüksekti penceresi. Yüksekte oldu testi.
Bıraktı sırlarını bir başkasının penceresine. Ve gitti..