du wurdest rot von mir

II

Wie man ein Tuch vor angehäuften Atem,
nein: wie man es an eine Wunde presst,
aus der das Leben ganz, in einem Zug,
hinauswill, hielt ich dich an mich: ich sah,
du wurdest rot von mir. Wer spricht es aus,
was uns geschah? Wir holten jedes nach,
wozu die Zeit nie war. Ich reifte seltsam
in jedem Antrieb übersprungener Jugend,
und du, Geliebte, hattest irgendeine
wildeste Kindheit über meinem Herzen.

Rainer Maria Rilke
Aus: Die Gedichte 1910 bis 1922 (Duino, November oder Dezember 1911)

hazreti hanzala gibi mi?

Ach wehe, meine Mutter reißt mich ein.
Da hab ich Stein auf Stein zu mir gelegt,
und stand schon wie ein kleines Haus, um das sich
                                            groß der Tag bewegt,
sogar allein.
Nun kommt die Mutter, kommt und reißt mich ein.

Sie reißt mich ein, indem sie kommt und schaut.
Sie sieht es nicht, daß einer baut.
Sie geht mir mitten durch die Wand von Stein.
Ach wehe, meine Mutter reißt mich ein.

Die Vögel fliegen leichter um mich her.
Die fremden Hunde wissen: das ist der.
Nur einzig meine Mutter kennt es nicht,
mein langsam mehr gewordenes Gesicht.

Von ihr zu mir war nie ein warmer Wind.
Sie lebt nicht dorten, wo die Lüfte sind.
Sie liegt in einem hohen Herz-Verschlag
und Christus kommt und wäscht sie jeden Tag.

Rainer Maria Rilke

Aus: Die Gedichte 1910 bis 1922 (München, 14.10.1915)

eneeee -2

Artık, annesi filipinli (japon ve ispanyol asıllı), babası ise pakistanlı (portekiz ve ingiliz asıllı), kendisi de kanadadan gelen bir arkadaşım var. Dün tanıştık. „Eneeee“ dedim, bu interneşınilliğin karşısında şaşkın kalarak. Din, felsefe ve tanrı hakkında muhabbet ettik. Tanrıya inanan bir felsefe öğrencisi olduğum için şaşırdı. Güldüm. İslamdan bahsettim falan.

Bir de korelı bir kızla tanışmıştım. Az önce yine gördüm. Daha doğrusu başımı kaldırsam yine göreceğim (karşımda oturuyor şu an). İsmini telaffuz etmekte zorlanıyorum. Adem gibi birşey :)

Sevgili okur, bütün bu gelişmelerden şu sonucu çıkarabiliriz: Dil, birleştiricidir. Gör bak, yarım yamalak bir fransızca nelere kadir.

eneeeee ve effferin

sevgili blog,

bugün bir vesileyle tanıştığım tatlı bir fransız bayan, sohbetimizin ortasında „gel seni öpcem!“ dediğinde içimden „eneeee!“ dedim. öptü valla. ismini sordum. ismimi öğrendi.

heh! işte bu var ya, bu çok insanca. bize robot olmadığımızı hatırlatan şeyler yani. hamd olsun.

bir de  geçen buraya yazmak isteyip de sonrasında vazgeçtiğim cümlenin aynısının tıpkısını bugün bir sahafta okuyunca çok şaşırdım. voltaire demiş: „J’ai décidé d’être heureux parce que c’est bon pour la santé.“ (Mutlu olmaya karar verdim çünkü bu, sağlık açısından daha iyi.)

bir filozofun aklettiğini ondan habersiz akledebilmişim demek ki. aferin bana :P tabi tersini söylemek de mümkün: benim aklettiğimi voltaire de akledebilmiş. ooolum, voltaire. effferin lennn :P

 

çocuk nankördü.

geçen gün parkta şahit olduğum bir manzara aklımdan çıkmıyor: annesinin kendisine uzattığı kuru ekmeği ufalamakta zorlanan gözlüklü çocuk, amacına ulaşmak için ekmeği ayaklarının altına almış ve ezmeye çalışmıştı. ufaladığı parçaları, sabırla bekleyen ördek ve kuğulara verecekti. annesi müdahale etmedi.

ekmek bunu haketmemişti. çocuk nankördü. „nankör“ kelimesinin „nan“ (yani ekmek) ve „kör“ kelimelerinden meydana gelmesi ne kadar da manidar değil mi. olanları görünce edep ya hu dedim içimden.. üzüldüm.

üzülmek neden bu kadar kolay ki.. çocukların nankörlükleri bizi neden üzer ki?

 

biberin iyisi kötüsü olmazmış

gözüme bir şey kaçtı ve ben elimi gözüme götürmekten korktum. zira bugün sivribibere dokunmuştum. elimi yıkamama rağmen acının gözüme geçmesi pek muhtemeldi. bunu hatırladım ve gözümü elden korudum.

dünya hayatında, dokunduğumuz veya gelipte bizi bulan bazı tecrübelerimiz vardır. başımıza gelmişlerdir (dilimize öyle nüfuz etmiş). işte onlar hikayeciğimdeki sivribiber gibidirler: aklımızın bir ucunda bulunmaları, fakat gözden ırak olmaları en doğrusudur.

çocuk oldum

bugün parkta bizimle aynı bankı paylaşan beye, „pardon misyö, bu kuşların adı ne?“ diye sorduğumda, elbette ki hayatımda ilk defa martı görmüyordum. maksat martının fransizcasını öğrenmekti. „canard*“ dediğinde „hayır hayır, beyaz olanları“ dedim. „mouette“ dedi. peki dedim, merci dedim, sustum.

dil öğrenmek biraz da yeniden çocuk olmak gibi bir şey.

* ördek

çok güzeldir.

bir insan, „kıymetli evlatlarımdan“ dediği, bu kadar çok sevdiği, hatırası büyük bir kitabını (->nureddin topçu) gönlünden kopararak vermek istiyorsa, bunun için „hadi adresini ver“ diyorsa ve bütün „hayır olmaz, kabul edemem“lere rağmen hâlâ ve dâima ısrar ediyorsa, bu insan sizce ne kadar güzeldir? hatta: allaaaam negzell bir insan yaaaa!

bu arada az önce pes etmiş bulundum iyi mi. nasipse yakında çok kıymetli bir kitabım olacak. (Allah verenden razı olsun.)

ah evet, şimdi bildim:  bu bir ilahi işaret olmalı: üstad gibi sorbonne’da doktora yapmak farz oldu :P

paylaşamamak üzerine

bazı durumlar vardır ki, söyleyecek çok şey varken susmaya mahkum oluruz. bugün öyle oldu. ders çıkışı „hadi azıcık gezeyim, öyle eve gideyim“ dediğimde yanımda kimse yoktu (kimse yoktu ya, ördeklerin yayına gittim ben de). bugün güzel bir manzarayı paylaşamamanın acısını yaşadım. evet, bu da bir çeşit acıymış meğer. paylaşmak bölmek, ayırmak ve eksiktmekmiş gibi gözükse de, asıl  insan paylaşamayınca eksik kalıyormuş herşey. tamamlanamıyormuş hiçbir şey. ne sevinç. ne de hüzün. ne de başka şey.

demem o ki, hiç bir şey bir çift gözden okunan muhabbetin yerini tutmuyor. asla.