siyah beyaz bir ideolojidir.

İslam dinini sadece „Bunu yapmak caiz midir?“ sorusu üzerinden anlamaya çalışırsak bu, ifrat olur. İslam dinini „Bunu yapmamda ne sakınca olabilir ki?“ sorusu üzerinden anlamaya çalışırsak bu da, tefrit olur. İslam dinini anlamanın yolu, kanımca „Nasıl (hangi şekilde, ne zaman, nerde, kiminle) yapmam doğru olur?“ sorusuna dürüstçe aranan cevaptan geçer. İslamı siyah beyaz bir dünya gibi algılayanları (müslümanları ve müslüman olmayanları) sevmiyorum. Hiç sevmiyorum. Siyah-beyaz olduğum tek husus budur.

Advertisements

bankadaki fakirlik

Son zamanlarda daha sık şahit oluyorum:

Bankaların, 24 saat açık olan „fuaye“ diye adlandırmak istediğim ön kısımlarında geceyi geçirmeye çalışan evsiz barksız insanların oluşturduğu o paradoks görüntü ne acayiptir! Parasızlıktan dolayı sığınacak bir kulübesi , umutsuzluktan dolayı sığınacak bir akrabası dahi olmayan o insanların, kapitalizmin simgesi olan bankamatiklerin dibinde uyuması, onları dışlayan sistemin gölgesinde bir sığınak arayışı içinde olması, içinde yaşadığımız çağın şartlarını özetler nitelikte..

bir de o insanların gözü önünde bankamatiğe doğru yürümek ve para çekmek var ki, o da ayrıca garip.

herkes koyulduğu kadardır.

– „küstün mü bana..?“ bu soruyu sormak için bütün cesaretini toplamıştı. soru sormak daima neticesiyle yani alınacak cevap ile  yüzleşmeyi gerektirirdi. ve bu, cesaret isterdi.

-„hayır. küsmedim.“ yüzünde ve gözlerinde sakin bir kararlılık vardı.

– rahatlamıştı. „ooohh! boş yere endişe etmişim desene“ dedi sevinçle.

– „küsmedim çünkü küsmek prensiblerime aykırı. küsmek yerine adam yerine koymamayı tercih ediyorum“ dedi.

bir genç kızın minik trajedisi

akşam vakti berlinin sevgililer günü satan ve esasen yalnızlık kokan bir sokağında otobüsü beklerken, konuşmanın -yani birbirimizle insanca ve insana yakışır bir şekilde konuşmanın- zorluğu hakkında düşündüm. o esnada, kendisiyle konuşmayı istediğim insanların azlığını farkettim. bu beni biraz korkuttu. bir ömür böyle kendi iç sesime mahkum bir şekilde geçer miydi ki? geçmezdi elbette.

epey kalabalık olan otobüste yanımda duran ve ceptelefonundan mesaj yazan bir genç kız başını kaldırıp beni görünce biraz ürktü: özel hayatını sıkıştırdığı o ekranı herkeslerden korumak istiyordu. garipti: iletişime geçtiği kişiye ancak o ekrana bakarak uzanabiliyordu. dünyaya ve umuma açık bir pencere gibiydi bu ekran. ama aynı zamanda o ekranın yabancı gözlerden uzak olmasını arzuluyordu. orası özel hayatıydı. evi. halkın orta yerindeki mahremiyeti koruma çabası. penceresi asla kapatılamayan perdesiz bir evin içinde yaşanan bir hayat.

elbette ki yazdıklarını okumadım. okumak sorumluluk getirirdi. sorumluluk ise söz hakkımı zorunlu olarak kullanmamı gerektirebilirdi. istemiyordum bunu. kimseyle konuşmamaya kararlıydım sizin anlayacağınız.

bir süre sonra oturacak yer buldum. yanıma oturan başka bir genç kız bir süre sonra otobüs seyir halindeyken kucağındaki sırt çantasını da eline alarak yerinden kalktı. kısa saçlı ve zayıftı. belki benimle yaşıt. az ötedeki yaşlı adama yerini teklif etti. adam teklife teşekkür ile karşılık verdi, sanırım biraz sonra ineceğini ve oturma gereksinimi duymadığını söyledi. o arada o boş yere başka bir bayan oturdu. genç kız sırtını dönünce – elinde siyah sırt çantası, kalbinde yaptığı teklifin verdiği mutluluk- yüzü birden asıldı. tasarladığı projesi arzuladığı gibi gelişmemişti. sonuçtan memnun değildi: bıraktığı o yere ne bunu layık gördüğü yaşlı adam oturmuştu ne de kendisi o koltukta oturuyordu. önemsediği ve sakladığı bir mekana plan-dışı biri yerleşmişti. orayı istila etmişti.

bense bütün bu olup bitenleri göz ucuyla izliyordum. (konuşmayan insan izleyen insandır. konuşmadığı halde izlemiyorsa biri, o halde dinliyordur. içinden yükselen bir sesi.) ve pencereden dışarı baktığımda yine aynı cümle geçti aklımdan: „herkes kendi ektiğini biçer.“ belki de gayri ihtiyari hırsızlığa ihtimal veren o kız çantasını beş saniyeliğine koltukta bıraksaydı, yerinden olmayacaktı. dönebilecekti. sahi, dönebilmek için kendimizden birşeyleri terk ettiğimiz yerde bırakmayı mı göze almalıyız hep? genç kız, hem iyilik yapmayı hem de çevresine/topluma olan güvensizliğini aynı demlere sığdırmaya çalışmıştı. risk almadan güzellik yapmak istemişti. risk almadan güzel olmayı. fakat hesapta olmayan bir ihtimal ile karşılaşmıştı. yaptığı bu işin sonucu, gündelik hayatın bize sunabileceği ölçütte de olsa trajik olmuştu. minik bir trajedi yaşamıştı. senaryosunu „tesadüf“ denen o meçhul yazar ile yazdığını bilemeden.

bir kaç durak sonra yanımda oturan eli çiçekli adam, sevgilisine söyleyeceği sözleri zihnindeki kutudan çıkarırken, işte ben bunları düşündüm. güvenin ve güvensizliğin trajedisi üzerine düşündüm.

kız inmişti.
yaşlı adam ve kadın da.

şaşırmadım.
insanlar giderdi, hikayeleri kalırdı.

sans nommer

„Mais aussi, comme toujours, je ressens une tristesse infinie qui envahit mon âme, un désir inexprimable d’un quelque chose que je ne saurais dire, une nostalgie d’un ailleurs que je ne saurais nommer.“

– Isabelle Eberhardt

hazırlık

– „Neden bu hayatı seçtin?“ diye sordum. Yetenekli bir insandı, önündeki seçeneklerin çokluğuna rağmen o yolu seçmiş olmasına hayret etmiştim.
– „Gegenfrage: Hayatta ileride başına geleceğinden emin olduğun tek şey nedir?“ diye sordu.
– Temkinli bir eda ile „Bilmece mi bu?“ dedim.
– „Gibi.“ dedi. Gülümsedi. Sanırım eğleniyordu.
– Biraz düşündükten sonra: „Hmm.. acıkmak olabilir mi?“
– „Dıııt! Yanlış cevap.“ Evet, eğleniyordu.
– „Neden yanlış yaa! Ben kesin iki saate kalmaz acıkırım!“
– „Olabilir. Ama olmayadabilir. İki saat sonra hala yaşıyor olacağına dair bir garanti verebilir mi kimse sana?“ Cevabını içinde barındıran bir soruydu bu.
– „Haklısın.. Doğru cevap „ölmek“ o halde. Öyle yaa.. emin olabileceğimiz tek şey ölüm.“
– „İşte bu hayatı bu yüzden seçtim: İşimi garantiye almak istiyorum. Ölmeden evvel ölmeyi öğrenmek istiyorum.“

farklı olmak

„Dindar“ gazetenin üçüncü sayfasını süsleyen o reklam sloganı ne kadar da iğreti duruyor: „Biz farklıyız!“

Dinselliği farklı olmada barındıran bir zihniyet bana göre dindar değildir. Zira bu şekilde düşünen kişi „diğerlerini“ öteleyerek kendine „kalite“ yani „üstünlük“ payı biçmiş olur. Üstün olma duygusu ise gerçek dindarın sokağından dahi geçmemelidir. Farklı olmakta inat eden ve böyle bir „farkın“ altını çizen değil, aksine farklılıkları ve farkları birleştirmeyi başaran insan dindarlığa yakınlaşmıştır; hatta dindar olmaktan öte insan olabilmiştir, insan olmaktan öte insanlık olabilmiştir. Demek ki, insanlık noktasına varmak öyle her yiğidin harcı değildir.. Hele her „dindar“ın hiç değildir.

Neden dile getirmekten çekineyim: Bazı müslümanların, maruz kaldıkları ayrımcılığı kabullenip -kendilerine itiraf edemedikleri komplekslerini aşmak için- o ayrımcılığı bir nevi tersine çevirmelerini ve bu durumu „farklı olma“ diye adlandırmalarını hiç mi hiç sağlıklı bulmuyorum. Hatta: Modern çağın ürettiği, „özel ve benzersiz“ olmak için çırpınan o insanlar grubuna dahillerdir de farkında değillerdir. Ne garip, değil mi? Herkes en çok düşman bildiğine benzer işte.

Demek ki, kimliklerini bir takım farklar üzerine kuran müslümanların – şartlar değiştiğinde ve farklar ortadan kalktığında- kimlik krizine/ arayışına girmeleri kaçınılmazdır. Bundan dolayıdır ki, öteleştirdikleri insanlar ile aralarındaki „uçurumu“ aşmak gibi bir niyetleri yoktur. Bu tabiki, kendini „farklı“ addeden herkes için geçerlidir (bkz. milliyetçilik).

İslamofobiyi bertaraf edecek tek güç bana göre ancak bir siz-siz cümlede saklı olabilir: „Sanıldığı kadar farklı değiliz biz. Biz yani hepimiz.“

Kendime nasihat: Özel insan değil, özellikle insanlık olmayı istemelisin.