otobiyografi yazmak

Popularist medya tarafından „star“ konumuna getirilen (düşürülen/yükseltilen) bir çok kişi, artık bir otobiyografi yazma ihityacını hissediyor. Çok ilginç.

Şimdi sormak istiyorum:

1. Sanatınız, eserleriniz sizi ölümleştirmiyor muydu? Otobiyografi yazarak bertaraf etmek istediğiniz endişeniz nedir?

2. Herkesler tarafından bilinen“olumsuz tecrübelerinizi“, bunlara edebi bir kılıf giydirerek onları daha saygın hale getirmek niyetinde olmayasanız?

3. Bize ne len sizin hayatınızdan? Biraz da gizliniz saklınız olsun be.

Enformasyon çağında, enformasyon çöplüğünü kim temizleyecek?

eksik yazı

insanoğlu eksikleri ve sahip olduklarıyla insandır.
farkettiği eksiklerini ihtiyaç olarak tanımlar. (bkz. bedenimde az su var, susadım, suya ihtiyacım var)
içinde barındırdığı/sahip olduğu şeylere ise artık ihtiyacı yoktur. (bkz. bedenimde yeterince su var, susamadım, suya ihtiyacım yok)

insanoğlu tanrı değildir. çünkü eksiktir. bu yüzden tanrıya ihtiyaç duyar.
tanrıya ihtiyaç duymadığını iddia eden ise, tanrıyı içinde taşıdığını zanneder.
ona sahip olduğunu zanneder. tanrıyı tanımlayan omnipotent/herşeye kadir olma özelliğini başka bir şeye yüklemiştir. paraya mesela. yahut başarıya. belki de aşkından ölebileceği sevgilisine.
insanın içindeki putlar işte böyle oluşur.

bu yüzden: eksik olmak güzeldir. ama daha güzeli, eksik olduğunu farketmektir.

nefes

mum nefes alır
aşk ateşini tutuşturur
pervane yaklaşır
kanatlarını ateşle buluşturur

pervane muma:
yaktın beni!
artık küllerimden doğabilirim

mum pervaneye:
öyle mi? o halde
artık aşk ateşini söndürebilirim

ve mum nefes verir

pervane karanlığa doğar
ve kör olduğunu zanneder

bu sefer ne giysem sorusunu ortadan kaldırmaya dair bir çözüm önerisi

sevgili blog,

düğün sezonu açıldı. geçen hafta bir düğün vardı, yarın ise bir sünnet artı bir düğün var proğramımda. ayrıca bir arkadaşın düğünü de yakındaymış.

ok tamam, eyvallah, bunlar güzel şeyler. yalnız acilen yeni bir piyasanın oluşması gerekiyor: „düğün davetlileri kıyafetleri piyasası“ (<–ne tamlama ama). bu, pratikte şu demek olabilir: net üzerinden düğün davetlilerinin örgütlenmesi. bir çeşit karşılıklı kıyafet alış verişi. bu şekilde değiş tokuş yoluyla yeni düğün kiyafetlerine ulaşabiliriz. (felsefe karın doyurmuyormuş, öyle diyorlar. hey! sakın bu fikrimi çalmayasınız! bir gün  B planı olarak bu ekmek teknesine binebilirim.) nerden mi geldi aklıma? kız kardeşim yok ya, kendisinden otlanabileceğim. ondandır.

hobilerim-1

1. kaotik gibi görünen şeylerin içinde bir çeşit düzen görmek.
2. düzenli gibi görünen şeylerin içinde bir çeşit kaos keşfetmek.
3. dışı sert insanların ruhlarındaki yumuşaklığa şahit olmak.
4. sessiz gibi duran insanların içindeki fırtınaları duymak.
5. kelimelerin etimolojik manasından yola çıkarak felsefe yaptığımı zannetmek.
6. bir çağrışım silsilesinden sonra o çağrışımı tetikleyen ilk düşüncemi hatırlamak ve hayret etmek.
7. vay be! dedirtecek pozitif şeyler yaşamak. (buna özellikle ölmemiş insanlık, kurumamış dürüstlük ve usanmamış gayret dahil)
8. keyfime göre bloğuma içimden geleni yazmak.
9. birbirinden çok farklı (gibi görünen?) iki insanın bir vesile ile bir araya gelişini izlemek.
10. güzel pasta yapmak. „güzel“ kategorisine girmeyen pastaları yapmak hobilerime dahil değil. işin ilginç tarafı şu ki, pastayı yaptıktan sonra, yani eserimden memnun kalmış isem ancak, o pasta „güzel pasta“ olabiliyor ve ben maziye dönüp o pasta yapma işlemini.. ayh! çok uzadı. pasta yapmak işte :p
11. kısa ve öz cümleler kurmak.

hayat

sevgili okur,

hayata gülümseyemiyorum
o halde B planı:
benim yerime hayata sırıtabilecek bir kiralık sırıtıcı bulmalıyım.
sen olur musun?

köprü

bir köprü var.
ortaokul ve lise çağlarımda okula giderken ve okuldan dönerken o köprüden geçerdim. bazen yaylana yaylana (derse zaten geç kalmış isem), bazen ise koşa koşa (derse yetişme ihtimalim kaldıysa). ve her köprüden geçişimde garip bir duygu kaplardı içimi. „şimdi köprü yıkılsa yani öylesine yıkılıverse nolur?“ diye sorardım kendime. yüzme bilmiyordum. öğrenmedim. korkak bir insanım ben. ayaklarım yere basmayınca ürperirim. düştüğümü zannederim. en çok korktuğum şeydir düşmek. boşluk. yersizlik. evet, yer edinmeden yapamıyorum. parazit gibiyim, tutunabilmeliyim benden sağlam olan bir şeye. siz diyin „özgüven eksikliği“, ben diyeyim „alemdeki noktamı arayış“.

o köprü yıkılmadı. ve ben düşmedim. ama her seferinde, benden birşeyler düşmesi gerekiyormuş hissine kapıldım. ve her geçişimde benden birşeyler attım suya. bazen hüznümü, bazen niyetimi, bazen ümidimi, bazen kötü notlarımı, bazen öfkemi. kitaplarımı ve çantamı daima sımsıkı tuttum o bir kaç adımlık yolda. onları atmamalıydım evet. ve bir gün „şu köprüden cüzdanımı atsam başıma ne kadar da bela alırım değil mi?“ diye bir düşünce geçti aklımdan: kimlik kartım, sigorta kartım, banka kartım ve benzeri bir çok şey. ne kadar da bağımlıydım bir kaç plastik parçasına. üstümden atamadıklarım ne kadar da nüfuz etmişti hayatıma. ne kadar da girmişlerdi suni düzenime. kendimle arama nasıl da girmişlerdi..

lyonu belki de bu yüzden sevdim.
canım sıkıldığında hep köprüden geçtim..

sırat köprüsünün 1001 hikmetinden biri bu olabilir mi?

ayşe teyze veya fotoğrafları dağıtan çocuk

ilginç: sadece hayvanların değil insanların da soyu tükenebiliyormuş. önceleri nalbantlar varmış mesela. yahut vezirler. şairler varmış, hiciv yazarlarmış. antik çağda hatipler varmış, konuştukça zenginleşen. bir de ayşe teyzeler varmış, çöp çatanlık yapan, mahallede bekar kız ve bekar erkek bırakmayan. eğer zamanımızda gençler, evlenebilecekleri birini bulamıyorsa, sebebi ayşe teyzelerin tükenmesidir! :p

şimdi ise farklı meslekler var. farklı insanlar türemiş. o da ilginç: mesela artık elinde düğünde çekilen fotoğrafları, müziğin ritmine göre hoplayıp zıplayan yahut müziğe rağmen oturup laklak eden insanların arasından sahiplerini arayıp bulmakla ve o kişilere fotoğraflarını satmakla görevli olan, bıyığı terlemiş yağız delikanlı olunabiliyor.

(bugün bir düğüne gittim de.
ordan şeyyyettim konuya.)