ölüm ve.

az önce ışığı söndürdüm. kapkaranlık bir gecede sırtüstü uzanırken yapılabilecek en korkunç şeyi yaptım: işlediğim günahları ve ölümümü aynı anda hatırladım. aralarında metafizik bir ilişki kurdum. hesap gününün çekim gücü altında ezildim. ödüm koptu. ve nasıl oldu bilmiyorum, kendimi burada buldum, sevgili okur. düşünmekteyim: en büyük korkularımız, bilincinde olduğumuz hatalarımızın bizi bir gün bumerang gibi ense kökümüzden vurmasına iman etmemizden kaynaklanıyor olabilir mi acaba?

ölümden hiç korkmayan, hatta ona şeb-i aruz hasretiyle yaklaşan Allah dostlarından olmayı çok isterdim elbette. ama gerçekçi olalım ve bu en ciddi konuda kendimizi kandırmadan ufak adımlar atalım: ölümden daha az korkan, tevbesine güvenen kullardan olmak istiyorum. biraz daha kul olmak.. önce bu..

âmin..

 

Advertisements

amâk-ı hayâl

hayal kurmak
hem özgürlük hem de esaret.

özgürlük çünkü
maddi dünyanın ötesinde gerçekleşen gerçekler sunar bize.
zihni yolculuğa çıkarır bizi. ve bu yolculuğun hem yolcusu hem de rehberi oluruz.
dışlanmış isteklerimize yuva, bastırılmış hülyalarımıza sığınak olur tahayyül gücümüz.
var’ın ötesinde bir var inşa ederiz.
sınırlı ben’in ötesinde sınır bilmeyen bir ben.
bir sonsuzluk.

fakat aynı zamanda
esarettir de çünkü
kurduğumuz hayallerin peşinde gitme zorunluğunu hissederiz.
tarifi mümkün olmayan bir gücün bize hakim olmasına şahit oluruz.
sahipleniriz onu. lakin ben’in merkezinde oturan o gücü
ne vakit nasıl oraya oturttuğumuzu bilmeyiz.
yabancıdır da. bize ait bir yabancı.
onsuz yapamayacağımızı düşünürüz.
hayal gücü eksik olan insanlara fakir gözüyle bakarız.
neden?
kendimizi zengin addettiğimiz için belki de.
esaretimizi zenginlik olarak görürüz işte.
tanımlanmış birer varlığa dönüşmüş esir zenginler.

ve bütün bu çelişkilerin orta yerinde mutluluğu ararız.
kimi zaman hayallerimizin peşini bırakmayarak
kimi zaman ise hayallerimizden vazgeçerek.

derin mevzuular bunlar..

bir ihtimal daha var

dertlerinden bahsetmeyi sevmezdi.
vardı dertleri.
kendince büyük.
isimsiz bırakmıştı onları.

ve çevresindekiler onu dertsiz sandı.
ve dert yüklediler.
derdine dert kattılar.

kızmak istemedi kimseye.
ne kendisine ne de çevresindekilere.
omuzlarına kızıyordu sadece bazen.

ve sormadan edemedi:
ya zarar vermek ya da zarar görmek –
ille de bir tercih mi yapılmalıydı her zaman?

izler ve şahitler

dünyada bu kadar acı varken
masum insanlar ten, din, ırk vb. özelliklerinden dolayı vahşice öldürülürken
kendi iç dünyamızdaki benlik kavgalarımızdan,
orada bir yerlerde savaşan kişisel duygularımızdan
bahsetmek bir süre sonra bize abes gelebilir.

gelmesin.

duygudan yoksunlaştırılmış insanların
kısırlaşmış kalpleri
gibi mi olsun kalplerimiz?

(duygularımız ve bu duygularımızın iç-savaşı varsa,
muhasebemiz var demektir. dirilik var demektir.
canımız var demektir.
şahit olabilecek kapasiteye sahibizdir.)

sen gel
bana geçmişinden bahset.
ve geçmişin sende bıraktığı izleri gözlerinden okuyayım.
ve sonunda
sen sustuğunda
şunu diyeyim sana:

geçmemiş.
ne güzel.

Spuren

– „Ach, gib’s doch auf! Die werden dich und deine Taten nie wirklich wertschätzen! Es hat ja keinen Sinn. Warum machst du das noch? Wozu?“

– „Weil.. Ich möchte.. ich..“

– „Du gibst immer so viel von dir und erhälst immer so wenig zurück. Es wird Zeit, dass du das einsiehst. Und damit aufhörst!“

– „Vielleicht stimmt das. Aber..“

– „Siehst du, es ist alles umsonst.“

– „Nein! Nein, nichts ist umsonst! Vielleicht ist es ja wirklich so, dass ich viel gebe und wenig erhalte. Aber es ist nicht umsonst. Ich mache das, was ich mache, weil ich Spuren hinterlassen möchte.“

– „Spuren hinterlassen? Dafür die ganze Mühe?“

– „Ja! Und nicht irgendwelche Spuren! Ich will schöne Spuren hinterlassen. Denn darum geht es im Leben. Das Leben ist vergänglich, aber die Spuren bleiben immer zurück. Und reich ist der Mensch, der viele schöne Spuren hinterlassen konnte.“

– „Aha, und was wenn jemand kommt und nach dir diese Spuren verwischt? Hast du schonmal daran gedacht?“

– „Ja, das habe ich. Und bin zu der Erkenntnis gekommen, dass Spuren unverwischbar sein können, wenn sie nur zur richtigen Zeit an den richtigen Stellen hinterlassen werden, auf die richtigen Stoffe. Eine schöne Spur am Herzen eines Menschen, eine im Geist eines Suchenden, in den Augen einer Hoffnungswilligen, auf der Haut eines Waisenkindes – nicht einmal deine demotivierende Einflüstereien können diese verwischen.“

Und ihr nafs schwieg.