für-sorge

1.
Bugün Berlin Mitte’de her taraf polis kaynıyordu. Sebebini Reichstag’ın önündeki görevliye sordum, „Staatsbesuch“ dedi. „Mursi geldi di mi?“ diye sordum, „evet“ dedi, ismini anmaktan çekiniyor gibiydi. Öğrendiğim kadarıyla „Ülkenize geldiğimiz zaman alkol içebilecek ve bikini giyebilecek miyiz?“ diye sormuşlar kendisine. Gazeteciler yani. Provokatif gibi görünen bu sorunun altında aslında Heidegger usulü bir Selbstfürsorge yatmakta ya neyse. Nasıl desem: Herkes kendi keyfinin ve keyfiyetinin derdinde mi sanki?

2.
„Eskiden dünyayı kurtaracağımı düşünüyordum“ dedim amcama. „Herkesin ömründe dünyayı kurtardığı bir dönem olur“ dedi. Bunun üzerine biraz düşündüm ve: Belki de kurtarmaktan vazgeçmiyoruzdur da, dünya mefhumumuz değişiyordur? mesela: belki de daralıyordur dünyamız? ve o daraldığı yerde bir noktaya yoğunlaşıyordur? Intensivität. evet evet, öyle olmalı. „uzmanlaşmak“ diyor kimileri buna. „noktaya derûnen dalmak“ demek istiyorum ben. yahut: „bir noktadan alemi çıkarmak“.

Advertisements

gece

düşünüyorum da: ben ne vakit böyle gececi bir insan olmaya başladım?
sanırım herşey, gündüzle birlikte gelen ve üstüme dışarıdan biçilen rollerden sıkılmam ile başladı.
evet, hatırladım: gündüzler beklentiliydi, yorucu ve alıcı. geceler ise hep vericiydi. ve verimli.

gece düzdür. boştur. gecenin yalnızlığında hükümdarlıklar kalkar.
insanlar ancak uyuduğunda eşittir.
bir de sessiz.

kabuğuna çekilenler daima
gürültüden kendi seslerini işitemeyenlerdir.

machine

laptopumun mekanik sesine yani genel olarak mekanik gürültüye olan tahammülsüzlüğüm gitgide artıyor.
çalışmak, ders yapmak, yazmak artık ne kadar da yorucu..
sahi, bu denli teknoloji-krat bir çalışma sistemine ne ara boyun eğdik?
„kendine gürültüsüz bir laptop al“ diyenlere ise cevabım:
Siz hiç Charlie Chaplin izlemediniz mi?
Bir de bu var, izlenmesi ve üzerinde düşünülmesi farz-ı kifaye.

çay ve tost

besmelesiz çitlediğim çekirdeklerin haddi hesabı yok
dersek yalan olur.
vardır elbet bir haddi hesabı ama, kimse sayma ve şahitlik etme görevini üstlenmedi.
çünkü bu bir görev değil.

üşüyerek kendimden ve ortamımdan uzaklaşıyorum. üşüdüğüm için.
buna karşılık sıcaklığın yakınlaştıran bir tarafı var. evimizdeki su-ısıtıcısı (kettle diyorlar türkiyede, wasserkocher diyoruz biz burada) ile tost makinesine karşı ayrı bir zaafım vardır. sıcak su ile sıcak ekmeğin kutsallığına inanmaya başladım. insanlar daima sıcak aş ve sıcak içeceğin birleştirici usuruna dayanarak aynı sofraya oturagelmişlerdir. aynı sofraya oturabilmek çok önemli. ham meyveyi paylaşmanın da elbette ki çok lirik bir tarafı olabilir. bir elmayı paylaşmak, tabiat nimetine karşı duyulan şükrü paylaşmak demektir. fakat buharı rakseden bir tas çorbayı birlikte kaşıklamanın verdiği his apayrıdır.

kendim tecrübe etmedim ama öyle diyorlar: içki de insanı ısıtırmış. bu açıdan bakıldığında, aslen soğuk olan bir içecek olarak alkol, ısıtıcı bir yöne sahip olduğu için -çay ve kahve gibi- insanları bir masa etrafında toplamayı daima başarmıştır. ne var ki içkinin, bu sosyaliteyi içinde barındıran yapısından çıkıp tüketicisini alkolikleştirme yani bir asosyalleşmeyi tetikleme olanağı vardır.
ve: kesintisiz sarhoşluk (ayyaşlık) yalnızların işidir.
aşk sarhoşluğu da buna dahil.

rüzgarın rengi beyaz

akşam  vakti s-bahn’ı beklerken
kar ile harmanlanmış rüzgarı seyrettim.
rüzgarın kapımıza dayanıp ıslık çaldığına defalarca şahit olmuştum ama
bir renge bürünebileceğini hiç akıl etmemiştim doğrusu.
ilginç buldum: kar tanecikleri rüzgarın gidişatını görülür hale getirmişti.

herhalde insan kalbi de biraz rüzgar gibi:
daima hareketli, bundan dolayı yersiz yurtsuz
ve aslen renksiz.
rengini, beraberinde sürüklemeye karar verdiği şeylerden alan bir kuvvet.
bir çeşit kaldırım gücüne sahip bir delikanlı.

kalben kaldırdıklarımız ruhen rengimizdir..

empfangen

büyük bir hayıflanışla „zamanın benden esirgediklerini düşündükçe moralim altüst oluyor..“ dedi. oyuncak bebeğiyle gizlice oynamak zorunda kalan, onu sert bir ebeveynin anlayışsızlığından koruyan saf bir çocuğun sitemi vardı sesinde.

„hayır sanmıyorum.“ dedim “ bence zaman kimseden birşey esirgemez.“

„güldürme beni! yaşamayı istediğimiz ama yaşayamadığımız onca şey var, bunu inkar edemezsin.“ kandırılmaktan ürken alaycı bir edayla söyledi bunu.

„doğru. ama bu, zamanın cimri olduğu anlamına gelmez ki. zaman cömerttir fakat biz hayatımızın her anında, verileni görecek ve karşılayacak kadar geniş değilizdir.“

sustu. ona sunduğum fikri karşıladı belki de.

„karşılamak.. yani empfangen.“ dedim.

yüzüme baktı. alnını kırıştırdı. hafif gülümsedi. sonra dalıp gitti. belki de herkeslerden koruduğu oyuncak bebeğinin başını okşamaya..

Messianismus

Sevgili blog,

Hollywood filmlerindeki kahramanlardan biri olduğumu düşünseydim, yani dünyayı kurtaran beyaz adam ile özdeş bir kimliğe bürünseydim, Allah seni inandırsın bu okul çoktan bitmişti! (Bilmem dikkat ettin mi: Bu kurtarıcılık üzerine kurulu düşünce dünyasının merkezinde daima Mesihcilik inancı vardır.) Ya da bu Mesihcilik fikrinin müslüman versiyonu olan Mehdiciliği benimseyen bir Şii olsaydım, yine Allah seni inandırsın, içimde yine bir çeşit azim olurdu. Ama sevgili blog, birilerini yahut dünyayı kurtarmak gibi bir niyetim yok, yaptığım işlerin „kurtarıcı“ bir fonksiyonunun olduğunu da düşünmüyorum. Kendimi kurtarmam gerekiyor mu, bundan dahi şüpheliyim. E insan böyle düşününce de -yine Allah seni inandırsın- tez mez yazası hiç gelmiyor. Gören de vurdumduymazım yahut tembelim sanır. Oysa görüldüğü üzre meselenin tabanında çok derin metafizik boyutlar var. Yaa işte öyle.

Peki sonuç? Bir çeşit kurtarıcıyı yahut mucizeyi beklerken yakaladım kendimi, iyi mi..

…Beatles söylesin, Help!! desin.

şikest