vatan olmak

1.

Eğer sustuğumda /sustuğum için beni anlamamandan korkuyorsam, o vakit konuştuğum an/ konuştuğum için de beni anlamamandan korkmam gerekir.

Bizi sustuğumuzda anlamayanlar, konuştuğumuzda da anlamayabilirler. Lakin anlama ihtimalleri de vardır.
Bizi suskun halimizle anlayanlar, konuştuğumuzda zaten anlayacaklardır. Bu yüzden onlarla bazen konuşmaya dahi ihtiyaç kalmaz. Sizi bilmem ama, ben kendimi, şimdiye dek beni anlamamış olanlara – bu durumu değiştirmek amacıyla- açıklamaya çalışırım. Beni anlayana kendimi neden tekrar açıklama gereksinimi duyayım ki?

Sevgili okur,
Seni suskun halinle anlayanlar, sana dair çok şey anlayanlardır.
Kıymetlerini bil.

2.

Goethe’nin çağdaşı olan alman filozof Herder’in bir sözü vardır. („Vatan“ kavramıyla başı biraz dertte olan biri olarak ilgimi çekmiştir.) Şöyle der: „Heimat ist dort, wo man sich nicht erklären muss (İnsanın kendini açıklamak zorunda kalmadığı yer vatanıdır).“

O halde: Bizi -kendimizi açıklamamıza gerek kalmadan- anlayan insanlar, bir nevi vatanımızdır.
Bu güzel bir şey.

Ve sanırım vatandaş olmak değil, bizatihi vatan olmak marifettir.

âşık-ı sofiyya

bugün biraz fazla geldi. felsefe yani. (senemin tabiriyle: kafa bi milyon). gündüzleyin kütüphanede davidson’un dil felsefesini anlama çabaları, geceleyin dücane hocanın din felsefesini idrak etme gayretleri. (sanırım bu iki iş arasında bir de bir takım insanların hayat felsefelerini anlamaya çalıştım.)

ilginç bir şekilde, yoran ve aynı zamanda mutlu eden bir tarafı var felsefenin (yahut genel anlamda: düşüncenin ?). felsefenin aşkla kıyaslanmasının, hatta orjinal/yunanca isminde „philo“ kavramının geçmesinin sebebi de buna dayanıyor olsa gerek. ikisi de yorucu fakat lezzetli. yahut: ikisi de lezzetli fakat yorucu.

şöyle bir kaide vardır: birşeyin cefasını çekmeyi bilmeyen, sefasını yaşayamaz.
yahut: zahmet olmayan yerde rahmet olmaz.

sözgelimi: iyi ki varsın davidson, iyi ki varsınız dücane hocam. yormaya devam.

karunlar

onca insanın canına kıyılması, insanların tavuk gibi kesilip „ortadan kaldırılması“, bütün dünyanın buna seyirci kalması, halkların „iç meselelerine“ karışılmaması.. akıl almıyor. adı müslüman bu diktatörlerin azgın nefislerine, isviçrede stokladıkları paralara ve saraylarındaki altınlara tüküreyim e mi!

(tükürülmesi gereken başka nefisler de vardır elbet. mesela şunu sormalıyız: o diktatörler nasıl oraya geldi? nasıl bu kadar azgın olabiliyorlar? güç kaynakları nedir? ama benim görüş açım sınırlı. göremediğime tüküremiyorum. sonra yanlış kişiye isabet eder mazallah.. ve muhtemelen bizim de -iğne ucu kadar da olsa- bu olanlarda bir sorumluluk payımız vardır.. Allah affetsin)

düğümleri izlemek

Allahtan başka herkesin gözünden kaçan bir b-ağ var bu alemde. Bir insan (a) bir başka insanı (b), o da bir başkasını (c) dürterken, dördüncü bir insan (d) bütün bu insanların (a,b,c,) varoluşlarından habersiz bir şekilde bu ilişkiden etkilenebiliyor. Bizim idrakımız bu etkileşimi anlamak için yetmiyor olabilir. O ayrı.

Sürekli yaptığım birşeydir bu: „Falanca demek ki şunu yaparken, ben bunu yapıyormuşum. Filancanın başına şu gelirken demek ki ben bundan bihaber şu haldeymişim“ düşünceleri. Almanyada falanca genç anne babasını biçerken, aynı ülkenin başka bir şehrinde aynı gün başka bir genç anne babasını gururlandırabilmiş mesela.

Birbirimizden bihaber yaşıyor olmamız, birbirimizi etkilemediğimiz anlamına gelmez. Öyle derin ve kompleks bir ağ örmüş ki Yaradan, biz bütünü göremesek de, şahit olduğumuz ve tecrübe ettiğimiz parçacıklar da o koskoca bütünün içinde anlam kazanıyor.

Bugün Kreuzbergte bir kapının önünde beklerken, sokaktan geçen insanları izledim. Hepsinin yürüyüş biçimi ne kadar da farklı ve biricikti.. Elindeki poşetle adımlarını kendinden bi-emin atan o adam mesela. Her an bayılabilirmiş hissi uyandırdı bende. Başı eğik, zihni bulanık, düşünceleri darmadağındı. Gözleri ne kadar da cansız ve boştu. Kim bilir neler yaşamıştı, niçin incinmişti..

Ve onun yanında (yine elinde bir poşet ile) yürüyen o yabancı uyruklu bayan: Ne kadar da güçlüydü. Oysa belliydi: Onun hayatı da güllük gülistanlık değildi. Kim bilir hangi zorluklara göğüs germişti. Kim bilir hangi şartlar onu güçlü olmaya zorlamıştı. Ve kim bilir hangi güzel kaynaktan besleniyordu..

Bir de sağ elinin serçe parmağı ile yüzük parmağı alçı içinde olan o uzun boylu beyaz tenli bayan. Gözleri doluydu. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Bedenindeki fiziki ağrı mı yahut ruhunu kıran bir başka şey mi buna sebepti bilinmez..

Ve beni bu yanımdan geçen insanlardan ayıran mesafe: bir metre. Fakat o bir metre bir dünyaydı. Ne hikayelerini öğrenebildim, ne isimlerini. Ne derman olabildim, ne de teskin edebildim. Belki varlığımı dahi algılamadılar. İzlemek böyle birşey: Varsınız ama yoksunuz da.

Bir ağ var. Ve dünyalarını uzaktan gördüğüm bu insanlar da tıpkı benim gibi bu ağın bir parçası. Onlar için dua edersem, rabbim ağın ufkumdaki öbür ucu olan bu insanların başını okşar değil mi.. ?

insancılık oynayalım

bir zamanlar böyle şeylerin varlığına inanırdım.
o zamanlar geride kaldı.

artık bir acı hissettiğimde, o acımı, tek başıma yaşamam gerektiğini çok iyi biliyorum. ve acının paylaşımının -her ne kadar bir intersübjektif olgu söz konusu olsa da- esasında „yansıma“ kavramı ile daha doğru ifade edildiği kanaatindeyim. pastaya benzemez ki acı, bölünebilsin.

lakin acımızı paylaşmaya hazır olan insanlar vardır. onlar ayna gibidir. değerlidir. ve güzel insanla paylaşılmaya kalkışılan acı -her ne kadar acı, yapısı itibariyle paylaşılamasa da- bize güzel bir suretle geri yansır.
bu. sadece bu. yahut: işte bu.

bir zamanlar sevginin de bir çok şeye muktedir olduğuna inananlardandım.
akıl edemediğim bir husus varmış meğer: insan sevgisi sınırlıdır. çünkü insan sınırlıdır.
bir insan, kendi insan-olma-sınırını aştığı çapta sevgisinin sınırlarını genişletebiliyor. ama ne olursa olsun: bir sınır var orada. ve beşer, hele çemberin sınırına çarpmaya görsün, canı ne kadar da yanabiliyor.

nereden mülhem girdim bu konulara? çok basit. fiziki bir ağrı hissettim. ve sadece ben hissettim. paylaşılabilir bir yönü olmayan birşeydi bu. en fazla yapabileceğim şey, güzel bir insanın (yani aynanın) karşısına geçip kendime bakmak olabilirdi. yani: acımın yansımasını algılamak. teselli dolu sözler, pozitif enerji, dua vs. belki bunlar, acımı hafifletebilirdi.

ama paylaşmak?
hayır, buna inanmıyorum.
herkes kendi kaderini yaşar.
kendimizi kandırmayalım.
insanız.
tanrıcılık oynamayalım.

eğer Allah, bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söylüyorsa (amenna), bu acı paylaşımını O’ndan bekleyelim. sınırlı mahluklarından değil.

topraktan almak

bir insan öldüğünde, onu „toprağa veririz“. fiilen de, kullandığımız dil alışkanlıkları itibarıyle yani kavlen de.
ilginçtir: „toprağa verme“ kavram almancada da karşımıza çıkar: be-erd-igen (bkz. die Erde=toprak).

peki ya bir insanın dünyaya gelişini, yani doğuşunu ifade etmek istediğimizde dilimiz neden „toprak“sızdır? mesela: neden yeni doğmuş bebeği işaret ederek „onu topraktan aldık“ demeyiz ki? oysa çok mantıklı ve dahası anlamlı olurdu bu.

zira:
1. Hz. Adem topraktan yaratılmıştır.
2. İnsan dönüşümcül bir varlıktır. Geldiği yere dönmek ister. Hoş, istemese de döner. Rucu eder. Ve hayat dediğimiz olgu, bizi geldiğimiz yere geri götüren yani bizi döndüren yolu bulma çabasından başka birşey değildir. hayat, „nerden nereye“nin arasındaki hareket zarfıdır. (yahut: hayat, hänsel ve gretel’in ormanda katettikleri patikada -yollarını tekrar bulabilmek için, evlerine dönebilmek için- bıraktıkları ekmek kırıntılarının bütünüdür. ne var ki, hänsel ve gretel aç kuşları hesaba katmamıştır. bizim durumumuz da buna benziyor gibi: hayatta yolunu bulamayan insan, izler/ kırıntılar arar. ama bir zamanlar nefsinden koparıp dünyaya saldığı kuşlar, bu izleri silmiştir. onu bir labirente mahkum etmiştir.)

kısacası: ölüm bir dönüşse, ve biz insanlar hiç istisnasız geldiğimiz yere dönüyorsak, ve öldüğümüzde toprağa gidiyorsak, bu durumda topraktan gelmiş olmaz mıyız? ölen kişiyi toprağa veriyorsak, doğan bebeği topraktan almış olmaz mıyız?

Böyle olmalı: Ein Kind kam auf die Welt. Es wurde ent-erd-igt.

beklemek

bazen,
yanyana oturduğumuzda, ve sohbet ettiğimizde,
bana birşey anlatıyor oluyor; onu etkileyen heyecanlandıran birşey.
ve ben sessiz kalıyorum. dinlemediğimden değil. düşündüğümden.

o vakit suskun bir şekilde başını çevirip yüzüme bakıyor.
çocuksu bir saflıkla. bilge bir sabırla.
tepkimi bekliyor.
ve ben bir tepki veresiye kadar susuyor. gözlerini benden ayırmadan.

gözleri gözlerimi bekliyor.
sesi sesimi.
ve ancak gözlerim yahut sesim ona bir şey dedikten sonra,
gözlerini başka yöne çeviriyor. sesi tekrar yola çıkıyor..

bunu seviyorum.

anne olmak böyle birşey mi?

akışına bırakmak

sen gül.
ve ben gülümseyeyim.

ve içimden „biliyor musun, bence daha sık gülmelisin, çok güzel bir gülüşün var“ diyeyim. ama bunu sana söylemekten sakınayım. herşeyi -gülüşün de dahil- oluruna bırakayım.. sen farkında olma bu düşüncemin. bozmayayım güzelliği.. içindeki doğal akışı..

sahi, akış dedim de, hayatın nasıl aktı senin? mesela, delikler var mı? anımsamakta zorlandığın hayat demlerin? hayal meyal hatırladıkların..? benim var. bir de unutamadıklarımız var değil mi. evet, bir de onlar var. evet. evet..

bir arkadaşımın düğününe gitmiştim seneler önce. ve orada konuşma yapan bir hocamız, birbirini seven iki insanın buluşmasını, birbiriyle buluşan iki nehre benzetmişti. hoşuma gitmişti bu imge. hayat akan birşey ya hani..

çok gevezelik yaptım yine. düşüncelere daldık.
bırakalım bunları. en iyisi mi ben bayat bir espiri patlatayım.
ve sen gül.

Manu Chao söylesin, Mi Vida desin.