sohbetsizlik

Zaman doğrulur, mekan bozulur ve sen, hayretsizce ve gayretsizce bereketsiz bir günün en kızıl noktasında olduğun şekilde ölmek istemediğini anlarsın. İnsan nasıl yaşarsa öyle aşık olur, ve insan nasıl aşık olursa öyle ölür. Gerisi malum.

Baharın hangi filiziyle canlanacağına karar veremediği için berrak gecelerin eşiğinde bekleyen fakir bir yıldız sayıcısıyım. Benim saymamla hangi yıldız kaymış ki? Ve sizler sözlerime ruhunuzu verip sezginizce mana çıkartırken benim cismim yeni bir halin yüzleşmesindedir. Şüphelerimi dizginleyecek gücü bulmadığım demler saçlarımın ağarmasına müsaade eder, göz çukurlarıma bir çizgi daha katarım. Çünkü insan boş bırakılmaz.

Bugün sohbet edebilseydim, gerçekten sohbet edebilseydim, gökyüzünde beliren bir rengi daha farkedebilirdim. Çünkü O bir kez yarattığını bir daha yaratmaz. Bugün sohbet edebilseydim, kaçınılmazlığı mutlak ölümüme biraz daha vakur yaklaşabilirdim.. Yahut en azından bir kitabın sayfasını şefkatle çevirebilirdim. Hiçbiri oldu.

„Allahla konuşuyor musun?“ – A. abla’nın bu sorusu on yıl evvel yüzüme tokat gibi indiğinde, „konuşmuyormuşum..! sahi, bu vakte dek ne yapıyordum ki?“ demiştim. Dindar ailenin dualı kızıydım fakat Allah’a söz gönderirken, seslenirken, yakarırken, sitem ederken, feryat ederken, fısıldarken, talepte bulunurken O’nun da cevap verebileceğini idrak edememiştim işte..

Bugün sohbet edebilseydim, biraz geçmişimle, biraz kalbimle, biraz rabbimle, biraz boşluğumla, biraz da süngüsünde yorulduğum kapının kilidiyle, o zaman belki yağmur damlalarının zikrini de duyabilirdim. Hiçbiri oldu..

Rabbim, sen kalbimizi onar. Bizden bize hayır yok.

Ve muhakkak ki Sen, cevap verenlerin en güzelisin.

jane. ve unutmak.

(…) Sonra niyeyse Jane Austen’i görünce eski iş arkadaşımı hatırladım: Asya uyruklu diyeyim (ülke ismi vermeden), benim gibi almancı, efendi bir oğlan. Namaz kılan, çocuklarla arası iyi olan, kitap okumayı seven (en azından görünürde öyle). Bir gün iş çıkışı „aa hiç Jane Austen okumadın mı??“ diye hayret etmişti, „yooo okumadım“ diye hayretle cevap vermiştim ben de (neden herkes dünya edebiyatını silip süpürdüğümü zannediyor?). „Jane’i mutlaka okumalısın“ demişti, „Netbook“ filmini de tavsiye ettikten sonra. Gözlerinin içi parlıyordu bunları söylerken. Neden? Çünkü madde kullanmıştı. (Kendi gözlerimle görmemiştim ama kokusuna aşinaydım. Çünkü burası Berlin Neukölln/ Kreuzberg). Şimdi az önce Jane Austen’i görünce zihnimdeki o kodlamadan dolayı o kokuyu ve oğlanı hatırladım..  „Neden madde kullanma ihtiyacı hissediyorsun?“ diye sormadım asla. Çünkü herkes bir şekilde kaçardı. Bir insana neden kaçtığını sormak nasıl da abes! „Neden madde kullanarak kaçıyorsun? Kaçmanın o kadar başka şekilleri varken?“ Evet, bu soru daha samimi olurdu..

Kitabı hâlâ okumadım. Ve filmi de izlemedim. Bazı şeyleri unutmadan bazı başka şeyler yapılamıyor sanırım.. Ne garip, değil mi?

(geride) bırakmak

Her şeyin israfı mümkün. Mesela insan hüznünü de israf etmemeli..

Buraya hüzünlü şeyler yazarak, o hüznü dile getirmek yoluyla, o hüzünden arınıyorum aslında. Yazı, yazma eylemi esnasında dinamik bir fenomen, fakat yazının son noktası konunca statik bir olay. İnsan ise kuş gibi: halden hale giren bir varlık, noktasız. Ne kadar dinamik olursa olsun: ennihayetinde yazı kalır, çünkü başı ve sonu olan bir şeydir, insan ise canlıdır, ölüme kadar değişecektir, bu bağlamda yazının aksine kalmayan bir varlıktır. Bu yüzden yazılan her şey, hüzün de dahil olmak üzere, yazarın gerisinde kalır. Yazar artık bir şeyleri aşmıştır, o şeyden ayrılmıştır, yoluna onsuz devam etmektedir. Geride bırakılan bırakılmıştır (bkz. etwas hinter sich lassen). Ayrılıktaki rahmet diyelim buna..

Kısacası, hüzünlenmek için değil, hüznümü geride bırakmak için hüzünlü yazabiliyorum. Çünkü mümin ümitli ve neşelidir, öyle olmalıdır. Ve fakat hüznü yok sayan neşe yapmacıktır.

Bir de: Misafiri gelince, -varsa eğer- hüznünü gizleyip tebessüm eden anne babaların çocuklarıyız, değil mi?