unutulması gereken şeyler

hayatımın son sekiz yılını, içimdeki hep vermek isteyen kalp ile yine çok verince incinen kalbin çatışması arasında geçirdim. neyi kimlere verdim veriyordum ben? verince ne oluyordu ve vermek hayırlı mıydı? ne kadarı? vermeyip de ne yapacaktım? dahası: vermemeyi başarabilecek miydim? vermekle vermemek arasında bir tercih imkanım var mıydı ki?

kimileri verdiği paranın hesabını yapar ya, benim için ise vermek çok başka şeylerle bağlantılı.. kalp, sevgi, zaman, gözyaşı, emek, zaman, merhamet, ses, kulak, destek.. bunlar verilir. çünkü bunlar kulun tasarrufundadır. para vb şeyler zaten Yaratıcının verip vermemesiyle mümkün olan şeylerdir. yani Allah sana para vermiş, sen de gidip başkasına veriyorsun – bu durumda kimin malını kime vermiş oluyorsun ki? aradaki „sen“ nerede? kendisine sadaka verdiğin fakir esasen sana bir şey vermiyor mu? „hayırlı amel işleme imkanı“ mesela.

insan vermekten yorulmazmış da, verip de almamaktan yorulurmuş..

çok yorgunum. gerçekten.

 

Advertisements

unutulmayan şeyler.

vakit: ayın portakal gibi turuncu olduğu bir imsak, ramazan.

bir keresinde (ben çok küçükken) ailemle kalabalık bir sokakta yürürken önünden geçtiğimiz çikolatacıdan şeker çalmıştım. bir tane. ve herkesin gözü önünde. çünkü çocuktum, kendi param yoktu, ailem muhtemelen almayacaktı ve bir şeker hakkımdı, ikincisi hırsızlıktı belki fakat bir tanecik şeker hakkımdı. rastgele, hiç seçmeden ve fazla düşünmeden o parlak folyoya sarılı şekeri nasıl kaptığımı çok net hatırlıyorum. annemin saçlarımı o gün örüp örmediğini unuttum.

unutmadım: satıcı bayan bu „hırsızlığımı“ görmüş, beni aileme şikayet etmişti. o bir şekerin parası ödendi mi napıldı o arada, özür mü dilendi, o bölümü çok net hatırlamıyorum; fakat babam o elemanla işi bir şekilde tatlıya bağlamış olmalı ki, şekeri iade etmem gerekmedi, avucumda kaldı. şekerin tadını unuttum, ailemin kızmayışını unutmadım. çünkü merhamet – anlık da olsa- unutulmaz.

şükürsüzlük nedir?

Şimdiye kadar idrak ettiğim ve anladığım kadarıyla bu alemde Yaratıcının (c.c.) koyduğu şöyle bir kural var:

Kıymeti bilinmeyen şey/ nimet bir müddet sonra çekilip alınır. Ve kıymet bilene verilir. Mana aleminde bir yerlerde öyle karar verilir. Biz ise beşeri gafletimizle „neden elimden alındı?“ diye ağlayıp zırlarız. E şükretmemişsin, ondan olabilir mi?

Hiç şaşmaz.

Dinleyelim:

Kaside-i Taamiye (Sofra Kasidesi)

Segah Hamdiyye – Allah Bize Lutfetti Şükür Elhamdülillah

 

 

 

sultânım.

– Nasılsın?

– ara ara „bir halin bir haline uymuyor!“ sözleriyle serzenişte bulunan anneme,

„hayır, öyle değil. esasen temelde bir halim var, hep var, neredeyse her yerde var. o da hüzün üzere kurulu.. fakat ne o hüznü kaldırabilecek ne de giderebilecek bir insan’ım olmadığından, o hali sürekli saklamaya, siz insanların yanında neşeli görünmeye çalışıyorum. fakat bazen ansızın bu çabalarım kesintiye uğruyor ve hakiki halim beliriyor, yüzümdeki ifade ihtiyarım dışında değişebiliyor, gözlerime ve kalbime hakim olamıyorum, hüznüm tüm gerçekliği ile dünyaya taşınıyor. ve sen bu olayı bir halden bir başkasına sebepsizce geçiş olarak algılıyorsun, yüzün neden birden düştü diyorsun mesela, karamsar yahut ümitsiz olduğumu zannediyorsun, ben ise susuyorum, seni düzeltmiyorum, çünkü sana dahi anlatamıyorum… çünkü hüznümü emanet edecek bir yürek göremiyor yüreğim. hayır, benim bir tek halim var. insanlardan saklamaya çalıştığım, bazen saklayamadığım.“ diyemedim.

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Meşk 1984

Zulüm.

Gazzede ve Filistinde yaşananlardır.

„Yoksa siz, Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete girivereceğinizi mi sandınız?“

(Âl-i İmran suresi, 142. ayet)

Zulüm nedir?

Bu dünyada canımı en çok yakan şey, bir canlının (insanın/ hayvanın) bir insana emanet edilmesi yahut o canlının ona güvenip sığınması, fakat emanet alan kişinin o canlının acziyetini fırsat bilip kendi emelleri için şeytani bir bilinçle emanetine zulmetmesi – buna şahit olmak. Üvey kızına tecavüz eden baba, bebeğini katleden anne, kedisini açlığa mahkum bırakan „insan“, sokak köpeklerini diri diri yakan devletler, çocukları dilendiren çeteler, azınlıkları ezen toplumlar, eşini döven „koca“, öldürdüğü düşmanının cesediyle poz veren „asker“ler ve başka bir takım şerefsizlikler.

Iyi ki dünya fâni. Ve iyi ki esasen hepimiz Allah’a emanetiz..

el Mucib.

Yaşadıkların için „bir rüya yahut kabustu“ diyorsun, oysa rüya değil. Oldu, gerçekleşti ve gerçek. Fakat geçmişte kaldığı için rüyanın kekremsi tadı yapışık bu gerçeğe. Ne garip.. Varlıkla yokluk arası bir şey. Şu an yok, çünkü zaman aşımına uğradı, fakat vaktinde güneş nasıl varsa o şekilde tüm çıplaklığı ile vardı, varlığı ile ruhunu dengesizlikten dengesizliğe sürüklüyordu. Ve sen dipteki acziyetinle bir çıkış yolu ararken gözyaşlarına boğuluyordun.

Zaman yaratılmasaydı halimiz nice olurdu? Acılarımız geçemez, yaşadığımız neşeli anlar anlam kazanamazdı. „Sabret, geçecek!“ tesellisi akla gelemezdi, varlığımızı idrak etmekten yoksun olurduk. Zamanın varlığı dünyanın faniliğine ve ölümün en büyük gerçek oluşuna en büyük işaret.

Şu aralar daha az konuşuyorum. Konuşmak ne acayip iş: sevmediğimizle konuşmak biraz gereksiz, bizi seven ise konuşmadan da halimizden anlar zaten.. Galiba en çok, sevdiğimiz ve bizi sevmesini istediğimizle sevgisinden emin olamadığımızla konuşuyoruz. Ne enteresan değil mi.

Kelimelerin de insanî ilişkiler gibi bir süresi varmış. Yıpranınca susuyorlarmış.

 

gönendi.

Seni bir yere götüren ayakların değil, gönlündür. Ayakların gönlünü takip eder sadece. Ve bir şeylere dokunan da ellerin değildir, gönlündür. Ellerin ancak gönlünün emirlerini uygular.

Gönlümüzle aramız bozuk olduğu zamanlar „sıkıntı“ yaşarız. Gönlümüzle birlik ve tevhid içinde olduğumuzda ise „huzur“luyuzdur.

Gönlümüzle aramızı habire bozan deyyus ise nefsimizdir. Hem bizimledir hatta bizdendir hem bize karşıdır. Ne enteresan değil mi.

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Çün sana gönlüm mübtelâ düştü

Okuyalım:

Yunus Emre (k.s.) – Eğer aşkı seversen

(…)
Kanatsız kuşlayın kaldın yabanda,
Kanatlı kuşlara nerde eresin.
Erenler nefesin âsâ edin sen,
Eğer nefsine uyarsan fenâsın.
Sana erden asa gerek bu yola,
Dayanırsan asaya dayanasın.
Gönüle gireni gönendi derler,
Gönüle sen de gir gönenesin.
Yunus’un bu sözü gözlüleredir,
Eğer âşık olursan uyanasın.
Yunus bu sözleri erenden aldı,
Sanâ dahî gerek ise alâsın.