az masumiyet çok bohemiyat

Öğrencilerimden birine bugün realizm ile romantizm arasındaki farkı anlatırken (dersimiz edebiyat) onu güldürebildim ya, bence bu benim başarım değil. Gerçekten. Evet, aradaki farkı iyice bellemesi için komikcilik yapmaya çalıştım, konuyu absürdçe örneklendirdim, tamam. Fakat 17’sinde kötü espirilere gülebilecek kadar masum ve saf bir kız olmasaydı, yani 17’sinde olmasaydı, gülemezdi. Olmazdı yani. Bundan eminim.

Derken bir zamanlar 17 yaşlarında olan öteki ben’imi hatırladım.. Evet, şimdi geriye bakınca garipsiyor insan ama: Bizim de bir masumiyetimiz vardı. Şimdilerde yitik olan bir zamanların saflığı. Yani dünyayı çok değerlendirmeden gelişivegidişigüzel yaşamışlığımız. Hayata ve insana nasıl da farklı bakıyorduk, değil mi..? Başka bir çeşit ümitvarlıktı o. Büyüdükçe yıkıntıya uğrayan..

Ve düşünmeden edemiyor insan: Bu kabuk atma süreçlerini toplarsak, ve bütün kabukları tartarsak, geriye ne kalır ki? Daima ve sırayla üstümüzdeki aidiyeti ve masumiyeti birer birer kabuğa çeviren o değişmez şey ne ki? aslımız diyeceksiniz şimdi, belki de özümüzessence demiş fransız filozoflar. Ama bence onlar da pek bilmiyor tam olarak neyi kastettiklerini.  Sigara içseydim, şimdi usulca bir tane yakar ve size şu soruyu yöneltirdim: Mazimizi sahiplenmekten başka çaremiz var mı?!

(…Sonra annem ansızın odaya girer: „Sina gel şeyy yap..  A misafirin mi var? Sigara mı o?“ derdi. Sonra öksürürdüm ve hikayemiz burada biterdi. Yani bir reklam arasına girerdik.  Öyle. Bu arada, bu sigara şeysine bayağı taktım bu aralar, hayrolsun.)

Farkındasınız değil mi: Dünya yorgunluğuma yenik düştüm yine. Bakın, kabuklarım orada. Hepsi sizin olsun..

Advertisements

biraz nayn dediysek, kim dedi huysuz koyunuz?

1.

bütün bir gün evden çıkmadım (bir cumartesiye yakışır bir şekilde). ve insanın bütün bir gün çıkmamayı tercih edebileceği bir evinin olması ne kadar da büyük bir nimet! (tamam tamam, itiraf ediyorum: kreuzberg ve çevresinde gösteri yapan nazilerin de bu tercihimde etkin bir rol oynamadığını söylersek, yalan olur. ve yalan nişt gut.)

2.

Biri bana dedesinin hayrına Spinoza’nın tanrı teorisini açıklasın. Kim okuyacak o kadar kitabı..

3.

„Mensch: der Neinsagen-Könner, der Gottsucher.“

– Max Scheler

4.

„İsyan ahlakı“ (-> Nurettin Topçu)  ne güzel bir tamlamadır yahu.

 

diyalog – 12

– neden böyle uzak duruyorsun? diye sordu kadın.

– ya sana senin için değil de kendim için yaklaşırsam? diye cevap verdi adam.

– beni bir araca indirgemekten mi korkuyorsun yani, bu mudur? diye sordu kadın.

– evet.. dedi adam.

– biraz güzel, çok naifçe ve gerçekleşmesi ne kadar da imkansız bir fikir bu! dedi kadın.

– neden imkansız? diye sordu  adam.

– başkasına sadece onun için yaklaşabilen tek varlık Allahtır. biz insanlar ise karşımızdakine kendimiz için de yaklaşmaya muhtacız. çünkü: karşılaştığımız herşeyde bir muhtaçlığımız var! gizli veya aşikar. ve sen gelmiş bu hakikate kafa tutuyor, kendine tanrılık vasfını yüklüyorsun, dedi kadın.

– (adamın bunun üzerine ne yaptığını bilmiyorum.)

 

 

kaçırmak ve idrak etmek üzerine

bazen „okunması gereken, öğrenmek istediğim ne çok şey var! ya ömrüm yetmezse? birşeylere kısa gelirse?“ diye bir endişe kaplıyor içimi. fakat hemen peşinden „şu an şimdi burada ölsem, ne yazar ki, dostoyewski’nin kaç eserini okuyup okumadığım?“ diye soruyorum kendime. bunun üzerine susuyor içimdeki diğer tüm sesler. ve rahatlıyorum.

yaşamaklığa dair birşeyleri kaçırıyor olmanın/ olabilmenin tedirginliğine boyun eğmek, nedense bana – yaşamın ve Erlebnis‚in bu kadar göklere çıkarıldığı bir çağda- pek peşinden gidilmemesi gereken bir dürtü olarak görünüyor. Erlebnisurlaub, Erlebnisgehalt, Erlebniswelt.. dikkat edin, marketing sektörünün en gözde kavramlarından biridir bu: hayatı „dolu dolu“ yaşayabilmemizi vaad eden yahut bu yoldaki engelleri kaldırabilecek güce sahip olduğu söylenen ürünler ve hizmetler hayatımızın olmazsa olmazı olarak sunuluyor bize.  nitekim „ölmeden önce yapılması gereken 100 şey“, „ölmeden önce görülmesi gereken 100 yer“, „izlenmesi gereken 100 film“ ve benzeri sayısallaştırılmış dünya-zamanını-tutma-girişimleri – hepsi, onlarsız değersiz ve eksik olduğumuzu iddia eder aslında. „sen bir hiçsin, bunlarla bir kimse olabilirsin!“ cümlesi yatar bu şablonlara indirgenmiş 100’lerin altında.

doktoyewski’yi ve eserlerini çok severim. ve yolum onunla kesişmeseydi çok üzülürdüm ( <-mantıksız cümle! varlığından haber olunmayan ve özlenilemeyen şeyin yokluğuna üzülebilir mi ki insan?). fakat şunu kabul edelim lütfen: dostoyewski okumuş olmamak veya ne bileyim Parisi görmüş gezmiş olmamak insanı insan olma yolundan alıkoymaz, eksik kılmaz. medeniyet, bilgelik , insanlık vs. olumlu kavramlarımızı bu derece somut şeylere bağlamak, bana sorarsanız, bir çeşit normatif endeksle(n)medir. dışlayıcı fonksiyonu güçlüdür ve tehlikeli çıkarımlara sürükleyebilir. ve bu yaklaşım, nefsimizin üstün olma arzusunu tetikleyebilir, dolayısıyla ırkçılığı ve ötekileştirmeyi besleyen bir zemine sebebiyet verebilir.

ve bu genel düşüncelere  paralel olarak şunlar da geçti aklımdan: kuaföre hiç gitmemiş bir kadın daha az mı kadındır? yahut hayatında hiç seksek oynamamış bir çocuk daha az mı çocuktur? kuaförsüz bir kadınlık ve güzellik kavramı, sekseksiz bir çocuk ve oyun kavramı üretmekten bu kadar mı aciziz? yahut şöyle soralım: Picasso’dan bihaber olan bir insanın ressam olması sizce imkansız mıdır?  ( iyi bir sanat tarihçisi değildir belki, o ayrı.)

galiba birşeyleri kaçırmaktan korkmak yerine, içinde bulunduğumuz anı olduğu şekliyle idrak etmeyi başarırsak, belki de o içimizdeki körolasıca üstün olma arzusu ve herşeyi/ çok şeyi biliyor olma zannımızdan kurtuluruz. ama evet: belki de kurtulmayız. bu da mümkün. ama o vakit de,  bocalamanın idrakını kavrayacak kadar müdrik olma şansımız olur hala. zira idraksızlığın idrakında olmak da bir idraktır. ve her idrak kıymetlidir.

bu arada, dostoyewski dedim de, bu belgeseli şiddetle tavsiye ederim: Çöpte Dostoyevski buldum.

bir de fıkıhta da müdriklik vardı, değil mi? hani cemaatle kılınan namazın ilk rekatlarını kaçıranlar..  (yanlış mıyım?)

 

 

Ya Hızırsa?

Akşam vakti tek başıma metroya binmeyi çok sevmiyorum. Hayır, korku değil bu, endişe kelimesi de sanki pek mukabil düşmüyor. Almancadaki „Unbehagen“ kelimesini kullanmak istiyorum bu ruh hali için. (Bu kelime geldi aklıma, Hermannplatz’ta bindiğim vagonda birşeye tutunmaya çalışırken yapış ve kirli bir yere denk gelince. Ardından, Eve gider gitmez bu el yıkanacak!, diye seslendi içimden bir ses. Okey dostum rahat ol, dedi başka bir ses de). Evet, Berlinde yahut dünyanın herhangi başka bir şehrinde günbatımından sonra metroda yalnız başıma yolculuk yapmak bana bir çeşit Unbehagen yaşatıyor. Mutlu, emin ve güvenilir olupta o vakitte yolda olan nice insan vardır elbette ki, buna diyeceğim birşey yok. Ama nedense ben o saatlerde hep, sıcak yuvaları olmadığı için ve huzursuz oldukları için şehri teslim alanlar ile karşılaşıyor gibiyim. Durabileceği br noktası olmadığı için sürekli yolcu olmanın kendisinde bir durağanlık arayan, sığınabileceği bir kapısı olmadığı için sırtını metro kapılarına dayayan, birlikte hayal kurabileceği bir dostu olmadığı için alkolün ve uyuşturucunun hayalperestliğine kaçan insanlar görüyorum etrafımda. Pesimist bir yaklaşım mıdır bu, bilemiyorum doğrusu. Ama yargılayarak söylediğim birşey değil bu, bundan eminim. İşin normatif kısmını geçiyorum, beni ilgilendiren kısmı empresyonist ve intibai olanı.

„Dünyanın binbir türlü hali var“ derler ya, bu tarifini yaptığım insani haller de hiç şüphesiz o 1001’e dahil. Ve bir adım ötesine gidelim: Gündüz gözüyle otobüste karşılaştığım ve belki de yol verdiği için kendisine teşekkür ettiğim nazik ve bakımlı bir insanla ilgili „Hmm, belki de pedofildir, kim bilir? Olabilir tabi, oluyor çünkü böyle şeyler. Ama belki de Hızırdır!?“ diye acayip uçuk ve ekstrem düşünceler yürütüyorum bazen. Oluyor öyle arada. İnsandaki o mümkünat genişliğini hatırlatıyor bana. Tıpkı Hz. Ömer örneğindeki gibi: Bir zamanlar kendi kızını diri diri gömen bir insanın bir süre sonra dünyadayken cennetle müjdelenmesi sizce de çok düşündürücü bir fenomen değil mi? (Retorik bir soru bu ama isteyen cevap verebilir. İngilizlerin dediği gibi: feel free!)

O değil de, bugün ortaya öylesine retorik bir soru attım, annem tüm ciddiyetiyle içten cevap verdi.
Anneler ne güzel varlıklar yaa.. Gerçi.. Bir saniye.. O mon dyö! Belki de..  annem Hz. Hızırdır?!

….

„Her gördüğünü Hızır, her geceyi Kadir bil“

okay.

1.

„Le monde est beau avant d’être vrai. Le monde est admiré avant d’être verifié.“
(„Cihan önce güzel idi, sonra gerçek oldu. Cihan önce takdir edildi/ beğenildi, sonra teyit edildi.“)
demiş Gaston Bachelard.

Almanların dediği gibi: Da ist was dran..

2.

Başka bir ülkede okuyan kardeşimle (erkek) ile yazışmamız:
– gute nacht
– dir auch bruderherz! ich hab dich sehr lieb und sehr vermisst.
– mach sowas nicht bitte

 

alpha-vü beta ve gâm-u keder

yazmak olmasaydı, kitap ve kalem, dönemezdik. nereden? günahlarımızdan, karasevdalarımızdan, yanlış yolumuzdan, kibrimizden. nereye? terbiyecimize, kendimize, söze ve kelama, hayata ve ölüme. hiç elden bırakamazdık ve gereğinden fazla sarılıp tapardık belki de. neye? acılarımıza, isteklerimize, sesimize, benliğimize, varlığımıza..
böyle düşündüm.
sonra..

ümmi bir peygamberin ümmetinden olduğumuzu hatırladım. ve okur-yazar olmayıp da hayata göğüs germesini bilen ecdadım düştü aklıma. harfe dayalı modern bir dünyanın dört bir ucunda harfsiz yaşayan nice milyonlarca insanın varlığı geçti sonra gözümün önünden.. hayat şartları, bakışları, gülüşleri ve gözyaşları, umutları ve korkuları, şükür ve sabır imtihanları. bir yazıda işaret arayamadan, bir yazıda iz bırakamadan yol alan, alabilen ve almak zorunda kalan bu insanların sınavı hiçte kolay olmasa gerek. öte yandan, bu zorluğa rağmen, canlıyı ve olanları dinleyerek Allahın ayetlerini okuyabilen ve kaderin alın yazısını teslimiyet ile kabullenmiş insanların gelip geçtiği bir dünya burası. belki de imam gazali’nin imrendiği o kocakarı-imanı kadar nice muhterem hayat hikayeleri vardır, okunmuşluğu tersdüz ettiğimiz bu çağda keşfe layık görmediğimiz.. eli kalem tutamasa da, gözü sohbet gönlü muhabbet tutabilen güzel insanlar. Allah aşkına, şimdi söyleyin: dünyayı, kalplerini ve alemi bu şekilde yüklenenlere saygı ve takdir beslemekten başka ne gelir elden? okumadan ve yazmadan hakkıyla acı çekebilmek ancak er kişinin nasibi olsa gerek..

(alemlerin rabbi bizi de başka türlü sınamayı uygun görmüş demek ki. eyvallah..)
*** (rabbim, başımı okşar mısın..?)
Sen gönlünü yukarıya bil

dürfen und sollen

dün gece rüyamda (hissiyat bakımından yoğun bir rüyaydı) böyle taş döşemeli, çiçekli, hafif yokuşlu, şirin bir yola girdiğimi gördüm. gariptir, tanımadığım bisikletli bir ablayı takip ediyordum (hayır, tavşan felan değildi).  derken yolun genişlediğini ve sukûnet ve huzur akseden bir kısım evlerin bulunduğu bir muhite açıldığını  gördüm. elvan elvan çiçeklerin yerli yerince kalabalık etmeden baharın cümbüşünü yaşattığına şahit oldum. (tarif edemiyorum şu an pek, monet’in güzel bir tablosuna bakar gibiydim diyeceğim, ama o da değil). sanırım bu manzara karşısında hayretle nazar edebilmenin şükrünü eda etmeye çalıştım (Bkz. felsefede „Erhabenheit“). ve inanırmısın, sevgili okur, hemen peşinden rüyamda „egoistçe davranmamalıyım, bu hazine gibi mekandan başkalarını da haberdar etmeliyim, onlar da görebilmeli bu güzelliği!! gerçi.. gelirlerse, çok kişi gelirlerse, turistik bir yere dönüşür burası da, suyu çıkar..off napsam ki?!“ düşüncelerinin diyalektiğinde ve çıkmazında buldum kendimi! (ne saçma yaa..?!)

sevgili okur,
hemfikiriz, değil mi: bu daima Metaebene’den sırıtan belki de dozu kaçmış sorumluluk bilinci denen şey rüyalarımı ve hülyalarımı bozuyor!..

Verantworten.
Ver..antworten. Ver..ant..wort..en.
Immer nur antworten und entgegnen.
Und das Fragen und das Begegnen
Dürfen
..?

Darf ich auch nach dem Fragen fragen?
Darf ich auch dem Begegnen begegnen?