bayram bana da geldi

sevgili blog,
noldu biliyon mu? cuma günü allaaam lütfen lütfen diye dua ettim ya, allah duamı kabul etti: çok güzel bir bayram geçirdim. el öptüm, birsürü insanla tanıştım bayramlaştım, çantama şeker doldurdum, kurban eti ve tatlı yedim, salıncağa bindim, bayram harçlığı bilem aldım. komşumuz bize kurban eti yollamış bir de, sağolsun. oysa cuma günü okulda bana „ça va?“ diye soran bir arkadaşa, „iyiyim ama azıcık üzgünüm, bugün bayram ve ailemden uzağım“ demiştim.

sevgili blog,
islamlık negzel bişey, bir bilsen.

ailemi özledim

Kurban bayramınız mübarek olsun.
Hakkınızda hayırlara vesile olsun.

Bir de sevdiklerizini arayıp sormayı ihmal etmeyin olur mu. Nblim, gıcık bir bayram mesajı ile bilem olabilir.
İddia ediyorum: arayacağınız kişi yalnızsa ve evin sessizliğini, müziğin sesini açmak ile örtmeye çalışıyorsa, o gıcık bayram mesajınıza pek çok sevinecektir.

tevekkül

zorluk ve sıkıntı anında
boynunu bükmektense
duasını ettikten yani rabbine sığındıktan sonra 
işi şakaya vuran ve
herşeye rağmen gülebilen ve dahi güldürebilen insanları çok seviyorum.
dikkat edin, bu çeşit insanların gülüşü çok güzel olur.

fütböl

dün akşam (-> çarşamba akşamı) dersten çıktığımda hava kararmıştı ve ben tramvaya binecektim. daha binmemiştim ama. niye? çünkü bir arkadaşla sohbet ediyordum diye. derkeeeeen birrssssürü insan aynı anda „heyooooo“ ile „yeaaaah“ arası naralar attı sokağa. aynı anda attıkları için naralar birleşti ve her taraftan duyuldu. „aaa maç var! ya fransanın ya da cezayirin, kesin cezayirindir“ dedim yanımdaki arkadaşa, sevinç çığlıklarının daha çok arapların yoğunlukta oturduğu o anacaddeden geldiğini göz önünde bulundurarak. sonra eve geldim. böyle bissürü korna sesleri falan. öğrendim ki mısıra „şşş naaaber“ demiş bizim cezayirli çocuklar. bugün de  üzeri „Algérie“ yazılı tişörtlerini giymiş millet. özellikle gençler. gururlu gururlu, göğüslerini gere gere yürüyorlar falan. almanyadaki manzarayı hatırladım sonra; türkiye galip gelince, ertesi günü ayyıldızlı tişörtlerle dolaşan ergenleri.

sein ist alles

bugün ne düşündüm biliyor musunuz? sokakta birsürü müslüman gördüm. zencisi, magreplisi vs. „fransa ne kadar laik olursa olsun bu insanların varlığını inkar edemez“ dedim içimden. burka yasağı getirmeye çalışan devlet, bunu başaramadı. evet, insanlara sokakta burka giymeyi yasaklama niyetindeydiler. neye benziyor bu? rusyada zamanında sokakta makasla dolaşıp milletin sakalını kesen devlet görevlilerinin yaptığına mı? türkiyedeki şapka devrimine mi? irandaki örtü meselesine mi? 

varlık ve yokluk kavramları hakkında kafa yordum sonra. birşey varsa var, yoksa yoktur. çok basit gibi gözüken bu cümle alemin sırrını içeriyor belki de. Allah’ın kudretinin göstergesi olmalı bu: karşımda duran o adam var ya, isterse cahil olsun, isterse yaşadığı ülkenin dilini konuşamasın, hatta isterse evinde odasına kapansın insan yüzüne çıkmasın, ne olursa olsun, o adam var. bütün varlığı ile var. Allah var etti ve hiç bir aklısınırlı varlık bu gerçeği inkar edemez. kimse kimseyi (görmezden gelmekle) yok edebileceğini sanmasın mesela. var olmak herşey. ve belki de dayanmak, bu varlığı kararlılıkla sürdürmektir de rilke bu yüzden „dayanmak herşeydir“ demiştir, ne dersiniz?

platon kel miydi?

sevgili blog,

felsefe okuyan erkeklerin önemli bir kısmı neden uzunsaçlı? almanyadakı fakültemde böyleydi ve durum burda da farklı değil. bu tesbitimin mantıklı ya da en azından psikolojik bir açıklaması olmalı, merak ettim (psikoloji her zaman mantıklı değildir, değil mi?). sevgili dostum Bilge Erguvani bile cevaplayamadı bu sorumu, bakalım cevabını bilen biri çıkacak mı. gerçi sevgili blog, sana bir şey diyim mi, kimse bu posta yorum yazmazsa hiç şaşma taam mı. nedendir bilinmez, benim okuyucularım sessizdir. yorum yazınca aramıza girdiklerini mi düşünüyorlar ne?

sessizlik rahatlık mıdır?

sanırım geçtiğimiz cumaydı ve ben okula gitmek için metroyu bekliyordum. fransızcadaki „tranquille“ kelimesinin hem „sessiz“ hem de „rahat“ anlamlarına geldiğini öğrenmiştim ve bunun bir tesadüf olamayacağını düşünüyordum. sonra almancadaki „lass mich in ruhe!“* cümlesini hatırladım. ruhe, sanki cidden hem sessizlik hem de rahatlık manalarını içeriyordu. mesela „so, jetzt habe ich meine ruhe!“** de denir. sonra aklım „sukunet“ ve „sekinet“ kavramlarına gitti. derken metro geldi. düşüncelerimi garda bıraktım. bırakmak iyidir. bazen.

* „beni rahat bırak!“

** bunu nasıl tercüme etmeli?

arthur est un perroquet

dün L. ile tanıştım.

ben: aa, ilk öğrendiğim fransız isimlerinden biri senin ismindi. ortaokulda decouvertes diye bir kitabımız vardı, orda geçiyordu.

o: „eh boum c’est le choc!“ orda mi geçiyor?

ben: hahahah, evet. hatta „arthur est un perroquet“ de orda geçiyor :D

o: bizim de almanca kitabımız vardı. stefan spielt fussball. willst du auch spielen?  ja, ich will auch spielen.

ben: hans yok muydu? :D

o: yoktu :D