world wide walk

sevgili blog,

delinin biri, kanadalı jean b., bundan 11 yıl önce evinden çıkmış ve bütün dünyayı yürüyerek turlamış ya.. ne yalan söylim: kıskandım valla. hiç bir şey düşünmeden, 3 ay sonrasını planlamadan, hatta plan proğram dediğimiz şeyden pek uzak, kendini yollara vermek, herşeyi oluruna bırakmak.. sürprizden çıkıp sürpize doğru gitmek. oh, bundan iyisi, cennetten giysi!

böyle birşey yapmak elbette ki cesaret ister. ama bence en çokta „artık kaybedecek birşeyim yok“ duygusu ister. ilginç bir şekilde: insan, dünyaya dair herşeyini kaybedince cesaretleniyor. (suriyede ölümüne özgürlük isteyen insanlara bakın. özgürlükleri herşeyleriymiş demek ki..) dünyaya dair herşeyini kaybeden, ya a) o kaybettiği şeyi tekrar elde etmek için savaşır ve bunun için dünyadan gitmeyi dahi göze alır, ya da b) o kaybettiği şeyin yerini doldurabilecek güzellikle olan birşeylerin varlığına ihtimal verir. ve bu ihtimali inanca çevirir. sanırım jean öyle yapmış. ve yürümüş.. ve yürümüş… ve… birsürü fotoğraf çekmiş. (sitesi şurada) ayrıca hanımına da bravo: hem eşini desteklemiş, „git kendini ara, ama bunu yaparken barışı ve çocukları unutma“ demiş, hem de her sene noelde yanına gitmiş. (aşk böyle bir şey mi? yok. bence bunun adı: güven ve sadakat).

deli insanlar güzel insanlardır.
„ben akıllıyım“ diyenden korkacaksın.

Advertisements

action vs. düzen

„berlin çok sıkıcı“ diyor türkiyeden gelen bir arkadaş. berlinlilerin, heyecan ve sürprizden yoksun bir hayat yaşadığını söylüyor. çünkü: istanbul ile kıyaslıyor. ve: haklı.

(bu sözleri beni düşündürdü. sahi, ben ne zaman bu derece durgunlaşmaya başladım? belki de almanyayı terk etmek gerekiyor. belki de istanbula yerleşmek gerekiyor. belki.. bir gün.. nasip..)

kardeşim şu an istanbulda. „abla istanbul çok kaotik ve kalabalık“ diyor. alışkın olmadığı kadar sürprizlerle karşılaşıyor belki de. çünkü: berlin ile kıyaslıyor. ve: haklı.

zamanla yaratmak

sevgili blog,

bazen -mesela internette bir kısım sanatçıların hayatlarını araştırdığımda, mesela sağlam bir şarkı dinlediğimde, mesela bir kitap bana „of yaaa, bunu ben yazmış olmalıydım!“ dedirttiğinde- kendimi çok boş hissediyorum. nasıl desem: çıtanın yüksekliği beni korkutuyor. faydalı birşeyler üretmeden bu alemden göçeceğim diye ödüm kopuyor. sonra içimden teskin edici bir ses, „bu aleme gelişin boşuna değil ya! vardır muhakkak senin de yapacakların.. “ sözleriyle içimi az da olsa ferahlatıyor.

kefenin cebi yok ama ben zaten birşeyleri geriye bırakmak istiyorum. bu birşeylerin ne olabileceği hususunda ise çok cahilim. hiç bir fikrim yok ve fakat zaman durmadan işliyor. içimden bir ses yine: „fazla düşünme. zamana bırak..“ diyor. sanırım kendimi zamana bırakmamayı, fakat birşeyleri oluruna bırakmayı öğrenmeliyim.. zamana karşı değil, zamanla yaratmalıyım, ne dersin..

ayrıcalıklı acıdır yalnızlık

ilginçtir: bütün acılar birbirine benzer ama yine de hepsini „yalnızlık“ dediğimiz acıdan ayrıştırırız. peki yalnızlığı diğer acılardan farklı kılan unsur nedir? refakatsizliktir.

hastalık ve aşk dahi „refakatli acılar“dandır.
hasta insanın elini tutmak kafidir. bu jest şifa olmayı başaramasa da, hastaya iyileşme ümidini arkadaş edecektir. artık hasta da olsa, yalnız değildir o.

aşk acısı çekeni ise rahat bırakmalıdır. onun refakatçisi içindedir.
öyle ya: maşuğun hayalinden daha iyi refakatçı mı olurmuş aşığa?
kavuşma ümidi onun aşk yolundaki en sadık arkadaşıdır.
o asla yalnız olmamıştır.

fakat yalnız insana gelince, o refakatsizliğe mahkumdur.
ümitsizdir. ve yalnızlığı çekilmez kılan da budur.
ve sanırım insandaki bütün huzursuz hallerin kökü, yalnızlık duygusundan beslenir..

ve işte bu büzden: Yalnızlık Allaha mahsustur. Çünkü bir tek O, yalnızlığın yükünü ebediyyen taşıyabilecek kudrettedir.

hizmet bilinci

sevgili okur,

hadi itiraf et: son zamanlarda içini pek bi karartır oldum.
eğer yalansa, kadir inanır edasıyla „yalağğnnnnn!“ de.
yok doğruysa: affet, bilemedim.

diğer seçeneklerimiz:
a) „nayır nolamaz! bunu bana nasıl yaparsın sina?“
b) „biz ikimiz, ayrı dünyaların insanlarıyız“
c) „güzel olduğunuz kadar küstahsınız da“
d) „senin bloğun bir melekti yavrum“

asla vazgeçme

„hayatı yaşanmaya değer kılan nedir?“ sorusunu sordu bana.
şaşırmadım. beklediğim bir soruydu bu. yahut: kendi içinde yaşadığı sorgulamanın tezahürüydü..

değer ve anlam peşinde olmak iyi insanın mayasında vardı. demek ki onun mayası da bozuk değildi, bu iyiydi. kitsch ve klişe bir cevap vermemek için gönlümü dinledim. öylece konuştum.

biliyorum.. kudretim sınırlı. gözlerindeki yorgunluğu gideremiyorum. onu bitap düşüren umutsuzluğu bertaraf edemiyorum. birşeyleri değiştirmek istesem de, ellerim iki adet fiziki uzuv ve onun kalbine dokunacak yapıya sahip değiller. meselenin başından beri bu haddimin idrakındayım. ve ne yalan söyleyeyim: üzülüyorum fakat şikayetçi değilim. sınırlı olmanın hazzını keşfettiğim günden beri, gücümün sınırlarını test etmeye kalkışmaktan da vazgeçtim. işte o da aynı süreçten geçmek zorundaydı, bu yüzden bu hallere düşmüştü ve bu iyiydi. sınırları olan bir mekana sığınmak daha güvenli. sınırlarının farkında olan bir insan olmak daha güven-li. güven-li olmak ise mayamızın gereği.

düşünüyorum da.. bu alemin en tabii kaidesi „herşey zıddıyla kaimdir“ olmalı. insanı insan eden herşeyin kaimleşmesi için ademoğlunun, cümle zıddıyeti bir bir yaşaması gerekiyor belki de.. benim kardeşim insan olma yolunda..

Pinhani söylesin, dön bak dünyaya desin.

ben kaç kişiyiz?

bugün hastalığım bana sağlığımı hatırlatınca, hamd etmem gerektiği düşündüm, sahip olduklarımı saydım: annem vardı. babam vardı. okuma-yazmam ve kitaplarım vardı. üniversite öğrencisiydim ve öğrenim hakkım vardı. durum böyleyken, ben „dünyadan güzellikler“ kategorisinden olan bu şeylere sahipken, neden bu nimetlerin gereğini yerine getiremiyor ve şükrümü hakkıyla eda edemiyordum? neydi derdim? eksikliğini hissettiğim şey?

içimden yükselen ve gırtlağıma kadar taşan bu sorulara yine içimden kararlı bir ses cevap verdi: „çünkü anne değilsin. çünkü kitap yazmadın. çünkü üniversitede öğretim hakkın (mesleğin) yok.“

„demek ki“, dedi içimden üçüncü bir ses bilgece, „bu hedeflerine varmak istiyor içinin bir parçası. peki söyler misin: neden? ve ne uğruna?“
ve içimdeki bütün sesler sustu..

ben bazen kendimi böyle sustururum.
sonra içimdeki seslerin hiç birini işitemeyenler gelir ve şöyle der:
„çok içine kapanıksın sina.“
oysa ben bazen içime bağırırım.
oysa ben paramparçayım.
„hangi parçamı açayım ki sana?“ diyecektim.
demedim..
kime?
içimde duran başka bir sese..