bir tavsiye

sevgili okur,

şayet henüz yapmak nasip olmadı ise: Nacer Khemir’in „Çöl üçlemesini“ (üç tane film bu- en meşhuru Bab Aziz sanırım) mutlaka izle. Ve izlerken daima „Çöl“ün ehemmiyeti ve mahiyeti hakkında düşün.

 

Advertisements

ein Kraftakt

Nun weiß ich es ganz genau: Denken macht müde. Sehr viel denken sogar so müde, dass man keine Kraft mehr hat, dass Gedachte und Erdachte in die reale Tat umzusetzen. Ohne scheiß! Allein deswegen hat man den Eindruck, Philosophen seinen handlungsscheu oder gar „faul“. Die Wahrheit ist: Ihre Tatkraft schafft den Sprung von der gaaaaaanz tiefen Theorie zur Praxis nicht, weil sie irgendwann dazwischen mangels Kraft sich selbst aufgeben muss. D.h. als Philosoph bräuchte man eigentlich eine Tatkraft für die Tatkraft. Shit, schon wieder Metaebene!

Im Kopfe des Philophen – wow- da spielt aber eine Musik! Leider Gottes ist sie eben des Öfteren zu still und deswegen ohne Publikum. Diesem Missstand versucht der Philosoph zu entfliehen, indem er das Gedachte in Schrift zu wandeln ersucht und es so für andere zugänglich macht. Aber auch dieser Übergang erfordert Übertragungskraft. Und manchmal gilt dann: woher bitteschön die holen??

So, meine Kräfte verlassen mich nu. Seid mit uns Philosophen nachsichtig und: denkt an die Musiiiik!

Aynalar yolumu kesti.

norman-rockwell-paintings

1.

Geçen gün dişlerimin röntgeni çekilirken bir süre kıpırdamamam gerekiyordu. Karşımda bir ayna. „Yüzüm bu kadar yuvarlak mıydı yahu?“, „Harbiden yaşlanmışım!“, „Cilt bakımımı ihmal ediyorum.“, „Zaman ne çabuk geçti..“, „Yorgun görünüyorsun“ vb. bir çok düşüncenin bir dakika içinde bir aynada çok yoğun bir şekilde yankılanabilmesi acayip birşey.  İnsanın bir aynada kendisiyle karşılaşması ve oradaki sureti sahiplenmesi ise ayrıca garip..

Bu ayna meselesi ben çok düşündürüyor. 1001 türlü şey geçiyor aklımdan. Misal: Mitolojiye göre Narsis sudaki yansımasına aşık olmuş ve bunun neticesinde helak olmuştur. Misal: „Mümin müminin aynasıdır“ Hadis-i Şerifi. Misal: Aynaların hem gerçeği gösteren/ifşa eden hem de gerçeği çarpıtan ve böylece gizleyen bir tarafının olması.  vb. vb..

2.

Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik;
İşte yakalandık, kelepçelendik!
Çıktınız umulmaz anda karşıma,
Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza,
Benmişim kendime en büyük ceza!
Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme!
Acı, hapsettiğin sefil gölgeme!

Nur topu günlerin kanına girdim.
Kutsi emaneti yedim, bitirdim.
Doğmaz güneşlere bağlandı vade;
Dişlerinde, köpek nefsin, irade.

Günah, günah, hasat yerinde demet;
Merhamet, suçumdan üstün merhamet!
Olur mu, dünyaya indirsem kepenk:
Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk?

Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni beklemeyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Necip Fazıl Kısakürek

Kendi sesinden dinlemek için: Şuraya buyrun

klitzekleine Philosophie des âh

Soeben wurde mir noch einmal klar, dass mir die Interjektion âh viel bedeutet.

Für mich drückt dieser Ausruf einen Schmerz aus, der höchst persönlich ist und sich deswegen einer genaueren kommunikativen Artikulation entzieht: Der Schmerz kann nicht wirklich mitgeteilt werden. Er ist und bleibt das Gut des Leidenden und wird somit zu etwas ganz Eigenem. Und das Eigene kann (muss?) entweder angenommen werden oder aber man versucht mit aller Mühe, es von sich abzuwerfen. Vergeblich.

Trotz dieser Individualitäts-Marke hat dieser Ausdruck etwas Klares/ jedem Zugängliches: Jeder, der diesen poetischen Seufzer hört, weiss um den Zustand des Laut-Inhabers. Eine einzige Silbe ist dann imstande, einem unaussprechbaren und daher unsichtbaren  Gefühl ein öffentliches Kleid zu verleihen.

Man könnte fast schon sagen: Ein „âh“ ist rätselvoll und zweifelsfrei zugleich.

Nostalgie, Kitsch, Melancholie, Sehnsucht, Unzu-frieden-heit, Romantik, Einsamkeit, Trauer, Sprachlosigkeit, Wehleidigkeit, Rebellion, Bewunderung, Überforderung – so mancher Begriff und so mancher Gefühlszustand kann hinter einem einfachen âh stecken.

Vieles. Nur sicher keine Gleichgültigkeit.

şikayetim var

dünyanın düzeninden şikayetçiysek eğer

bu, ya kendimizi yanlış yerde gördüğümüzden yahut birşeylerin/ birilerinin yerli yerinde olmadığını düşündüğümüzdendir. mevcut düzen gözümüzde „düzensiz bir düzen“ ise,  „adaletsizlik “ diye adlandırdığımız o dünya hâli gerçekleşmiş demektir. bize göre tabii ki.  zaman ve mekan ikilisinin fikriyatımıza ve tasavvurumuza göre işlemeyişi bizi daima üzmüştür, öyle değil mi?

sisteme kafa tutup „gerçek düzen“ arayışlarına çıkmanın binbir türlü şekli vardır elbette. kimisi „aktivist“ olur, bir başkası mağarasına çekilen bir asosyal. kimisi dışına kusar, kimisi içine. makbul olmayan sözde düzenden dolayı kusmak kaçınılmaz olduğunda, bize bir tek yönünü seçmek kalır. bireyin özgürlüğü bazen işte bu kadar kısıtlıdır.

düzenden kastım genel. çok genel. yüzyılın teknolojik yapısı, içinde yaşanılan toplumun sosyoekonomik dinamikleri, insanlık tarihinin ve çevremizin bize yüklediği kültürel sorumluluklar, ve kendi özgeçmişimizle yaptığımız çok kişisel hesaplaşmalar.. bütün bunların toplamından oluşan şahsi dünyamız yahut işte düzenimiz bizi bir tutum takınmaya, bir pozisyon almaya nasıl da zorluyor.

kimsenin düzene karşı nötr olmak gibi bir lüksü yoktur. kimse düzeni yani dünya denizini sahilden izlemez. herkes hayatta olduğu müddetçe içindedir: yüzebilenler, yüzme bilmeyenler. dalgıçlar, nefesi o kadar kuvvetli olmayanlar. bir de sörf yapabilenler vardır hani, helal olsun onlara.

Feuer und Wandlung

1.

Wolle die Wandlung. O sei für die Flamme begeistert,
drin sich ein Ding dir entzieht, das mit Verwandlungen prunkt;
jener entwerfende Geist, welcher das Irdische meistert,
liebt in dem Schwung der Figur nichts wie den wendenden Punkt.

Rilke

2.

„Wenn alles, was sich langsam ändert, sich durch das Leben erklären lässt, so lässt sich alles, was sich schnell ändert, durch das Feuer erklären. Das Feuer ist überlebendig.“

Gaston Bachelard

3.

„Ich bin Feuer und Flamme!“

=  „Ich bin so lebendig, verwandelt und wandlungsfähig wie noch nie!“

ölüler ve yabancılar

aynı masada oturuyorlardı. geçmişini en dibine kadar sahiplenen bir suçlunun o fevkalade mahçup yüz ifadesiyle baktı karşısında oturan kadına. ve sordu:

„hala kızgın mısın bana..?“

kadın önce sustu. sonra net bir şekilde „hayır“ dedi.

ümitlendi, „öyleyse affettin!“ dedi.

kadın bu sefer  hiç susmadan cevap verdi, daha net bir şekilde „hayır“ dedi.

anlamaya çalıştı, anlayamadı, arzusunu dile getirdi „beni affetmeni diliyorum“ dedi.

kadın „bu imkansız“ dedi ve açıkladı „imkansız çünkü benden af dilemesi gereken kişi öldü, zihnen öldürdüm onu. sen o değilsin artık. bir ölüye kızmak saçma olurdu, değil mi? bu yüzden kızamıyorum. ve senin şu an karşımda oturup af dilemen de saçma çünkü zamanla bana yabancılaştın, suçu işleyen şahıs olmaktan çıktın, artık onun yerine af dileme hakkına sahip değilsin. meselenin dışında olan bir yabancının gelip af dilemesi sence de çok saçma değil mi? bu durumda affettim desem bile affetmekten söz edebilirmiyiz? vekil dahi olamazsın. ayrıca olsan ne yazar! vekaletin işlemediği tek durum bağışlanma gerektiren durumdur. seni tanımıyorum. ancak tanıdığım bir ölünün maskesini taşıyan bir yabancı..“, cümlesini tamamlamadı.

sustu. böyle bir karşılık beklememişti. bir ölünün çaresizliği ve bir yabancının çekingenliği arasında gidip geldi. birden çok yorulduğunu farketti.

sessizliği bozan kadın oldu, „izninizle..“ dedi.

ve gitti.

„Da“ neresi olur?

Düşün ki: Bir an için burdayım. Epey uzun bir an. O bir an her an olmaya yeltenirken, zamanın gidişatı beni mekandan mekana itip kakıyor. Ve ben kendimi başka anların sıfır noktasında buluyorum, mekan değişikliğinin beraberinde getirdiği zaman algımın azizliğine uğruyorum.

İlk an başka biriydim sanki. Denge kaybından sonra icab eden klasik soru: „Nerdeyim ben?“ Mekan kavramının çok ötesinde önem arz eden bir sual bu. Yahut zıt istikametten okuyalım bu soruyu: „Ben’im nerede?“ Ben’im, yana bana ait olduğunu iddia ettiğim benlik. Bir özne-nesne dilemmasının en uç noktası. Ben’ini arayan bir ben. Mutlak Vahdetinin derdine düşen mutlak kesretlik hali.

Bulmak ve olmak türkçede etimolojik olarak aynı kökten gelirmiş. „Hoşbulduk“, yani „hoş olduk“. „Neredeyim ben?“ sualinin geldiği yön, mekana ve dolayısıyla zamana dayalı bir benlik arayışının başladığı noktadır. Yeniliklere açık olduğu kadar, eskiyi affetmeyecek kadar gaddardır. Bir anlık bir olmazsa olmaz buluş uğruna daha önce bulunmuş herşeyi yok etmektir. Varlık için yokluğu göze almaktır.

Ve başa dönelim: Bir an için buradayım. Ama.. Ruhumun nazına daha fazla tahammül edemeyen bedenim onu mekandan mekana sürüklüyor. Kim bilir başka nerelerdeyim ben..

Ve tüm bu düşüncelerden sonra zihnimin tahtına oturan kelime: Dasein. Yani Da-sein. Hadi Sein‚i geç, o da neresi olur, Heidegger?

(bkz. „Ich bin immer für dich da.„) Wo da?