Herzraumlosigkeit

Güç çekişmelerinin içinde eriyip giden
esas meselelerimiz nasıl da öksüz
kalıyor görüyor musun?

Soğuktan üşüyen çocukların canı
dünyayı ayağa kaldırmaya yetmiyor.
Bunu kabul etmenin tam da zamanı.
İslamlık ve iman bana göre
ümitsiz bir dünyada bir
ümidini diri tutma çabasının adıdır.

O kati son an gelmediği sürece
geçmiş o hüsranla dolu tüm anları affedecek kadar
geniş bir yüreğe sahip olabilmek –
işte bunu başaran ne çok az insan var.
Kimileri onlara deli diyor.

Keşke hepimiz biraz deli olabilsek.
Yüreğimizin genişliğine güvenebilsek..

Dua niyetine.

zamansız bir varlık olarak mutsuz insan – 3

sevgili okur,
buradaki postların arasına serpiştirilmiş dijital reklam panoları beni feci derecede rahatsız ediyor. (okay, „feci“ biraz abartılı oldu.) menfaat karşılığında ruhunu şeytana satan adamı yargıladıktan sonra kalemi şeytan tarafından kaçırılan biri gibiyim. öyle hissediyorum yani. ya da buna benzer birşey. tam tanımlayamıyorum.
ne yapmalı? taşınmak mı? yazmayı bırakmak mı?
bakacağız.

bu arada: bugün pazar ve kulağıma çay kaşığı sesleri geliyor. babam çay içiyor.
hiç bir ses, çay bardağının içinde tavaf eden ve kendi zikrini icra eden çay kaşığının sesi kadar
huzur verici olamaz.

çaya gidiyorum döneceğim.

zamansız bir varlık olarak mutsuz insan – 2

mutsuzken bütün işler kompleks(miş gibi) bir görünüm alıyor.
halsizliğin ve isteksizliğin patlama yaptığı bir durumdan söz ediyoruz.
banal ve primitif olmayan her eylem filtrenin dışında kalmaya mahkum ediliyor.
bir nevi „back to the roots“.
beni ben yapan her özelliğin kepek gibi saç teli gibi üstümden düştüğünü hissediyorum.
geriye kalıyor: bir insan.
en genel anlamıyla insanlaşıyorum mutsuzken.

evet, sizi bilmem, şahsen ben mutsuzken en primitif işlere güç yetirebiliyorum ancak. yemek yemek ve uyumak gibi. konuşmak ve sohbet etmek kişisine ve konusuna göre değişse de, genelde primitif olmayan işler kategorisinde yer alıyorlar.

mutsuzken sımsıkı susmak kaçınılmaz oluyor.

ağlamak dahi çok yorucu..

zamansız bir varlık olarak mutsuz insan

Marx okumam gerekiyor. Hegel. Ve bir de.. fakat..
Okuyamıyorum..

Okuyamıyorum çünkü mutsuzum. Ve mutsuzken okunmuyor. Ne Marx ne Hegel ne de başkası..
Evet, bence mutluluk ile okumak arasında gizemli bir bağ olmalı.
Kimisi okuyunca mutlu olur. Mutlulaşır.
Kimisi de (benim gibi) ancak mutluyken okuyabilir.

Okuyamıyorum.
Mutsuzum.

(U)Mutsuzum.
Oku..

ex nihilo

Ich habe nichts mehr zu geben,
aber sehr viel zu empfangen.

Ich habe nichts mehr zu klagen,
aber sehr viel zu bezeugen.

Ich habe nichts mehr zu tun,
aber sehr viel zu warten.

Ich habe nichts mehr zu sagen,
aber sehr viel zu schweigen.

Ich hatte..

Gözlerim Kimi Gördüler
odalarda oturdum
odaları kapladım
sokaklara çıktım
sokakları doldurdum
görünen her şey ben oldum
ve her şey beni gören göz oldu
ve ben görünmez oldum

 

– Asaf Hâlet Çelebi

Gardinen

Während alles einem dialogischen Prinzip unterworfen zu sein schien, hatte er mit Einsamkeitsgefühlen zu kämpfen. Unfähig, seinen Mitmenschen geistig zu begegnen, unternahm er alles einsam: Wenn er im Restaurant aß, wenn er im Supermarkt einkaufte, wenn er an seinem Bürotisch Kunden beriet, sogar wenn er im Theater anders als die restlichen Zuschauer nicht das Schauspiel sondern die roten Gardinen bewunderte. Immer und überall fühlte er sich einsam.

Eines Tages, nach zig Phasen seiner Einsamkeit, fiel ihm wie aus heiterem Himmel der Gedanke ein, dass doch zumindest zu seinem Todeszeitpunkt dieser Gemütszustand enden musste. Dabei loderte in ihm nicht die Verzweiflung des potentiellen Suizidtäters, der am liebsten bar jeder Hoffnung sich Selbst und seine Einsamkeit zerstören würde. Ganz im Gegenteil, er spürte vielmehr die absurde Zuversicht eines Hoffnungsträgers: Wenn niemals, so doch spätestens zu seinem Tode würde ein Jemand oder ein Etwas erscheinen, der genau wissen musste, wo sich sein Geist versteckt hielt. Andernfalls könnte er oder es diesen Geist nicht mitnehmen. Der Gedanke, dass ein anderer es besser wissen könnte, wo sein allerpersönlichstes Eigentum ist, machte ihm etwas Angst. Dennoch konnte er aus diesem Gedanken die zum Überleben notwendige Hoffnung und Kraft schöpfen: Jemand, ganz gleich wer das war, kannte ihn besser als er selbst es tat. Er war nicht so einsam, wie er dachte.

Und mit diesem Gefühl des Verborgenen, und mit dieser Geduld des Geborgenen aß er im Restaurant, ging er einkaufen, saß am Bürotisch und bewunderte die roten Gardinen im Theatersaal.