Helga

bugün (19 nisan) öğretmenimin doğum günüydü. hangi öğretmenimin? ilkokul öğretmenimin. nerden biliyorum? ilkokulda hatıra defterimi öğretmenime de vermiştim ve kendisi bunu defterin hakkında bölümüne yazmıştı. Helga J. in bugün kaç yaşına girdiğini bilmiyorum: doğduğu yılı yazmamıştı. aslına bakarsanız, öğretmenimin hayatta olup olmadığını dahi bilmiyorum. „peki hatırladığın halde neden elinde bir çiçek ile okulun yolunu tutmadın, gidip kutlamadın, hatırladığını göstermedin?“ diye soracak olursanız, orasını geçelim derim. hatta dedim bile.

fakat „bunu bize neden anlatıyorsun?“ diye sorabilirsiniz. cevap veriyorum: insanlar ne kadar da unutulmaz.

bunun idrakında olmamız gerektiğini düşünüyorum. bu önemli yani. egomuzu okşayacak şekilde kimseyi hayran bırakmak, biz buna gösteriş diyelim, maksadımız bu değil. ondan söz etmiyoruz.

söz konusu olan mevzu, insanların hayatlarına bırakılan izler. güzel izler bırakalım. buna özen gösterelim. çünkü (sebebi çok basit): bu güzel birşey.

sevgili Helga, Allah sana hidayet nasip etsin..

bir yerlerde.

korkarım, yirmili yaş sendromlarım var. gözüm, bir zamanlar aynı sıraları paylaştığım yaşıtlarımın düğün davetiyelerine alışmıştı. cidden. çünkü nasip dedim her daim. belki de platonik yaklaştım bu tür eşbulumsal durumlara (soru 1: insan eşini bulur mu?). herkes bir yarım elmaydı, ve kimileri elmalarını er, kimileri de (diğerlerine kıyasla) geç tamamlardı. sonra biraz zaman geçti, ufak ufak bebeler karıştı bu dünyevi hayata. sevdik onları, dua ettik. hey gidi hey dedik. ve buraya kadar her şey tamamdı. anne baba çocuk.  ama şimdi işler biraz rayından çıkmış durumda. daha doğrusu hafızam beni yarıyolda bırakmaktan utanmıyor. hiç sevmem. neyi? yarıyolda bırakılmayı (soru 2: kim sever ki!?). önce, çocuklara konulan isimleri unutmaya başladım, sonrasında  hangi arkaşadaşımın kaç çocuk sahibi olduğunu. gözaydınlığına gitmem gereken insanların listesini hazırlasam mı diye düşünmedim değil. bir de bence ben bütün bunları kaydetmeliyim. mesela soyağaçlarını yazıp çizmeliyim.

yanlış anlaşılmasın, evde kalma kompleksleri değil bunlar. benim derdim zamanla. daha geçen (soru 3: ne kadar önce geçen?) bekar gezen bazı çocukların, bugün anne oluşları, oğullarını sünnet etmeleri, kızlarını cicili bicili giydirmeleri, hangi kreşin daha iyi eğitim verdiği üzere kafa yormaları, bana ister istemez şunu sordurtuyor: bütün bunlar ne zaman oldu ve allaaaşşkına ben nerdeydim?

weltliche Selbstvergessenheit

böyle dünyayla ve dünyalık işlerle meşgul oluruz ya hani, dalıp gideriz. sonra birden „ayh“ deriz. dalgınlığımızın farkına varırız. varlığımızı, gölden balık avlanır gibi, dünyadan çıkarırız. „napyoomm ben yaa“ deriz. sorgularız. hani hepimize bazen olur ya.

işte bunu çok seviyorum.

üç kere üç insan eder.

Üç hakimin hükmünde hata aranmaz:
Kalbin, kaderin, ölümün.

Üç yerde insan kendini tanır:
Tövbede, zalimin kahrı altında, son nefesinde.

Hayatın manası üç yerde hakkıyla anlaşılır:
Aşk ile birleşen ümidde, vecd ile yapılan ibadette, yeri yurdu unutturan seyahatte.

Nureddin Topçu

sepet sepet irade

hür irade nedir? bu sorunun cevabı sanıldığından karmaşık. „irademiz ne kadar hür (olabilir)?“ diye sormak gerekiyor belki de. bak mesela ben hür irademle birşey yapmak istiyorum. karşımdaki insan, bu kararımı, hür irademle değil, birşeylerin etkisi altında kalarak aldığımı düşünüyor. kararıma karşı çıkıyor. reddediyor. bunu da hür iradesiyle yaptığını söylüyor. yani etkenlerden arınmış bir şekilde belli bir sonuca vardığını düşünüyor ve fikrini beyan ediyor. fikri benim fikrimin aleyhine. ve bense irademin en hür noktasından bakarak (baktığımı düşünerek) durumun bu şekilde olmadığını iddia ediyorum, “ o fikre hür iradenle sahip olmadın!“ diyorum. anlayacağınız, ben de sübjektif olmaktan kurtulamıyorum. o fikrini diretiyor, benim fikrim direniyor. ya da tam tersi. bilemiyoruz. ve sorun tam da burada. ve bu „yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan“ problematiğine, izninizle, yumurtayı haşlayarak ve tavuğu fırına vererek son vermek istiyorum. çünkü artık canımı çok sıktı.

bu arada: felsefeyi bırakıp tavuk/ yumurta işine girebilirim. slogan da hazır: „tavuklar yumurtluyor, öyleyse varız.“

kein Berg ist ihnen mehr wunderbar

Ich fürchte mich so vor der Menschen Wort.
Sie sprechen alles so deutlich aus:
Und dieses heißt Hund und jenes heißt Haus,
und hier ist Beginn und das Ende ist dort.

Mich bangt auch ihr Sinn, ihr Spiel mit dem Spott,
sie wissen alles, was wird und war;
kein Berg ist ihnen mehr wunderbar;
ihr Garten und Gut grenzt grade an Gott.

Ich will immer warnen und wehren: Bleibt fern.
Die Dinge singen hör ich so gern.
Ihr rührt sie an: sie sind starr und stumm.
Ihr bringt mir alle die Dinge um.


Rilke
Aus: Die frühen Gedichte (Gebet der Mädchen zur Maria)