aynalı hikaye

Ayna var.
Aynaya bakıyorum.

Aynadaki insanı bazen güzel buluyorum ve „Hayat güzel be“ diyoruz birlikte.
Bazen ise, o aynadaki insan çirkin oluyor. Hayata dair bir şey düşünmüyorum o vakit. Aynadakinin fikrini de sormuyorum.
İlginçtir: Her iki halde de (kendimi güzel bulduğum ve kendimi çirkin bulduğum zaman) aynadaki sureti bir şekilde sahiplenmiş oluyorum. „O benim“ diyorum.

Bazen de üçüncü bir halin azizliğine uğruyorum da, o vakit güzelliğin ve çirkinliğin ötesinde bir garipseme hissediyorum.
„Kimsin sen?“ diye soruyorum karşımdakine.
Ve susuyor.
Yabancı.

„Ne vakit girdin tenime ve gözlerime?“

dünya ve dünyalar

seni seviyorsam,
bu,
dünyayı senle paylaşacağım anlamına gelmez.
böyle bir beklenti içinde olma. evet, bu yönde söz veremem sana ve vermek de istemem. zira: dünya bana ait değil. benim değil ki dünya, paylaşabileyim seninle. dahası: ben dünyaya tastamam ait değilim ki! paylaşmak mümkün olsaydı dahi, kendisine ait olmadığım bir şeyi seninle paylaşmam saçma olmaz mıydı? seven sevilmek ister. içinde olmadığım birşeyi sana verirsem, ben orada yoksam, nasıl seveceksin beni?

seni seviyorsam,
bu,
dünyamı seninle paylaşmaya hazırım demektir.

seni seviyorsam,
bu,
dünyanı seninle paylaşmaya hazırım demektir.

dünyanın kendisi bize bir emanet ve geçici bir soluk alma yeri.
dünyalarımız ise bizimdir. biz de kendi dünyamıza aitiz ve orada gönlümüzce ağırlama özgürlüğüne sahibiz.

seni seviyorsam,
bu,
seni dünyalar kadar seviyorum demektir.
dünya kadar değil.

Yoldaşlık

Tabi ki bekletiyorum. Bu sefer on dakika. (Eh fena değil, ve daha da iyiye gidecek bu içimdeki cılız Vaktinde-orda-olma-çabalarım.)
Bekliyor beni. Utanıyorum, ama öte yandan: Beklenmek ne güzel şey! Acaba bu yüzden mi yüzsüzce bekletebiliyorum ki insanları?

Neukölln’ün arasokaklarında yürüyoruz. Bir vuslatımız yok aslında, yolun kendisi bir çeşit vuslat bizim için. Daha doğrusu: Yoldaşlığımız. Bir çocuk parkının yanından geçiyoruz. Kum ve çocuk sesleri. Salıncağa biniyoruz. Sallanıyoruz. Sallıyor bizi dünya. Salı-veriyoruz kendimizi sallanışa. Dünyaya değil. Bu arada, salıncak üreticileri gizliden gizliye mesaj veriyor bana, bu mesajı kapıyorum ve yanımdaki dostuma, Hasrete, salıncakcı dilinden türkçeye tercüme ediyorum. Salıncakcıların „Çocuk gibi salıncaklara binemeyecek kadar serpildin, git çocuk yap, o gelsin otursun buraya!“ haykırışlarına pek aldırış etmeden, gökyüzüne doğru yol alıyorum. İleri. Sonra geri, sonra ileri..

İsmet Özel okuyoruz biraz. Heidegger, varoluş, İsmet Özel, aşk. Böyle böyle kombinasyonların bize sunduğu gözlüklerden bakıyoruz dünyaya, kendimize ve dünya ile kendimiz arasındaki insanlara. Bakmayın siz bana, bu kadar birbiriden ayrık değil bu saydığım üç şey. Hatta belki üç bile değil. Kumda yuva kurmaya çalışan serçeleri izliyoruz. Sayıları üçten fazla. Hasret fark etti onları. Serçelerin bu çabasını fark edemeyecek kadar da mı serpildim ben acaba?

Haylaz bir çocuk yaklaşıyor bize. Elinde su tabancası. Sırıtıyor. Islatmak istiyor. Gözüne beni kestirmiş. „Ama bak, beni ıslatırsan, elimdeki kitap ıslanır, zarar görür“ diyorum. Anlıyor bunu. Uzaklaşıyor. Kitapsız bir insan aramaya çıkıyor belki de. Hehey, kitabı zırh olarak kullanmak buna derim işte! Birde: Bence o çocukta kitaba karşı saygı var.

Suya doğru yöneliyoruz. Kanala. Her ne kadar çetvelimsi ve kirli olsa da, nihayetinde: su.
Köprüye varıyoruz. Köprünün başındaki basamaklara oturuyoruz. Hayret ediyorum sohbet arasında, „Hakketten ya“ diyorum içimden, „bu almanların hepsi bisiklet sürüyor!“ diyorum. Zira yanımızdan birsürü bisikletli insan geçiyor, ve hepsi basamaklara ulaştığında, bindiği bisikletinden iniyor, onu ustaca kapıyor, ve köprünün üstüne öylece çıkıyor. İki tanesi fransız.

Sohbet derinleşiyor. Güven, dostluk, iyi niyet. Böyle böyle kombinasyonlarla varoluşumuzu güzelce kavramaya çalışıyoruz.
Susarak.Konuşarak. Yahut susuşarak.
Ama illa ki kavramak ve illa ki güzelce.

Bu sana gelsin, Lütfü.

Kendi kendime:

bana mana katabileceğini sanma. çünkü: manayı içimizde taşırız, dışarıdan katılabilen birşey değildir. fakat çaba sarf edersen, gönülden istersen bana içimde gizlenen manayı gösterebilirsin. açığa çıkarabilirsin. değerini düşürmeden. ama: bana değer katacağını sakın sanma. Allah bize mana ve değer katar ve biz kendimiz (inancımız, sözlerimiz, amellerimiz, hal ve hareketlerimiz ile) bu değeri ya örteriz, ya da onu o derece benimseriz ki, o bizi örter. bu bağlamda: kimse, bir başkasına değer vermek ile ona birşey lutfettiği hissine kapılmasın lütfen. mana vardır. tek Latif O’dur.

peki insan kimdir? lutfedemeyendir.

you see

görmek ve dokunmak- bunlar sanıldığı kadar birbirinden ayrışan eylemler değildir.
bazen, gözlerim dokunur varlığına ve ellerimle görürüm dünyayı. gözlerinle okşarsın bir çocuğun saçlarını, dokunarak görürsün sevgiyi.

„bir insanı tanımanın en kestirme yolu nedir?“ diye sorarsan, „yoktur“ derim. çünkü: her yol kendi içinde bir kestirmedir. yol demek, birini seçme imkanımız var iken ötekini seçmiş olmak demektir. buna rağmen, tanımak istediğim insanın gözlerine ve ellerine yoğunlaşırım ben. bu, benim yolum.

yol yakınken dönmeyi düşünmedim hiç. düşünsem ne olacak ki? nereye döneceğim kii? başlangıç noktasına mı? ben dönünce o nokta da değişmiş olmaz mı? başka bir ben ile döndüğümde, o noktaya aynı gözle bakmam, o noktayı aynı nokta yapmam mümkün mü sence? bence değil. işte bu yüzden: „olan olmuştur“. ve dönmek daima dönüşmektir.

bu bilinçle görmek ve dokunmak..
gözüme kestirdiğim yolda. döne döne. ama esasen dönmenin imkansızlığını bizatihi yaşatarak. tavaf gibi. tavaf eden, beytullah etrafında döner, ama her şavt bir dönüşümün simgesidir.

aşk, bir insanı olduğu gibi sevmektir.
sevgi, bir insanın daimi dönüşümüne şahit/ dahil olma arzusudur.

konuyu toparlamak babından söyleyeyim:
bence görmeyen, aşık olamaz. ve görmek için bakmak gerekir..
bakmak ise, yola koyulmaktır.

bu bağlamda: dünyaya gelen herkes fitri özelliklerinden dolayı bakar, yolcudur (bkz. Heidegger ve Geworfenheit).
fakat herkes görmez.

gülmek

Gülmeyi bu kadar önemseyen, insani ilişkilerinde ona mühim bir pozisyon bahşeden insanları anlamakta güçlük çekiyordum. Ama anladım ki: Bir insanla birlikte gülebiliyor olmanın altında nice hikmetler gizliymiş. En basitinden: yabancıyla gülemiyormuşuz. Ve mesela yüzeyselliğe dayalı bir tanışıklığımız varsa bir insanla, ve o insan yabancılık konumunu terk edememişse bizim için, yine gülemiyormuşuz.

Gülmenin, mesafeyi ortadan kaldıran bir tarafı var. Yahut tersi: Birbirine yabancı olmanın verdiği mesafe, birlikte gülmeyi engelleyen birşey.

Charlie Chaplin’in sözünü bu düşünce üzerinden yorumlarsak: Evet, „Gülmeden geçirilen bir gün, boşa harcanmış bir gündür.“ Zira herkese ve herşeye yabancı kaldığımız bir gündür (kendimiz de dahil!).

Cennet nasıl bir yer? sorusunun cevabı zannımca şu olmalı:
Cennet, Allah ile gülebildiğimiz yerdir/ zamandır.

sonsuzluk yalamak

sonsuz bir yalnızlığa mahkum değilim. çünkü yalnızlık ve sonsuzluk bir araya gelemeyen kavramlar. ya sonsuzluğa dahilimdir. ya da yapayalnızımdır. sonsuzluk varsa yalnızlık yoktur. yalnızlık varsa, sonsuzluk yoktur. sonsuzluğa olan inancımız yalnızlığı yerle bir edecek güce sahip.

bu durumda: bir insanın yalnızlık anlayışı üzerinden sonsuzluk inancının kuvvetini anlayabilir miyiz?
bu anlamda: inançlı insan, sonsuzluğa inanan ve yalnızlığa fırsat vermeyen insan mıdır?

Allah’ın bir planı var.
ve sonsuzluk bu planın mürekkebi olmalı.
Kurandaki Oku emrini hatırlayalım.
ve haydi gelin, biraz mürekkeb yalayalım!

yek-pare

bu aleme binbir nevi insan geliyor. ve gidiyor.. ve her biri aleme bir seda yahut bir nida oluveriyor. zaman içinde. vakti gelince. mesela bir şiir yazıyor meczup bir şair, tozlanıyor o satırlar, sonra birilerinin aklına toz almak geliyor. ve olan oluyor. yahut yanık bir türkü dökülüyor bir aşığın gönlünden.. aşık ölüyor, aşk ölmüyor, türkü yaşatılıyor. ya da  ruh halini renklere ve şekillere yansıtıyor fakir bir ressam. resimleri pek ilgi görmüyor. ama yıllar sonra medcezirli ömrü sahnelere taşınıyor. ve resimleri de hatırlanıyor. böyle böyle şeyler oluyor dünyada. ve hepimiz, hem ayrı ayrı hem de hep birlikte, iz bırakıyoruz. Fuzuli seslendirilirken, berlinin orta yerinde, bunu düşündüm. bir de geçen konserde dinlediğimiz her parçaya bir hikaye yakıştırdık. Hasret ile. aralarında şu parça da vardı: kronos quartet, 12/12. enstrümental müzik böyle hikayeli dinlenmeli galiba.

(bin)bir hikayesi olmalı bir parçanın. ve parça olduğunu bilmeli insan..