çocuk yüzleri, bir de çiçekler

dünyaya dair düşündüklerim, kedime dair hayal etmekten vazgeçtiklerimle ne de çok örtüşüyor. belki de dünya gözümde çirkinleştiğinden beri hayallerimden vazgeçtim. belki de tam tersi.. çocuk yüzlerine bakmayı seviyorum oysa. birşeylerin hâlâ güzel olabileceğini kötülüklere ve kötü insanlara inat haykırır gibiler. bir de çiçekler. ama artık onlar da sunileşti.. gerçeklik ve hakikat. bu kavramlardan ne çok uzağız..

geçen hafta. metrodayız. girdiğimiz felsefe dersinin muhabbetini yapıyoruz. benle S. o alman ve müslüman. bense sadece müslüman. türklük, almanlık, kürtlük hepsi birbirine karışmış çünkü.
„şu insanlara şaşıyorum, ufacık beyinleriyle Allah’ı çözdüklerini sanıyorlar!“ diyor ve beynimizin küçüklüğünü göstermek için sağ elinin baş ve işaret parmağını kullanıyor. neredeyse birbirlerine dokunacak parmaklar. en çokta, Allah’ın da insanlara muhtaç olduğunu iddia eden felsefe hocamızı kastediyor. ben gülümsüyorum. içimdense şunu diyorum: „boşver be S., eve gidip sözlünü ara, sevgiden bahsedin, aşktan bahsedin, hayaller kurun, sonra bir gün filistine gidip orada şehit olun. bu tür aşksız işleri bizim gibi aşksız insanlara bırakın..“

ben susuyorum.
o ise aşık.

Çünkü umut, en büyük acıdır.

Umuttan Söz Etmek İstiyorum

Bu acıyı Cesar Vallejo olarak çekmiyorum. Şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. Bu acıyı bir Katolik, bir Muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

Yalnızca acı çekiyorum bugün. Adım Cesar Vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. Sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. İnsan da olmasaydım, hatta canlı varlık ta, böylesine çekecektim bu acıyı. Katolik te olmasam, tanrı-tanımaz da olmasam, Muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. Bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. Öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. Sebep ne olsun ki? Ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? Hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. Bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

Benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. Sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. Boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. Bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. Bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. Yalnızca acı çekiyorum bugün.

Açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. Açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. Aynı şey âşıklar için de öyledir. Âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

Şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. Oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. Batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. Bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. Bugün acı çekiyorum yalnızca.

César Vallejo

Çev: İsmet Özel

felsefenin zorluğu

Felsefenin şöyle bir zorluğu (iğrençliği?) var arkadaşlar:
Böyle çabucak ya da çarçabuk (ikisi aynı şey mi?) „Ülen, bu yirmi sayfalık felsefik metni okuyasıya kadar iki roman bitirirdim be!“ diyebiliyorsunuz. Bu iyi midir, kötü müdür bilemiycem artık. (Romancılara laf attığımı düşünenlere „Allah sizi şen etsin, zihninizi açsın, ki öyle demek istemediğimi anlayasınız!“ demek istiyorum. Ayrıcana ben de belkim bir gün romancı olurum, hiç belli mi olur, di mi?)
Son olarak, nicedir şu önemli mevzuyu dile getirme ihtiyacını hissettiğimi belirtmek istiyorum: dergah yaz boşluk bırak bu yazıya yorum yazmaya talibim yaz 0049a gönder gelsin =P (geçenlerde izlediğim izdivaç proğramından gördüm)

ayrılıktan zor belleme ölümü

Dündü sanırım. Emin değilim. Hatırlamıyorum. (Çünkü zaman benden yana işlemiyor. Onu kızdıracak bir şey yaptım galiba. İntikam alıyor. Gönlünü almaya karar verdim. Öncelikle bir saat almalı. Kolsaati. Kullanmayalı bir buçuk sene oldu. Sonra odama bir duvarsaati yerleştirmeli. Rakamları irice olanlardan.) Bulaşık yıkıyordum. Onu hatırlıyorum (Teşekkürler zaman). Demliği yıkıyordum. İçini ciflemek isterken, dikkat edeyim derken yine aynı şeyi yaptım: İçindeki süzgeci düştü (düşürdüm?). „söktak“ı yani. („çekyat“ ve „yapboz“gillerdendir kendisi.) Uzun (bundan da emin değilim) bir uğraştan sonra becereksizliğimi ve sabırsızlığımı itiraf ederek yardıma çağırdığım annem, tırnaklarını yeni kesmiş olduğundan söktakı yerleştirmekte zorlanırken, işte o an, benim aklım başka yerlere gitti: „Herşey aslına döner..“ dedim kendi kendime, „o süzgeç demliğin aslında yoktu, sonradan takma birşeydi, bu yüzden düştü. Ayrıldı. Ve demlik aslına döndü..“ Sonra bu kaidenin herşey için geçerli olduğunu farkettim: Tabii ki Michael Jackson’ın klipte burnu yere düşecekti, ve tabi ki aynı gün izlediğim filmde adamın perüğü çorbasının içine düşecekti, ve tabi ki samimiyetine güvendiğimiz ama asıllarında samimiyet olmayan insanların maskeleri de bir gün düşecekti.

„Herşey aslına döner..“
Bununla ilgili bir kıssa vardı bir de. İçinde Hazret-i Hızırın geçtiği. Onu hatırladım.

Bir de Mihriban diye bir türkü vardı. Onu hiç unutmadım..

pat!

Çok ot bir durum doğrusu. Birşeylerden şikayetçi olmakla birlikte, kimseye kızmıyorum. Kızmamaya çalışıyorum. Müsebbibi benim çünkü. Bunun farkındayım. Domino gibi birşey. Tık, bir dokunuş ve ben anlam veremez oldum bazı şeylere. Şimdi de etrafımdaki insanlar, bir sonraki taş ve ondan sonraki vs., onlar anlam veremiyor benim düşmeme. Oldukça ot bir durum, gerçekten. Çık işin içinden çıkabilirsen.
Neyse, annem pizza yapmış. Ben kaçtım.

Günün sözü annemden gelsin:
„Siz şimdiki kızlar var ya, başınıza birşey geldi mi, hemen pat! diye düşüyorsunuz. Çok nazlısınız çok.“

piedra negra sobre una piedra blanca

KARA TAŞ AK TAŞ ÜSTÜNE

Paris’te öleceğim boşanan yağmurlarla,
anısını şimdiden yaşadığım bir günde.
Paris’te öleceğim – bu da koymuyor bana –
belki de bugün gibi, bir güz perşembesinde.

Bir perşembe olacak, çünkü bugün, perşembe,
yazarken bu dizeleri durmadan sızlıyor kolum,
ve hiçbir gün, geçtiğim yollarında yaşamın,
yalnızlığı içimde bugün gibi duymadım.

César Vallejo öldü, dayak yiye yiye herkesten,
oysa kimseyi de incitmemişti:
koca sopalarla vurdular,

kalın urganlarla dövdüler;
tanığı perşembeler, kollarında kemikler,
yalnızlık, yağmurlar, yollar…

César VALLEJO

Çeviri : Cevat ÇAPAN

Süpermen ve Tolstoy

Bir kez daha ödevimin başındayım ve (eminim sizin de farkettiğiniz gibi) hep son ana bırakıyorum (huylu huyundan..). Düşünüyorum da, Süpermen olsaydım, dünyayı son anda kurtarırdım herhalde. Ama o zaman kimse bana neden son ana kadar beklediğimi sormaz, kızmazdı öyle değil mi? Herkes sadece kurtarıldığına/ kurtulduğuna sevinir ve „koçumsun“ veyahut „aslanım benim“ gibi şeyler derdi. Ben de „Hayır, teraziyim“ diye iğrenç ötesi bir espiri ile karşılık verirdim. Neyse, biz tekrar realiteye dönelim. Evet, ne diyorduk: Hak ve ahlak. (Realite dedim de: Bu seferki metin romantikleşmeye meyilli gibi. Ahlak kavramından yola çıkarak Tolstoy’un sevgi tahayyülünden bahsediyor. Pek bi filantropik. Böyle „bütün dünya buna inansa, bir inansa, hayat bayram olsa“ tadında bir yaklaşım sanki. Ya ya. İşte böyle „uzansak sonsuza“ falan. Bu tür işlerle meşgulüz.)