ηὕρηκα!

çok ilginç. „buluşmak“ kelimesinin fransızcası „se retrouver“dir, yani „se= birbirini re=tekrar trouver=bulmak“. demek ki hem türkçede hem de fransızcada bulma eylemi önplandadır. peki ya almancada nasıl ifade edilir? „sich treffen“ denir. yani „birbirine isabet etmek“.

merak ediyorum, dil tarihine/mantığına baktığımızda „bulmak“ ve „isabet etmek“, anlamları itibariyle ne kadar deterministtir?

Advertisements

baş-lık

neden türkçede, müslüman kadınlara başörtüsü perspektifinden bakıldığında, „kapalı“ ve „açık“ kelimeleri kullanılır ki? şimdi diyeceksiniz ki „yok sina, o aslında başı kapalı ve başı açık olacak, üşenmişiz kısaltmışız işte“. doğrudur. o halde şunu sormalı:

pencere açılıp kapatılır. dükkanınız varsa kapısında „open“ yahut „closed“ tabelası sallanabilir. bir konu bahse açılıp, tatsızlaşınca kapatılabilir. kalpler açılıp kapanır. açılan bir kalbe dış dünyadan gelen bir sevgi girebilir. kapanan kalpte ise bu mümkün değildir. yani bütün bu açma/açılma işlemlerinde dış dünya ile bir (olumlu veya olumsuz) ilişki mümkün olurken, kapanma işlemlerinde bir nesnenin dış dünya ile ilişkisi kesilir (bu da olumlu yahut olumsuz olabilir). dükkan sahibi dükkanını kapatmak suretiyle, onun müşteriyle olan ilişkisini kesmiştir. pencereyi kapatırken dışarıyla olan ilişkimizi kesmeyi hedeflemişizdir. dışarıdan ses gelmesin isteriz, ya da soğuk hava. bu bağlamda düşünecek olursak: peki ya baş kapanınca, başın neyle veya kimle olan ilişkisi kesilir?

bereket duası

rabbim,
beni,
zamanımı çalan fuzuli işlerden,
enerjimi çalan gereksiz olaylardan,
konsantrasyonumu çalan faydasız bilgiden
koru.

rabbim,
sözlerim anlamlı olsun ya da susayım.
çevremdeki insanların sözleri anlamlı olsun ya da sussunlar.

rabbim,
zamanımı değersizleştirecek her türlü iş ve bu uğurda sarf edilen her çeşit emekten sana sığınırım.
kısıtlı ömrümü ve süresi dolacak zamanımı faydalı ve anlamlı işlerle doldurabilmem için bana yardım et.
ki bereketlensin ömrüm.
ki bereketlensin dünyadaki zamanım.
ki bu bereketten nasiplensin başkaları.

amin..

düşünce yarı yolda kalınca

analitik estetik dersinde dün sunum yapan oğlan (kardeşimle yaşıt olabilir), yaşından büyük kelimeler kullanıyor „sanat eseri nedir?“ sorusuyla ilgilenirken. „paradigmatik“ diyor, „evalüatif“ diyor. ben ise „de get işine oolum!“ diyorum. (tabiki içimden)

şunu fark ediyorum: entellektüel insan, anlaşılmamaya dolayısıyla yalnızlaşmaya mahkumdur. doğru kavramı bulayım, isabetli kelimeyi kullanayım derken, asıl ulaşması gereken yerden (karşısındaki insanın kalbinden) uzaklaşır.

peygamber efendimiz, gerçek bir „entellektüel“di: kompleks şeyleri herkesin anlayabileceği dilde açıklayabiliyordu. gönle ulaşıyordu kelamı, havada uçuşmuyordu. oysa düşünüyorum da, çağımız entellektüellerin gidişatı ters yönde. belki de düşünen insanın kaderi bu ve peygamber efendimiz bir istisnaydı, bilemiyorum. tek bildiğim, bir entellektüelin, „hemcinsleri“ dışında kalan insanlara da hitap etmesi gerektiğidir. yoksa otursun iki üç çok bilgili adam, havada uçuşsun „paradigmatik“ler, „evalüatif“ler, ne yazar? bu alemde insanlara ulaşmak için kompleks kavramlara değil, sevgiye ve merhamete ihtiyaç var. zira: ulaşmak önemli ey yolcu.

hem kamil insan, mantıkla değil kalple akledendir.

hiiiç..

1.

kendimi biraz dünyanın hengamesine ve telaşesine vermem gerekiyor. kaptırmadan. dozaj önemli.

2.

susmakla sabretmek arasında bir seçim yapmamız gerekecekse, sabredelim. sabreden kişi, susmayı da bilendir.ya susan kişi? sabreden midir o da? bilemiyorum.

3.

„Liebe Lou, seit einem Monat bin ich wieder allein, und dieses ist mein erster Versuch, zur Besinnung zu kommen -; Du siehst, wie es um sie bestellt ist. Man wird am Ende manches dabei gelernt haben, – vorderhand freilich merk ich immer wieder nur dieses: daß ich wiederum einer reinen und frohen Aufgabe nicht gewachsen war, in der das Leben noch einmal, arglos, verzeihungsvoll, als ob es gar keine bösen Erfahrungen mit mir gemacht hätte, zu mir herübertrat. Nun ist klar, daß ich auch diesmal durch die Prüfung gefallen bin und nicht aufsteige und noch ein Jahr in derselben Schmerzklasse sitzen bleibe und auf die schwarze Tafel täglich, von vorne, jene Worte geschrieben bekomme, die gleichen, deren trüben Umlaut ich schon bis auf den Grund meinte ausgelernt zu haben. (…)“

Rainer M. Rilke, 09.06.1914

 

 

 

düzenli kaos

1.
birbirinden bağımsız şeyleri bir araya getirince ortaya bir kaos çıkıyorsa dahi, o şeyler artık birbirine bağımlı ve bağlıdır. hangi açıdan? kaosu şekillendirmek açısından.
2.
burnumu silerken farkediyorum: almancada „burnum yürüyor“ deriz, türkçede ise „burnum akıyor“. peki ya ben? akıyor muyum, yürüyor muyum? hangi hareket biçimini seçmişim ve nereye doğru ilerliyorum? bir aralar göl gibi sakin ve dingin olmak istiyordum. sonra hatırladım ki (lisede öğrenmiştim), göller bile müthiş bir dinamizme sahiptirler: alttaki su bir süre sonra yüzeye çıkar, yüzeydeki su ise „eyvallah“ demeyi bilir ve secde edermiş. subhanallah. daha nolsun?
3.
kuyuya düştüğüm günler hep aynı dilemanın eşiğinde bulurum kendimi: ağzımı açıp, imdat çağrısında bulunacak olursam, kuyunun yanından geçenlerin çağrıma koşup kuyudan eğilmeleri pek muhtemel. belki bir el uzanacak bana, bilemiyorum. ama ya elin sahibi de benim yüzümden kuyuya düşecekse? o da insan çünkü. o da düşebilir. o halde susmalı. e ama insanım ben. sosyalim. insana ihtiyacım var. kuyudaki yalnızlığım nereye kadar? o halde bağırmalı. çağırmalı. ama çağırırsam.. sonu yok bunun.
işte buna dilema diyoruz.
4.
böyle de güzel be.

sütsüzlük

Elif Şafak’ın Siyah Sütünü okuyorum ve kendime şunu sormadan edemiyorum: Kadınlar kadınsallıklarıyla yüzleşmeden insan olmanın sırrına yaklaşamazken, aynı şey erkekler için de geçerli mi? Erkekler, erkek olmanın getirdiği eksi ve artılarla yüzleşmeden direk bireysellikleriyle yüzleşebilirler mi?
Neden öyle olsun ki demeyin, zira erkekler böyle bir ihtiyaç hissetmiyor olabilir. Ne biliyoruz di mi? Ya da en azından kadında olduğu kadar yoğun olmayabilir bu ihtiyaçları. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü görünen o.
Hadi diyelim ki öyle. Hadi varsayalım ki, (kadının aksine) erkek kendini cinsiyetiyle konumlandırmadan içindeki insanı keşfedebilir. Ya da diyelim ki, bu süreç erkekte daha kısa ve daha az yorucu. Neden bu böyle? Ne kadarı biyolojik/fıtraten ne kadarı toplumsal? Ok. Bu son soruyu bir kenara bırakıyorum ve sebeplerden çok süreci merak ediyorum:

Bir erkek, sevdiği kızı görünce ne hisseder mesela? Elinde çiçek ve çuklata ile sevdiği kızı istemeye gittiğinde? Kızı vermediklerinde? Evet, sevdiği kızı kendisine „vermediklerinde“, nasıl bir erkeklik psikolojisi içerisindedir? Erkekliğini kendi içinde ve yaşadığı toplumda nasıl konumlandırır acaba, ya insanlığını?

Sinek kaydı tıraş ile girdiği iş görüşmesinden eli boş çıktığında yahut? Arkaşlarına özenen çocuğuna bisiklet, altına düşkün karısına burma bilezik alamadığında? Ne hisseder bir erkek bu durumlarda?

Köpekten korktuğunda bunu itiraf edebilir mi? DVD playeri çalıştıramadığı zamanlar kendini noksan hisseder mi?
Karısının taşıyabildiği ağır bir yüke bakıp hiç çekinmeden „ben bunu taşıyamam“ diyebilir mi mesela?

Çok merak ediyorum, örümcekten korkan erkek, bir toplumda örümcek gördüğünde ne yapar?

eşitlik

„eşitlik bir tek matematikte olur“muş. İ. hoca öyle dedi.

düşündüm de,

4=2+2 bile gerçek anlamda eşitlik ifade etmez.
iki asal sayılarındandır. dört asal sayılarından değildir.
ayrıca dört tek başınadır, yapayalnızdır.
ikinin ise kendi cinsinden refakatçısı vardır.

4=4 hakiki bir eşitlik örneğidir.
bir de
2+2=2+2.

sonuç: herkes/herşey yerini bilsin.

insan: yolcu

varlığından şüphe ettiğimiz şeylere ayıracak ne kadar zamanımız var acaba?
varlığı kesin olan sorunları çözmeden, varlığı kesin olmayanlara geçmek ne kadar akıllıca?

karşımda bir dağ var, aşılması gereken. kaf dağı olsun adı.
onu aşmadan ardındaki diğer dağların varlığından emin olabilir miyim?
lam dağı, mim dağı, nun dağı.. bunları aşamamaktan korkmak için daha çok erken değil mi?

elif güzeldir. başlangıçtır. başlayan yolcudur.
halis niyetle çıkılan yol ise kutsaldır.

sonu hayrolsun.