kaos

bana kızsa da, sesini -belki de haklı olarak- yükseltse de, hamd etmek ve mutlu olabilmek istiyorum. bana kızıyor olsa da: yaşıyor ve şu an karşımda. var. yanımda. ya ayrı olsaydık ve kızamasaydı..?

mutlu olabilmek istiyorum. yaşama sevincimi cinnet geçirmiş bir vaziyette kendi ellerimle boğduğum günü hatırladım sonra. ardından, ruhumun saçlarını ağartan sancılara evsahipliği yapışımı.. sil baştan yepyeni bir yaşama neşesi doğurmak hiçte kolay olmadı.. büyüttüm onu. zahmet ve rahmetle. bazı geceler dualarla, bazı geceler ninnilerle. rızkımızın varlığından şüphe etmeden..

şimdi ise ayaklarımın, sandığım kadar sağlam zeminlere basmadığını idrak ediyorum. düşecek gibi oluyorum yine. işin vehameti ise şurada: ellerimde kırılgan yaşama sevincim.

„hayat bir günden ibaret değil“ diyor annem. „ama kimse bana yarının garantisini veremez“ diyemiyorum ona. kendimi, içine düştüğüm bir günün kahrını çeker buluyorum.

nefs, gönül, mantık, beden, ruh.. hepsini bir kazana atıp, „bismillah..“ sözüyle Allahın yardımıyla harmanlayamıyorum. tevhid edemiyorum. kusur bende. haşa. Allahın yardımı sabit elbette ki.

bu iksire ihtiyacımın olduğunu bile bile içemiyorum bu ab-ı hayattan.
bazen bir hızır efendiyi göresim var. ve bak: kalbimle büyüttüğüm yaşama sevincim pek hoyrat pek haylaz, ona el uzatan zamana nasıl da tekme attı! gururlu zaman bu nanköre nasıl da sırtını döndü. o ise yürümeyi öğrenen bir yumurcak iken, birdenbire mazideki halini aldı, minik bir bebek oldu. söyleyin: yeniden ve tekrar aynı devrelerden geçmem mi gerekecek şimdi? yaşama sevincimi bşr kez daha büyütecek gücü nereden getireceğim?

bazen tükeniyorum..

zamanı atlayalım.

Advertisements

ayna ayna söyle bana..

aynaya bakış üç çeşittir:
1. varlığımız/var olmamız dünyanın en normal şeyimiş gibi bakmak. misal: bir kıyafet giymişizdir ve üstümüze güzel oturup oturmadığını görmek için aynaya estetik ve normatif bir gözle bakarız. metafizik yoktur işin içinde. narsizm olabilir.

2. varlığımızı anlamak için bakmak. misal: aynada kendimizi gördüğümüzde oradakinin kim olduğunu sorduğumuzda. gözlerimizin içine bakma cesareti gösterdiğimiz zamanlardır bunlar. metafiziksel bir yanı vardır bu hareketin. arayış vardır işin içinde. (loğusalı kadınların 40 gün aynaya bakmaması belki de bu yüzden tavsiye olunmuştur: önce kadınken şimdi anne olan, yani birdenbire yeni bir benliği kabullenmek zorunda olan bu varlık, arayışların diplerine inip orada postnatal depresyonu bulmasındır. preventif müdahaledir. önlemdir.)

3. ötekiyi algıladığımız vakit. yani: aynaya baktığımızda, orada yanımızda/arkamızda duran şahsı görmek. yani: kendimizi ve ötekiyi aynı kare içerisinde görmek. onun bizim yanımızdaki varlığının tokat gibi ruhumuza inişi. bunun da ben-ötesi bir metafizik perspektifi vardır. paylaşım, merhamet ve sevgi aksedebilir ayna.. yahut tam tersini, içimizde o kişiye karşı duyduğumuz kini, nefreti ve çekememezliği.

düşünüyorum da, bir toplumda kimin kimin varlığından rahatsız olduğunu/olmadığını bu şekilde tesbit edebiliriz:
a) aynaya baktığımızda yanımızda olduğunu gördüğümüz ve yanımızdalığını sevinçle karşıladığımız insan bizim, zihnimizde tasarladığımız topluma kalben dahil ettiğimiz kişidir. iyi ki oradadır.
b) aynadaki yanımızdalığı bizi ürperten insan ise, varlığından kaçtığımız candır. bir bez alıp onun aynadaki suretini silmeyi arzuluyorsak, bu, onu vampirleştirme çabasından başka birşey değildir. „biliyordum senin normal olmadığını!“ iftirası şimdi ne de güzel kılıf bulmuştur. ve keşke o olmasa-dır.

ve belki de evlenme niyetinde olan iki insan yanyana durup uzunca aynaya bakmalı: birbirlerinin hayatlarına „yakışıp yakışmadıklarını“ anlamak için..

birlikte akalım mı?

senle güzel şeyler konuşalım isterim. yoo hayır, istiyorum.
sen anlat ben dinleyeyim, ve dinlerken bi de bakayım konuşan ben olmuşum. böyle olsun mu?

sohbetimiz esnasında daldan dala konalım. uçmayı beceremiyorum. ama belki elimden tutarsan başka bir dala atlamayı göze alabilirim. ve bir daha. ve bir daha..
kafdağına böylece ulaşır mıyız dersin?
mesela: ömür yeter mi dersin? ya sadakatimiz?

şekli gözardı eden insandan kork. hiç bir şey sırf teorik ve sırf manevi değildir. böyle düşünenler sırf kendilerini ve dahi başkalarını kandırmış olur. fakat şeklin şekline, yani maddenin maddeselliğine tapandan da uzak dur. (ben bazen böyle kendime nasihat ederim. daha doğrusu: içimdeki yaşlı sina içimdeki genç sinaya.)

adımlarımı israf etmekten korkarım daima. ama aynı noktada kalmanın anlamsızlığını da bildim.. noktalar sabit nesneler gibi görünür gözümüze. aldanma buna. esasen onlar da özel birer dairedir. akıcı birer çemberdir. kendi yörüngesinde yükselen yuvarlak merdiven gibi. hayat bazen, spiral bir hareketi tutturma çabasıdır.

rabbimiz, güzelce ve güzele doğru akıcı kıl bizi..

Liebe geht durch die Augen.

sevgili blog,

dershanedeki öğrenciler kendi aralarında kaynaşamayınca önce onlara zaman tanıdım. haftalar geçti. baktım ki, ben teneffüsten dönünce hepsi hala kendi köşesinde suskun bir şekilde öğretmenin gelmesini bekliyor (dedikodumu bile yapmıyorlar!), bu işe el atmam gerektiğine karar verdim. „toplaşın bakeem hepiniz şu masanın etrafına! kağıt kalem alın. ve şahsi sorular sorun sınıf arkadaşlarınıza. hatta durun, ben de katılcam aranıza. hadi ilk görevimiz birbirimizin göz rengini tesbit etmek.“ dediğimde hepsi beni deli sandı. ve güldü. fesubhanallah demeyi adet edinmiş olsalardı „fesubhanallaaaah!“ derlerdi.

fakat çok geçmeden, „bu sene izne gidecek misin?“, „annen baban nereli?“ gibi en standardından olan sorularıma cevap verdikçe açılan bir ergen buldum karşımda (bir insanı açabilmek çok güzel bir duygu!). şiir yazdığını öğrendim. hem de türkçe. „aa ne güzel! getir okuyayım“ dedim. ve sanırım mahcup ettim. „almanca da yaz“ dedim. sustu.

bu arada gözlerim siyaha yakın koyu kahve rengiymiş.
he bir de geçen okul çıkışı metroyu beklerken (hayatımda ilk defa gördüğüm) bir abla benim pakistanlı olduğumu tahmin ettiydi. kırık ve aksanlı bir almanca konuştu önce. türk olduğumu daha doğrusu türkçe konuştuğumu görünce, yüzündeki bir çeşit hüzün ve neşe karışımı bir ifadeyle bana hayatından -bazı „ayrıntılara“ vurgu yaparak- bahsetti. dinlememi istiyordu. dinledim. adını bilmediğim bu ablanın artık nerede çalıştığını ve eşine hiç kahvaltı vermediğini öğrendim. (hmm yoksa akşam yemeği miydi..?)

demek istediğim şu ki: her insan birilerince açılmak ve kalben fethedilmek ister. kimi pasiftir, bekler. kimi ise aktiftir, fatihini seçer ve kendini ona açtırır.

eskiden böyle değildi. çöpçatanlık yapan ayşe teyzeler vardı. ama şimdi durum değişti: açılmayı ve fethedilmeyi bekleyenler artık evde kalıyor.

yalnızlık ve arayış

Allahın ne kadar yüce ve ulu olduğunu şurdan anla: Yalnızdır. Yalnızlığı mümkündür. Yalnızlık Ona mahsustur.
Yahut şöyle izah edeyim: Bak ben kendi evimde, ailemin yanında, sosyal çevresi az çok geniş olan biri olarak kendimi şu an yalnız hissediyorum di mi? Bir de, melekler ve insanlar ve bilcümle cân yaratılmadan önce var olan Allahı düşün. Subhanallah!

O değil de, felsefe profumun iman etmesine az kaldı galiba.
Arayışına şahit olmak acayip bir duygu.
Dua ediyorum onun için.
Ol Güzeli bulduğu âna şahit olmayı da çok isterim..

bendeki fikir halin

onun nasıl bir insan olduğu hususunda hiç bir bilgim yok. ama bir fikrim yok diyemem. evet bilgim yok ama fikrim var. zira: fikrim var ki, kanım kaynayabiliyor.

akordeonunu akşam vakti çantasına koyup evinin yolunu tuttuğunda, elini cebine atıp tanrıya isyan ediyor olabilir. ama cebindeki beş kuruşla süpermarketten bir bira ve dondurulmuş bir pizza (en ucuzundan) alırken, inandığı ortodoks tanrısına sonsuz şükranlarda bulunuyor da olabilir. bilmiyoruz.

sanatını icra ederken mistik bir havaya bürünüp, maddeyi aşıp, yaptığı işin kutsal hazzını içselleştirebiliyor olabilir. lakin, enstrümanın tuşlarına basarken hâlâ meşhur olamadığı için hayıflanıyor da olabilir. kim bilir?

eserlerini „la edri“ ile imzalayan insanlarda/yaptıkları işte bir çeşit yücelik vardır. fakat „mütevazi olmalı. mesela ben: o kadar insana yardım ediyorum, ama hiç kimse bunu bilmez“ tuzağına galip düşmeden.

hayır o değil de, keşke hocalarım bloğumu okusa, „tamam sen bugün falanca mesele hakkında epey kafa yormuşsun, filanca ödevi yazmana gerek kalmadı“ dese. oh, ne güzel olurdu valla.

kendimi durduruyorum

bazen (kendimi anlamak için olsa gerek) kendime yabancılaşıp, sina’ya bir başkasının gözüyle bakıp,
kendimce kendim için analizler yapıyorum (manyağım ben).

mesela en son şu analizi yaptım:
ben, anlaşıldığım zamanlar değil, anlaşılmadığım zamanlar yazıyorum.
(„belki anlayan biri çıkar“ düşüncesiyle mi? bilmem. hmm.. galiba hayır.)
yani: beni bu bloğa birşeyler yazmaya iten daima „anlaşılmamazlık“ duygusu oluyor. yahut başka adıyla: düşünce/duygu/ hal yalnızlığı.

bu, bana has birşey midir yahut yazı yazan herkes için mi geçerlidir, onu da bilemiyorum.

sevgili okur,
gördüğün gibi ben aslında hiç birşey bilmiyorum. bilmediğimi bilmek dışında.
ve gördüğün gibi ben anlaşılması zor bir varlığım.

(annemin beni severken „deli kızm!“, kardeşimi severken ise „akıllı oğlum!“ demesini buna bağlayabilir miyiz? nasıl yani? şöyle yani: akıllı olan herkes akıllıyı anlayabilir. deliyi anlamak ise nâmümkündür. bir deli bile başka bir deliyi anlayabilemez.)

almancada „anlamak“ için „verstehen“ kelimesi kullanılır. stehen= durmak.
hmm ilginç! bunun üzerinde biraz düşünedurayım ben..

balıkçı

(1) bir insanın iç dünyasındaki güzellikleri görmeyi çok seviyorum.
(2) balıkçıları çok seviyorum.

(1) ile (2) arasında kuvvetli bir bağ var:
derya ve iç alem her ikisi de birer muamma ve hayat dolu.
balıkçılar deryadan güzellikler çıkarır, ben ise insanın iç aleminden güzellikler çıkarma çabasındayım. (bu hususta ne kadar başarılıyım, o ayrı.)

bundan bir süre önce bir cümle kurmuştum burada, düzeltmek istiyorum:
Dünyaya bir daha geleceğime inansaydım, yaşadığım yere göre ya çoban (kırsal kesim), ya sokak müzisyeni (şehir) yahut balıkçı (sahil) olmak isterdim. (ormanda yahut çölde ne yapardım, hiç bilmiyorum.)

oh là là, bugün hayalperestliğim üzerimde!

sevgili okur,

hep kendimden bahsediyorum.
sıkılmıyor musun?

bu alemde bana da bir rol

elhamdulillah müslümanım. (bu elhamdulillah, evrensel bir elhamdulillah)
ve iyi ki „almancı“yım. (bu iyi ki, spesifik bir iyi ki)

Allah inanılmaz zeki! bunu yeni yeni keşfediyorum.
nerden mi anladım? şurdan: bana bu alemde, bana en çok yakışan rolü vermiş.

artık „neden böylesin?“ sorusuna/ „iyi ki böylesin!“ iltifatına şöyle karşılık vereceğim: „rolüm gereği.“

kapımın önü

Hatırladım: İçimdeki „Ülen sen mi kurtaracaksın dünyayı? Git işine allaşşkına!“ sesine önceden bütün hırsımla „Evet!“ diyordum. Bir zamanlar..

Sonra büyüdüm. Ve artık bu soruya şu cevabı veriyorum: „Allahu alem.. Hem dünyayı kurtaramasak da, kendimizi kurtarmak için bir adım atmış oluruz fena mı? Kendini kurtaramayan dünyayı kurtaramaz.“

Peygamberler felaha erenler değil miydi? Günahsız değiller miydi?
Dört büyük Halife dünyadayken cennetle müjdelenmemiş miydi?

(Allahtan, dünya hırsımı öldürdüm.
Allahtan hayat gayreti istiyorum.
Allahım, beni kurtar.)

Kendilerini kurtarmadan dünyayı kurtarmaya kalkışanlar şimdilerde bende bir çeşit güvensizlik duygusu yaratır.

(Hey gidi insanoğlu, ne kadar da değişkensin!)

NOT: Bu düşünceler ödevimi yazarken zihnimden geçmiştir.