başarı üzerine

Güney Sudanlı sporcu Guor Marial’in hayat hikayesini okuyun. Savaşın en çirkin yüzüyle yüzleşmiş fakat buna rağmen içindeki dayanma gücünü kaybetmemiş bir insan göreceksiniz karşınızda. ABD vatandaşı olmayan ve olimpiyatlarda Kuzey Sudan’ı temsil etmeyi de kabul etmeyen bir insanın bağımsızlık çabası onunki.

Bir de Filistini temsil eden sporcular var tabii ki, insanı düşündüren.

Sahi.. başarı neydi?

 

delikler alemi

yardımseverlik ile enayiliğin neredeyse içiçe geçtiği şu çağımızda, duygularımızın bir kez daha sömürülmesine fırsat vermemek adına çekimser kalışlarımız var ya, sizce Allah bize hesap sorar mı? „İyilik ile kötülük belliydi“ der mi?

bana sorarsanız, kötülüğün iyilik kılıfıyla dolaştığı şu yeryüzünde, rabbimizin „kulum, salih bir mümin olsaydın basiret sahibi olurdun ve herşeye rağmen doğru ile yanlışı, gerçek ile yalanı ayırtetmeyi bilirdin“ uyarısına  muhatap kalıyor olmamız pek muhtemel.

hak sahibi olmayanların bizde meydana getirdiği o enayilik duygusunun bedelini hak sahiplerine ödetmemeliyiz. enayiliğe maruz kalmaktan korkmak, yardımseverliğimizi köreltmemeli. bir müminin aynı delikten iki defa ısırılmaması gerekiyor, evet. ama bu, diğer deliklere de gereğinden fazla önyargıyla yaklaşmamıza yol açmamalı. bu husuta dengeyi sağlamak zor, kabul. ama hakkın yaşanabilirliğini gerçekten sağlamak istiyorsak güvenmekten vazgeçemeyiz. böyle de bir sorumluluğumuz var şu alemde. insan olarak.

ayrıca enayiliğin ötesinde olan halis niyet dediğimiz şey ne güzel şeydir.

im Moment nichts

Im Widerhall unserer Einsamkeit kommen wir unserem Selbst näher – jeder für sich. Und egal wieviel Zeit wir miteinander verbracht haben – dieses Echo und unser Selbst holen uns immer wieder ein und es zeigen sich die Kluften zwischen uns. Waren sie schon immer da? Oder haben wir sie geschaffen? Uns bleibt nichts anderes übrig, als unverblümt und unmittelbar dieser Stimme der Einsamkeit  zuzustimmen. Ein Dialog. Schweigend. Ein Leben im Alleingang und dabei die Leben anderer wie Landschaften betrachtend – das ist das  Schicksal des Menschen;  auch wenn er seine Tragödie immer wieder zu überwinden ver-sucht.

Verstanden werden ist eine Utopie. Eine Utopie, die uns mit Hoffnung und Vertrautheit erfüllt. Ganz so leer lässt es sich ja auch nicht leben. Jeder Einer braucht seinen Grund, um am nächsten Tag aufzustehen und sein Leben in den Griff zu nehmen oder sich ihm zu überlassen, je nach dem wie man mit dem Begriff Freiheit umgehen mag.

Heute kam mir der Gedanke in den Sinn, dass in Anbetracht aller endlosen Ewigkeit unser persönlich Erlebtes von einigen Jahrzenten doch irgendwann verschwinden quasi zu einem Nichts werden würde. Dem vergänglichen Schmerz zuviel Beachtung zu schenken erschien mir in dem Moment als unvernünftig. Und doch haben wir nichts anderes als den Moment. Den Moment, den wir leben und erleben können. Und das Gefühl, das in diesem Moment hochkommt.
Dieses Gefühl zu negieren wäre genauso unvernünftig. Und herzlos.

Und so verbringen wir die Zeit, die uns hier auf Erden zusteht, mit einem Balanceakt. Hin und her gerissen zwischen dem Moment und dem Nichts. Gem-einsam. Persönlich. Paradox. Eigentümlich. Menschlich..

obsolet

1.
Ramazan geldi hoş geldi.
Mevsimlerin her sene -fazla itişip kakışmadan- sırayla birbirine topu atması ne ise, Ramazan ayı ile diğer hicri ayların birbirine kontrast oluşu da odur. Her yıl yazı sevinç ile karşılamak yahut her sene Ramazanı sürur ile ihya etmek – üzerinde biraz düşününce: Acayip bir durum aslında, tekrarın yenilenmiş haline seviniyoruz! Aynı sistemdeki yeni hareket bizi heyecanlandırabiliyor. Yenilenmeyi yineleme arzusu ilginç bir arzu doğrusu.

2.
Hep aynı hep aynı hep aynı!
Hayır hayır; kastım, TV ekranlarının zihnimize -geviş getiren memelilerdenmişiz gibi- tekrar ve tekrar çiğnettirmeye çalıştığı „Muhterem hocam, x yaparsam orucum bozulur mu?“, „Sayın diyetisyen, sahur ve iftarda neler tüketmeli?“, „Sevgili esnaf, Ramazan alış verişinden memnun musunuz?“ gibi sorular bile değil. (Aklını seven kendini bir süre sonra bu tür sorulardan korusun. Tekrar ve tekrar ısıtılıp önümüze konulan ve bu şekilde besin değerini kaybeden gıdalara benziyorlar çünkü.)

Kastım, „islamcı camianın“ her sene ama gerçekten her sene sanat adı altında sunduğu bayat icraat. Tamam kabul, Mustafa Akad’ın „Çağrı“ filmi fena değildir, ama elinizde neden başka malzeme yok?! Dünyalıların Opus magnumu değil ki, yani çıta göklerde değil ki daha iyisi/ güzeli (hadi güzeli ve iyi de geçtik) daha başkası yapılamasın! Kendimizi kandırmayalım: Yirmi yıl evvel hit olan ilahiler hala aynı sanatçılar tarafından söyleniyorsa, bu o ilahilerin eşsiz değerinden çok, „islamcıların“ kısır sanat anlayışlarından kaynaklanmaktadır. Sanata yapılabilecek en büyük hakaret, 1. varlığını yok saymak ve 2. üretkenliğini bir takım korkulardan ve tabulardan dolayı durdurmaktır. Kuran-i Kerim dahi gelmiş geçmiş en büyük eser olmasına rağmen yüzyıllar boyu farklı yorumlar ile kıraat edilmiş/ edilir iken, siz kim oluyorsunuz da bir zamanlar ürettiğiniz ufak kıvılcımların zaman-dışı ve çağ-ötesi olduğunu zannedebiliyorsunuz?!
Düşünsenize: „Çağrı“ filminin nostaljik olmasına dahi fırsat vermeyecek kadar sanat fakiri bir milletiz! Çok yazık.

3.
Şüphe yok: Yineleme şekli yeni olmayan insan, grup, devlet ve kurum kendini ve başkalarını kısırlaştırır.
Her açıdan.

konseptli hayatlar ve hayra güven

gözlemliyorum,
bazı insanların kendi hayatlarına dair ince eleyip sık dokudukları bir konseptleri oluyor: falan zamanda filan işi yapmak, şu sıraya göre yapmak, oraya varmak için şunu şöyle yapmak vs. vs… itiraf edelim, bu planlanmış-hayat sahiplerinin çevremizde „daha iradeli“ ve „daha azimli“ görüntüsü hiç şüphe yok ki bizi düşündürüyor ve içimizde bir takım hisler uyandırıyor. örneğin ben uzun zaman kendime „kıskanıyor muyum acaba?“ diye sordum, „yoksa korkuyor muyum?“ diye merak ettim. „onlar gibi olmak istiyor muyum ki?“ diye sorguladım. ve halen bir cevap bulmuş değilim.

(yalnız bana sorarsanız,
„daha iradesiz“ insanlar yoktur: her insanın kendine özgü bir iradesi vardır, yansıması aynı meselelere yönelik olmasa da, o irade vardır ve birşeye/birşeylere yöneliktir. azim konusuna gelince, azimden kastınız hırs ise, azimli insanlardan uzak durulması taraftarıyım.her ne kadar hırsın kışkırtıcı ve dürtücü bir özelliği olsa da, esasen içimizdeki kendimize karşı yol kesici bir duruşu var. ve bizi kendimizle çatıştıran herşeyde bir bit yeniği vardır. valla bak. yok azimden kastınız gayret ise, dayanma gücü ise, azim güzel şeydir elden bırakmayınız arkadaşlar derim.)

evet, bir kez daha idrak ediyorum ki,
hayatımın belli bir konsepti yok. ama sanırım bu konseptsizlik bir süre sonra başlı başına bir çeşit konsepte dönüşüyor. kaçış yok gibi. şu aralar örneğin „elindeki imkanlarla şu an yapabileceğin en hayırlı işi yap!“ diye bir ses beni sinir ediyor. neden mi? çünkü a) bu sese kulak vermenin ardından, b) neyin hayırlı olduğunu bilmek ve c) gönlün buna rızası gibi adımların atılmasının lazım geldiğini hatırlıyorum. sanırım azmin beslendiği bir kaynak var: güven. ve neyin hayırlı olduğunu bilmeyen insan, belli birşeyin hayırlı olabileceğine güvenmeye başlar.

bu bağlamda: hayra olan güvenimizi dirilten insanlar çok değerli.
demek ki: hayra olan güvenimi dirilt, alnından öpeyim.

bizden mektup

sevgili okur,

sana zahmet bana rahmet, arada bir ses ver! aksi takdirde, varlığından şüphe duymadığım tek okurum kendim oluyorum. ve bu kadar zıt rolleri bir bünyede birleştirmek hiçte güzel değil, tamam mı. ayrıca sana sorarım: insan kendi okuru olabilir mi hiç? psikolojisi bozulmaz mı, kimliği bölünmez mi?

saygılarımızla,

srebrenica

UNUTMA!

UNUTTURMA!

etnik nefreti

kesilen başları

yarım kalmış hayatları

tecavüze uğrayan kadınları

çocukların kirletilen dünyalarını

insan kılığında gezinen şerefsizlerin varlığını

ve „uygar“ dünyanın seyirci kalışını..!

indir maskeni! sancımı göreyim.

1.

çektiğimiz her sancı içimizde ve dünyada birşey doğurur.
sancıya doğum uğruna katlanılırken, acıya tahammülümüz yok denecek derecededir. bir çeşit anlam yoksunluğu itham ederiz acıya. acının çekilmezliği kabulsüzlüğünden dolayıdır.

bana sorarsanız, çektiğimiz istisnasız her acı bir sancıdır ve içimizde ve dünyada birşey doğurur. acılarımızın ardındaki sancılarımızı bir türlü göremeyişimiz yahut sancı bildiğimiz şeyin retrospektif bir anlamsızlık ile acıya dönüşmesi, işte bu iki durum çok yorucudur. oysa doğan sonucun ellerimize verilmeyişi doğumun gerçekleşmediği anlamına gelmez.

2.

„acı çeken insanın anlam arayışı“nı şöyle de ifade edebiliriz: „acılarını demaske etmek isteyen (yahut en azından demaske edilmesine şahit olmak isteyen) insanın bu uğurdaki varoluş çabaları“