fransalı sait faik veyahut almanyalı muhammed ikbal

öğrendiğim şeyler:

sait faik üç yıl fransanın grenoble şehrinde yaşamış. öğrendiğimde „oww, daha önce bileydim, muhteremin izini sürerdim“ diye üzüldüm. (bundan bir kaç ay önce, günü birlik de olsa, grenoble’e uğramıştım.)

soğuk bir şehir grenoble. ama güzel. tepesi (hatta dağları?) ve nehri olan bir şehir. yani: şehir. metrosu yok. bu ilginç. otobüs ve tramvay şehri.  öğrencisi bol bir şehir. önemli bir kısmı mühendislik okuyor.

yolunuz düşerse mutlaka uğrayın diyorum.

sahi, nerden geldik buraya? heh, öğrendiğim şeylerden bahsediyordum. evet ilki bu: sait faik üç yıl grenoble’de yaşamış.

ikincisi: muhammed ikbal‚in felsefe okuduğunu biliyor muydunuz? hatta doktorasını münihte yapmış. (ben onu sırf milli şair kimliği ile bilirdim de. hatta bilmezdim. nerden bileceğim?! yani öyle tanıttılar bize işte. kim mi tanıttı? bilmiyorum.)

bununla ne mi demek istiyorum?

hiiiç.

Advertisements

kansızlık

herkes kendi hayatını yaşıyor.
bu korkunç birşey.

gözlerinin içine bakabileceğim insanlar yok.
çünkü gözlerimin içine bakmıyor kimse.

sözlerimi ve suskunluğumu seçerek konuşamıyorum. bunun yorgunluğunu, kalbimin derinliklerine kadar hissediyorum. çok derinmiş kalbim.. bir düğme var orada. bazen biri gelip basıyor, ve gözlerimden hüzün akıyor. bazen kızgınlık.. hem ne fark eder ki? ikisinin de tadı tuzlu.

kırılmak kötü şey. nesne için bu böyle olmayabilir. nesne nesnedir çünkü. ama insan nesne değildir. insan kırılınca, atadan kalma sürahinin yere düşmesi, orada paramparça olması gibi oluyor herşey. parçalar etrafa sıçrıyor. dağılıyor. tevhid kayboluyor. bir ses işitiyor her parça „aman dikkat edin yavrum! ayağınıza batmasın.“
ve her parça, kan akıtan parça olmamak için dua ediyor..
bazen, atadan kalma bir sürahi de nesne değildir.

hatırladım: küçükken, parmağımı kestiğimde, kanımı emerdim. herhalde o kanın, geldiği yere tekrar döneceğini zannederdim.. şimdi ise biliyorum: hiç bir şey geldiği yere dönmüyor. ben kendime dönemiyorum. bir kimseye dönüşüyorum.

herkes kendi hayatını yaşıyor.
bu korkunç birşey.
bazen kanım donuyor.

Top 20 (words of my life)

sevgili blog,

dün gece, uyumadan önce, düşündüm sordum: hayatımın en önemli kavramları hangileridir?

aklıma önce üç kavram geldi. „ama bu da önemli, ama şu da olmazsa olmaz“ derken, adedi gitgide arttırdım. ve karar verdim: bir gün oturup bunları tek tek yazacağım, hayatımdaki yansımalarının yeterliliği yetersizliği hakkında kendimle hesaplaşacağım.

hareket önemlidir.

(–>Nureddin Topçuyu severiz.)

uyandır beni, sêrhoş olalım

1.Karamsarlık üzerine
çok karamsar olduğumu söyledi.
evet dedim. galiba bunun, idealizme aykırı olduğunu düşündü. kendimi „karamsar ve realist bir idealist“ olarak tanımladım. ve sanırım şimdi, iyimserliğin bir çeşit „tehlikeli ve zararlı saflık“ olduğunu düşünüyorum.

2.Hüsn-ü Zann’a övgü
hüsn-ü zan güzel şey. yukarıdaki saflıkla karıştırmayalım.

3.Ümitvar olmak yaşamaktır.
ümitvâr veyahut hayalperest olmak.
aradaki ince çizgi, „mazi“, „an“, ve „gelecek“ kavramları üzerine kurulu gibi. ümitvar insan, ânı yaşar ve geleceği, âna dayandırarak şekillendirmeyi ümit eder. hep yaşar. hareket eder. özgürdür.
hayalperest insan ise daima gelecekte yaşar. ne var ki, gelecekte yaşanmaz. çünkü yoktur. o halde hayalperest asla yaşamaz. haraketsizdir. var olmayana esirdir.

4.Teyakkuz
Rabbim,
uyanık olmak istiyorum. artniyetli olmadan.
amin.

çok kızdım

sevgili blog,

bugün derste sunum yapan grubun bütün üyelerini sırayla pataklamak istedim. cidden bak. niye mi? efendim neymiş: ermeni soykırımı’ymış ama cezayir savaşı’ymış. aradaki nuans farkını görüyor musun sevgili blog?

geçmiş milletin karşısına, akademisyenlikle alakası yok ama üniversite öğrencisi ya; süt kokan ağzıyla, arapları tanımayan kalbiyle ve medyaya köle olmuş beyniyle çok biliyor ya, şöyle bir tezi dünyaya atıyor: fransadaki araplar topluma entegre olamamışlarmışmış.

hö? dedim içimden. sen kimsin ya?! dedim. dışımdan öyle demedim tabi. şöyle dedim: entegrasyon nedir tanımlasana? mesela başörtüsü takmak ve arapça konuşmak entegrasyona engel midir? bu mudur yani?

bir de şunu sormak lazımdı ya: cezayirliler fransız sömürgecilerine çok bayılıyordu dimi? „gelin bizi sömürün. lütfen lütfeeeennn!..“ diye yalvardıydılar dimi. hıhı. eminim öyleydi.

hass….r.