„Jemand musste Josef K. verleumdet haben..

.., denn ohne dass er etwas Böses getan hätte, wurde er eines Morgens verhaftet.“

Benim işim ölülerle.
Öyle geliyor bana. Yani öyle değilse de bana öyle geliyor en azından..

„hey hey ben deli oldum deli narino – ben deli oldum deli narino..
.. hey hey tutun bağlayun beni narino – tutun bağlayun beni narino“

Kazım Koyuncu dinliyorum, Kafka’nın „Dava“sına başladım, ölü bir filozofun teorilerini ölü bir psikanalizcinin fikirleri ile kıyaslarken, arada Ernst Jandl’in şiirlerine kaçıyorum. Hepsi ölü adamlar.. Sana bana dünyaya birilerine ses ve yazı bırakan. Öldüler.

Hep-si
öl-dü.

Oysa bakın, kaçmıyorum ben. Canlılar ile geçinemediği için ölülere kaçan biri değilim. Canlılar ile de aram çok iyidir. Bugün mesela capcanlı çocuklar sevdim, ellerimle ve gözlerimle. Capcanlıydı hepsi. Güzeldi hepsi, ayrı ayrı.

Can-dı
hep-si.

„hey hey derdümi bilen olsa narino derdümi dilen olsa narino..
..hey hey oturup da ağlardum narino oturup da ağlardum narino“

İşte öyle..

(oy oy yaşumi silen olsa narino..)

..

– sabah namazına daha 34 dakika var-

(hey hey bu dere akar gider narino..)

1z4y4hbx

Foto: Robert Doisneau

Advertisements

..deniz deryalar geçti..

bir kahve parasına kaç insan mutlu edilebilir?
kaç tohum atınca toprak belki bir filiz verir?

hareket alanını kısıtlamamak için bastığın yerlere uğramıyorum. lakin belki de, tam da aksine, adım adım takip etmem gerekiyor seni, bir gölge gibi. arkanda ve geçmişinde kaybolmak için. ayak izlerini silmek için. buna gücüm yetmez ise dahi, o izleri dönüştürmek, senin olmaktan çıkarmak için

ki

mazin mazi olabilsin.

sana bir mazi hediye edebilmek istiyorum.
geleceğine bereket salan.
sana bir gelecek sunmaktan yoksunum.
kendi geleceğim bile benim değilken, nasıl sana gelecekli olabilirim ki..

bazı şeyler fena ikilemli.
çölde günlerce susuz kalan bir insan düşün.
sonra bu insanın zehirli bir su kaynağına geldiğini.
şimdi sıra belki de
ölümlerden ölüm beğenmek sırasıdır.

bünyemiz hangi yıpratıcılara karşı daha güçlü
biliyor musun?

biliyor musun, hangi umudun beni öldürmediğini
hangi acının seni güçlendirdiğini?

kestirebiliyor musun
nasibine düşen yarınların azizliğini?
bir sonraki sözümü dahi merak ile bekler iken?
şimdilerimiz bu kadar kaypak iken..

ben
– bilmiyorum.
bilmiyorum –
ki: ben.

Zamanın Efendisi
ve Sahibelmeydan
bize merhamet et.

zira adaletimiz bizi zehirliyor, yakıcı güneşler altında.

Dinleyelim: Muzaffer Ozak (K.S.) sesinden, Aşkın Meyine kandım.

1215680367677

Resim: Van Gogh

Wenn das Unsägliche bedrückt..

„Hier, wo ein gewaltiges Land um mich ist, über das von den Meeren her die Winde gehen, hier fühle ich, daß auf jene Fragen und Gefühle, die in ihren Tiefen ein eigenes Leben haben, nirgend ein Mensch Ihnen antworten kann; denn es irren auch die Besten in den Worten, wenn sie Leisestes bedeuten sollen und fast Unsägliches. Aber ich glaube trotzdem, daß Sie nicht ohne Lösung bleiben müssen, wenn Sie sich an Dinge halten, die denen ähnlich sind, an welchen jetzt meine Augen sich erholen. Wenn Sie sich an die Natur halten, an das Einfache in ihr, an das Kleine, das kaum einer sieht, und das so unversehens zum Großen und Unermeßlichen werden kann; wenn Sie diese Liebe haben zu dem Geringen und ganz schlicht als ein Dienender das Vertrauen dessen zu gewinnen suchen, was arm scheint: dann wird Ihnen alles leichter, einheitlicher und irgendwie versöhnender werden, nicht im Verstande vielleicht, der staunend zurückbleibt, aber in Ihrem innersten Bewußtsein, Wach-sein und Wissen. (…)“

Rilke
aus: Brief an Franz Xaver Kappus/ 16. Juli 1903

3232

Foto: Ara Güler

ovadan haykırışlar

Bu hayatta zorla olmayan şeyler var,
bir de egoizm.

Duvarlar örecek tâkatin kalmayınca
duvarlar yıkacak gücün de tükenir.
Belki de tersi, emin değilim..

Tepeden bakan insanlar o tepeyi nasıl buluyor? Bir tepem bile yok. Ovanın zorluklarını bana sorun. Bu kadar düz bir insan olmayı kim ister ki? No no, yanılıyorsunuz, burası bir Selbstmitleidsfreie Zone. Zira en radikal oklar elimizde sabit duran yaysız oklarımız. Patlamaya hazır bozuk bir bomba gibi. Her an infilak edebilir. Hangi „her an“?

Odamda saat yok. Bugün kaç insan güldürdüm? Kaç insan yordum? Kaç defa kendime ihanet ettim? Bazı soruların cevaplarını göğe tırmanıp -orada bulutları kanserojen bir kimyevi madde ile yıkadıktan sonra – dünyaya atmak istiyorum. Hayır, güvercinler ile değil. Daha cansız bir elçi gerek: kağıt uçak. Yahut eteklerimden silkerek. Gayet primitif, öyle değil mi.

Hani bazen bir grubun orta yerinde olursun, içinde olursun, ait gibi görünürsün, oysa içinden bir ses fısıldar „Hadi! Şimdi! Hadi,koş!“ diye emreder ya.. Olur ya hani bazen öyle, nefesimiz içimizde kabarır, nereye kaçacağını bilemediğinden.. işte o vakit içine düştüğüm gruba hitaben „Heyy, bir saniye! Ben senin kim olduğunu biliyormuyum?!“ diyee haykırmak istiyorum. Grubun her bir neferine dönerek. Sırayla.

Ömür kısa.
Ve bu mümkün değil.

Mümkün kılmalı lakin, tasalarını minimize edebilmeli Ademin torunu:
Sorularını bir kağıt parçasına yazıp
açgözlülüğüne yenik düşen, ağzına attığı lokmayı adamakıllı çiğnemeden yutan
bir velet gibi yok bilmeyi düşündün mü?

Argwohn.
Unwohlsein.
Fremdheit.
Verstellung.
Unvertrauen.
Hoffnung..

Hepsini..

Rahmetli bir insanın sesinden türkü dinliyorum şu an. Ne garip değil mi:
Öldü ama sesi burada.

ve belki burası da ölümdür de
unutmuşumdur..

kafamdaki dansçı çocuklar

İçimizi meşgul eden fikir, duygu ve düşüncelerimizi birer dansçı olarak var sayarsak,
şu an zihnimde, kafamda ve kalbimde
yüzlerce yerli ve yabancı çocuğun
labirent gibi çıkmazsız büyük bir kütüphanede
tüm hünerlerini direktifsiz ve karmaşıkça sergilediği
bir tablo var: Gülüşmeler, kavgalar, ağlamalar, müzik, zıplamalar, minik adımlar, bağırmalar, çocuklar, çocuklar, çocuklar.. Off. İçim koca bir kreş! Mürebbiyesiz. Anarşik. Kaotik. Hayat dolu her taraf, çöküntüyü çağıran cinsten.

Velhasıl..
biraz yorgunum.
Seslere kulak vermekten.

Ve bu şartlar altında
kütüphanenin herhangi bir rafından bir kitap seçmek
pek mümkün görünmüyor şu aralar.
(bu kısmı mecaz bile değil)

Danstan ve oyundan dışlanan
çünkü yaşıtları tarafından yeteneksiz diye damgalanan
ve bu yüzden hengamenin köşesinde oturan sessiz çocuk,
seni arıyorum
neredesin?
Yanına gelip oturmak
ve seninle sohbet etmek istiyorum.

Onlar dans ededursun..
Onlar yaşasın. Meydandaki yerlerini alsın.
Biz muhabbet edelim.
Gerekirse susuşarak.

Sakız?

Children-at-a-Parisian-puppet-theatre-1963.-Photo-by-Alfred-Eisenstaedt-600x400

Foto: Alfred Eisenstaedt

serçe kuşu gibi mi?

gecelere şekil ve fikir veriyorum.
kendi gecelerime.
siz yoksunuz.

bazı gecelerin rengi oluyor.
bazılarının kokusu.
bazırlarının resmi.
bazılarının ise sesi.

bu gecemin ise öyküsü var:
bir dilenci
can hiraş nefes nefese
tenha bir arasokaktan koşageldi.
anacaddeye çıktı.
bağrını açan kimseleri göremeyince
göğe baktı, yıldızlar umrunda değildi, ayı aradı.
buldu. mutlu olamadı.
ağlamamak için nefesini tuttu, kendini sıktı.
sonra kirli elleriyle sağ cebinden bir serçe çıkardı.
canlıydı. esirdi.
ellerine baktı dilenci, sonra serçeye. sonra yine ellerine.
„ya özgürlük, ya ölüm. ikimizden biri..“ dedi..
cümlesi düştü.

peki ya elleri..

diyalog – 18

– çok hüzünlü değil mi, şu an çok mutlu olsak da bu da geçecek, dedi kadın.
– bilmiyorum, dedi adam.
– ama belki de böyle düşünmemeliyim, mutlu anı bozmamalıyım, dedi kadın.
– olabilir, dedi adam.
– fakat kendimi kandırmak da istemiyorum, yüzleşmek istiyorum, anlıyor musun? diye sordu kadın.
– anlıyorum galiba, dedi adam.
– yoruyormuyum seni..? diye sordu kadın.
– sen yorulmuyor musun? diye sordu adam.
– anladım.. üzgünüm.. dedi kadın. susmak istedi. kötülük yaptığını zannetti.
– üzgün olma, gerekiyorsa düşün ama üzgün olma, dedi adam.
– ikisi de aynı şey değil mi..? diye sordu kadın.
– bilmiyorum.. belki de.. dedi adam.

sustular.

yaşanmamış anların yasını tutmak ümidine yakışmıyor.

1.

Bazı şeyler hiç olmayacak.

Sonra gün gelecek
çevremizdekilerin yaşamlarından anlar koparacağız
elimize alıp inceleyeceğiz ve sonunda
şunu diyecek ikimizden biri:
„hatırlıyor musun? bu da olmamıştı..“

Sonra o gün yine gelmek isteyecek.

2.

„Erneut beginnt (ohne dass sie doch aufgehört hätte) eine namenlose Trauer.“

– Roland Barthes

3.

Kronos Quartet & Homayun Sakhi Trio çalsın, Rangin Kaman desin..ler..

Schwermut yahut Bonjour Tristesse!

Yaklaşık 700 kelime yazmışım. İki saat içinde. Paperim için yani. Bu rakam benim gözümde bereketli. Keşke her gece bu kadar yazabilsem..

Düşündüm de,
çok düşünmek zararlı galiba. Aynı mevzuu hakkında enine boyuna düşününce insanın o konuyu yazı olarak tutmak yani kaydetmek gibi bir derdi kalmıyor çünkü kafasında halletmiş, konuyu kapatmış oluyor. Belki de çok düşündüğümden az yazabiliyorumdur. Fakat belki de bütün bunlar tembelliğine kılıf arayan bir öğrencinin kendini paklama girişimleridir. O da olabilir elbette.

Annemin bir sözüne takıldı aklım bugün (doğru okudunuz: söz aklıma takılmadı, tam tersi oldu). „24 saat özgürsün“ dedi annem. „Hayır, değilim.. Tutkularıma, ümitlerime, korkularıma, hayallerime ve hayal kırıklıklarıma tutsağım. Nefsime, dünyaya, ve kabullenemediğim hayat şartlarıma..“ diye isyankar bir cevap vermek istedim bir an, sonra sustum. Çünkü şunu çok iyi biliyordum: Annem kızının aksine pragmatist ve pratik akıl sahibi biri. Onun için „24 saat özgürsün“ cümlesi tam olarak şunu ifade ediyordu: „Okulunu bitirebilmen için seni rahat bırakıyorum, ev işleri hususunda üstüne gelmiyorum.“ Benim özgürlük kavramım ise daha farklıydı işte. Daha iyidi demiyorum, ne haddime. Sadece farklı.. Ve kavramlar bu kadar farklı olunca, cevap vermeye ne hacet, değil mi..

Sizi bilmem, ben Schwermut denen o içimize ağırlık katan duyguya denge olsun diye neşeli parçalar dinliyorum. En mutsuz anlarımda saatlerce karikatürden karikatüre geçmişliğim, komedi tarzı bir dizinin bir kaç bölümünü peşpeşe izlemişliğim var. İtiraf ediyorum: hafifletici şeyler ile kendi terapistimi oynuyorum. Hüzünlü ve slow parçaları bu tür Schwermut anlarımda dinlemek bana çok mantıklı görünmüyor, trajik hikayesi olan bir romanı okumak yahut. „Bende aynı etkiyi yaratmıyor, karakter meselesi“ diyebilirsiniz şimdi. Olabilir, o da olabilir.

Ve o kadar olabilirliğin ortasında iken olabilmeyen şeyleri görmek fıtratımızdan mı, bize telkin edilen bir vehmin sonucu mu, bilmedim ki. Sizce?

….

Sexion D’Assaut söylesin, A Bout D’Souffle desin.

(şarkının ismi A Bout de Souffle adlı filme gönderme niteliğinde, izlemeyene tavsiye ederim.. izledikten sonra da Jean Seberg’in biyografisini okuyun..)

c’est dégueulasse..