açık ilan: kendim’i gömecek karga aranmaktadır

bir izdüşümünün en sahici noktasına bıraktım gözlerimi. ve şimdi içimdeki gölgeler partisinin en aydınlık karartısını seçeceğim. zamanlar dondurdum kol saatine. ki orada hatıraların birikir. bir serçenin can çekişmesi kadar kırılgandı kalbin. hadis-i şerif var bak. „insan kalbi serçe kuşu gibidir“ diye. kaç gündür aklımda tavaf eden bir kelime zinciri: nedircik yavruları.
şiir bu, bildin mi?

kilimimin nakışları
nedircik yavrularına benzer
ki çocukluğumdan beri çok uğraşırım
nedircik yavrularıyla

– Asaf Halet Çelebi

———————–

âşikâne bir dervişin tahriş olmuş postu kadar kıymetlenmedim: beni ezenler benim vesilem ile yükselmedi Allah katında. birşeyleri yanlış yapıyorum belki de. yahut gayri-sahih niyet ile.. Allahu alem..

mendebur benliğim tuzaklar kuruyor kendime. bir kıskançlık hikayesi bu. sonu, bir fail-i malum cinayete kurban gitmeklik ile biten. böyle olur çünkü hep: Kabil Habili öldürür.

açık ilanımdır
karga tulumba bir cenaze törenim olmasın diye
kargamı arıyorum
kendim’i gömecek..

Subhan Allah, Sultan Allah.
Dinleyelim: Dolap niçin inilersin, Muzaffer Ozak (K.S.) dilinden.

 

 

değişim?

bilen bilir,
rahat bırakırım okurumu. zira sualsiz yargısız kapımız herkese açıktır. ve isteyen hiç çekinmeden hazzettiği manayı kapıp bohçasına koysun götürsündür, eyvallah’ımızdır. misafirimize hediyemizdir. ve kimse buraya yorum bırakmadığı için bir muhabbetin dışlanmış tarafı olsun istemeyiz. bırakılan yorumlar gözümüz başımız üstünedir, o ayrı..

fakat sevgili okur,
bütün bunlar bir tarafa, senden bu sefer birşey rica edeceğim.
2006 yılından bu yana süregiden bir „blog serüvenine“ şahit oldun/ oluyorsun.
net ve basit bir sorum var: bu blogta neler değişti sence? misal: sina değişti mi? yazıları? kullandığı dil? yahut aklıma gelmeyen ama senin yakaladığın çok başka bir nokta? hayır ise cevabın: nedir değişmeyen? evet ise cevabın: nedir değişen? ve bu değişim olumlu mu yahut olumsuz mu? hangi yönde?

övgü duymak değil amacım. cidden. maksadım: şu sıralar kendimin dışına çıkabilmem gerekiyor. böyle bir ihtiyaç hissediyorum yani. tutsak olduğum bir manevi alem var, dersek fazla derin olur belki. öyle demeyelim. bir muhasebe sürecinin ortasındayım denebilir sanırım. yahut bir bu bir yaşlılık yazısıdır. – her ne ise bu hissiyatın adı, arzuladığım özçıkışımı ancak bana ayna tutan „başkaları“nın elinden yapabileceğim kanaatindeyim. bana başkaları olmakla yardımcı olursan sevinirim. bir ses verirsen, sorumu yanıtlarsan memnun olurum. zahmet veriyorum, affola.

yardımcı ol(a)maz isen de duamdır: canın sağ olsun, cananın var olsun..

selam ile,

sina
(yahut gerçek adıyla nazlı)

son kalem

sığındığımız kaleler
bir bir üstümüze yıkıldığında
unutma
sen topraktansın!

bir yıkımın şiiri bu
başı virane
sonu harabe
haramisiz mağaranın hüznü bu
açılmayan susamın pası

sığındığımız mağaralar
bir bir üstümüze daraldığında
unutma
sen zaten orada olmadın hiç

….

Natacha Atlas söylesin, Ana Hina desin.

acziyetimiz sanadır.

sevgili okur,

kandilin mübarek olsun. gözleri bu satırlara değen herkesin dünya ve ahirette mutlu olmasını niyaz ettim şimdi. bir de, hepimizin sırat_ı mustaqim üzere olmasını diledim. kimden? tabii ki Allahtan. ne sandın ya? felsefe okuyoruz diye deist olacak halimiz yoktu ya. hayret bişeyy.

şaka şaka.
eşref saatimdeyim, hoşgör.

sıradaki şiir dua niyetine bütün tevbekar günahkarlara gelsin:

Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim

acz

nûrusiyah

bir vardım
bir yoktum
ben doğdum
selimi sâlisin köşkünde

sebepsiz hüzün hocamdı
loş odalar mektebinde
harem ağaları lalaydı
kara sevdâma
uyudum
büyüdüm
ve nûrusiyâha ağladım

nûrusiyâha ağladığım zaman
annem sûzudilâra idi
ve babam bir tambur
annem süstü
babam küstü
ama ben niçin hâlâ nûrusiyâha ağlarım
nûrusiyâaah
nûrusiyâaahhh

Asaf Halet Çelebi

diyalog – 14

– sancılarım var, çok sancım var, dedi kadın.
– geçer, dedi adam.
– geçmiyor, dedi kadın.
– bundan sonra geçer, dedi adam.
– şimdiye kadar geçmedi, dedi kadın.
– geçmesi için ne yapabilirim? diye sordu adam.
– hiç geçmeyecek, dedi kadın.
– üzüldü adam…
– üzgünüm… dedi kadın.

……
Dinleyelim:
Durme Durme.

EngE

bazen dardayım.

bir harabat ehlinin en isimsiz neferi gibi. ismi olmadığı için asla gerçekten çağrılamayan. çağrılamadığı için „hey, sen!“ lere maruz kalan. ve her seferinde dönüp bakmakla bakmamak arasında bocalayan, acıyla umudu her seferinde yeniden tartmak zorunda kalan. ve nihayet sesindeki tedirginlikle „kim? ben mi?“ diye karşılık veren, verilen karşılığın cevap konumunda olup olmadığını bilemeden..

çok hususi meseleler değil bunlar. herkesin başına gelebilecek cinsten. her yüreğe batabilecek türden. bak ve gör, bir ayna var orada. elden düşüp kırılan. bir ayna vardı burada. sureti yakalayan. suret şimdi bölük bölük. ele bulaşan kan gibi oluk oluk. yağmur geçiren derme çatma bir gecekondu gibi. incitti ve incindi. incindi çünkü incitmek istemiyordu. incitti çünkü incitmek istemiyordu. incitti çünkü incinmek istemiyordu. sadece istemiyordu.

benliğin en berrak noktasında belirsiz birşeyler var. tadı malum, adı meçhul. bertaraf edilmesi gereken birşeyler dolmuş gönül kabımda. sahi: hangi kuyunun kabı bu?

bir kaza var, kaderden gül koparan. bir de eşyasız odalarda ko(r)kusuz kalanlar var. ve adım gibi biliyorum: bir güzele nasıl kıyılır’ın kıyısını aşamadığımdan

mahrumum.

gülden ve güneşten.

Jean_Seberg

 

 

 

deliren kadın masalı

sayın okur,

hiç tattın mı bu duyguyu? hani bazen, „yazmazsam ölürüm“e yakın bir his depreşir ya insanın içinde. bir takım güçler her taraftan, kandan ve damardan, kemikten ve ilikten iter insanı bir kelimeler samanına. ve bir kıvılcım, sadece bir kıvılcım kalmıştır ateşin raksına.. işte bundan sebep, küllere kalmadan, sana söyleyeceklerim var. evet, benim söyleyecek sözüm var. bir kendime bir de vechi bana çevrik olanlara. peygamber gibi bütün bedenin ile dönemezsin belki ama bir günün bir vakti yüzünü bana emanet edersen, sana emanet edecek sözüm var..

„neler yapıyorsun?“ cümlesine çok makul cevaplar verebilen insanlar biliyorum. bio’larını yazmaya kalkışsam yorulurum. benim öyle bir bio’m olmadı. çünkü sadece aklımdan geçti bazı şeyler, ve gönül-hanemin önünde başka misafirlerin ayakkabılarını gördüm hep. bazen kendimi, fıkıh kitabında „81’inci kilometreden sonra seferilik başlar“ fetvasını okumuş ve fakat „kilometre“nin tam olarak hangi mesafeyi ölçmeye çalıştığını anlayamamış biri gibi hissediyorum. belki de şu an  81inci kilometrenin son adımını atıyorum, hiç bilmiyorum.

hiç çöle gittin mi sen? ben gitmedim. ama denizi seyrettim uzun uzun. çölün ağlamaklı hali, ne de olsa. küçükken suda boğulacağım diye çok korkardım. ilkokulda gittiğim yüzme derslerinin bitimini Allah biliyor ya nasıl da iple çektim. yüzme öğrenemeden bitirdim dersleri. yine de galip gelen bendim. çünkü boğulmamıştım. zaten sana birşey diyeyim mi, bence benim fıtratım sudan uzak, toprağa yakın. belki biraz fırtına. dağdan gelmeyim, toprağa gitmeyim. bu arada: sen de öleceksin. bir gün. toprağın bol olursa, bu duamı unutma.

„otantik“ kelimesi mana itibariyle güzel de bak şimdi bir cümle içinde kullanınca nasıl da eğreti durdu, değil mi. sahiciliğini kaybetti birden. (sahiden, size sırrımı ifşa edeceğimi mi sandınız?)

bir ömür var yaşanacak. görev taksimi sırasında dalmış gitmişim. belki de eline ilk masal kitabı verilen küçük bir kız gibi yok olmuşum o an; var etmek için. şimdi ise, dinlemediği dersten sınava giren bir öğrenci gibiyim. masallardaki yalanlar nasıl da küstahça güzel. o kadar ki, nankörlüklerine göz yummak istiyorum. masaldan alıntı bir nazar ile..

bir kaburga kemiği var, orası özellikle batıyor fıtratıma. kundaktaki bebeğini susturamadığı için deliren bir kadın gibiyim. sonra delirdiği için kadınsallığını yitirmiş bir kimse. görüyorsun ya, kısır bir döngü gizlidir her kadının ana rahminde..

beni dinlediğiniz için Allaha teşekkür ederim..

kundağı sıcak tutun. döneceğim..

….

The Cranberries: Zombie.

ol say.

bir bebeğim
(ol-saydı şayet)
öperdim onu her gece
güzelce şah damarından

benim nice
yazılmışta gönderilememiş
mektubum var

bana iyi davranın
bende mektuplarınız var

ve bütün alacaklılarım arasından
seçtireceğim kaderimi
benim şah damarımdan da
yakın bir imanım var

 

the-man-is-at-sea-after-demont-breton-1889.jpg!BlogVan Gogh: The man is at sea

 

hasretlik.

şimdi bildim:
bütün bunlar hasretten.

bugün spinoza’dan ve özellikle fransız materyalistlerden sonra anladım ki: batı, vahdet’e olan hasretinden dolayı aydınlanmayı yaşadı. ruhu yükselteyim derken ruh ile beden/ mana ile madde arasındaki vahdeti bozan bir sistemin (ortaçağın/ kilisenin) çöküşü kaçınılmazdı zira.

ve düşünüyorum da..
belki de değer bahşettiğimiz/ kendimize vuslat olarak hedeflediğimiz herşeyi
hasret-li olduğu için arzuluyoruzdur.

şimdi bildim:
dünya biter.
hasret bitmez.

rabbim
başımı okşar mısın..?
….