nihayet bulmak.

Kapalı havalar. Ansızın basan yağmur. Dünden kalmış bulaşıklar. Evdeki koca sessizlik. Dünden kalma bulaşıklarım olmadığı zamanlar ise dünden kalma bir suskunluğum var. İnsanlarla konuşmanın bir çok güzel şeyi bozduğunu farkettiğimden beri, susmanın ne kadar büyük bir özgürlük olduğunu keşfettim.

Çok konuşarak fethettiğimiz bir güzellik söyleyin bana, var mı?

Kelimelerimi, ümit ve duygularımı, dua ve isteklerimi israf ettirme, Allah’ım!

âmin

Dinleyelim:

Teravih ilahileri:

„Bu âlem buldu nûrunla bidâyet yâ Resûlallah“

scherben.

İçimde kalp adlı cam kırıklarını
taşımaktan bir miktar yoruldum.

Yüzüne bakmayı dileyecek
kaç insanım var?

Bir mevsimin en dönüşümlü noktasında
yahut ayın döndüğü yerde
belki nasibimi okuyabilir
belki sessizce haritadan silinebilirim.

Scherben bringen Schmerz.

 

havf ve reca.

bu dünyada
ya hep bir yerlerde fazlalığım
ya da eksiğim gitmek istediğim yerlerde

kuş ayetleri, Hüdhüd ve Süleyman
benim de bir yerim olmalıydı
annemin karnı için çok geç
kabrim için çok erken
bu içindeki olmuşluğum

yerleştiremiyorum kendimi
hiçbir yere
sığmadığımdan değil
çağrılmadığımdan

Sen yerleştir. Ve sev, sevilecek gibiysem.

 

 

 

sarsıcı ses.

– Nasılsın?

– Bebeklerin, kuşların
ve diğer masum varlıkların,
bir kalp kırıldığında o kırılışı
şiddetli ve sarsıcı bir ses olarak işittiğine inanıyorum.

kader çizgileri.

Kaderimin kardeşimin kaderiyle kesiştiği, özdeşleştiği, çarpıştığı ve ayrıştığı noktalar var. Ve sadece kardeşiminkiyle değil. Kesişen ve ayrışan kader çizgileri hakkında çok düşündüm. Ne var ki düşünmek, kader çizgilerimizin bu „davranışlarını“ daha anlaşılır veya kolaycakabuledilebilir kılmıyor.

Bugün kapıya yöneldiğim bir anda, beni çağırmak amacıyla biri kapıyı diğer taraftan açtı. Sert ve ani bir şekilde. Kapının kolu parmak kemiğime çarptı ve parmağım incindi. Sızısı hala var.
„Belki de kader çigilerimiz de böyledir“ dedim sonra kendi kendime, „birbirimizle buluştuğumuz ve buluşturulduğumuz kapılarda daima bir şeylerimiz ve bir yerlerimiz incinir. Parmaklarımız ve kalplerimiz. Bakışlarımız ve hatıralarımız.“

– Nasılsın?
– İncinmiş hatıralarım var, ne yapayım onları?

vesileler sayılıdır.

– Nasılsın?
– İnsanların öğretemediği, kuşların ve çiçeklerin bildiği birşeyler var, hissediyorum.

Bana sofrayı toplamak kaldı. Kurmak Allah’tan. Hep Allah’tan. Sofralar hep O’ndan. Tenceremi boş görünce bugün, yüzünü astı alman adam. „Nasip.. Allah doyursundu karnını“, dedi bir ses, ta içimden. Vesileler güzeldir. Vesile olma ısrarı güzel değil.

Mektup yazacak kıvama geleceğim. Çiçekler sulayacak, kardeşim iyileşince başka hasta çocuklara her gece ayetul-kürsi okuyup yollayacağım. İstanbul Cevizlibağ durağında mendil satan Suriyeli dilenci çocukları hatırladım bugün. Yunusu hastanede ziyaret etmek için indiğim metrobüs durağında, üstgeçidin belli bir yerindeydiler hep. Esmer, ufak ve ürkek. Nelere şahit olmuşlar, hangi acıları tatmışlardı, kim bilir. Küçük yaşlarına rağmen yaşadıkları ne kitaplara ne de kelimelere sığardı. Bir keresinde Yunusa aldığım gofret ve meyvesuyunu onlara verdim. Mahçubiyetle. Daha fazlasını vermem gerektiği bilinciyle. İçimden o çocuklara sarılıp ağlamak, onları öpüp koklamak, ellerinden tutup, karınlarını doyurmak geldiyse de yapamadım. Galiba yüzüm yoktu. Ümit verip hayatlarına derin bir şekilde girmek, sonra ansızın kaybolmak – bunun bir mesuliyeti vardı. İnsanları Allah’a emanet etmek öğretildi bana. Yunus vesilesiyle.
O çocukların da bir Sahibi (c.c.) var.

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – sohbet: Allah’ı aramak

Muzaffer Ozak (k.s.) – meşk: Hayıf Benim Bunca Geçen Ömrüme