derman sendedir..

Vakt-i seherde
Açılır perde
Düştüğüm yerde
Derman sendedir

Düşmüşüm kaldır
Minnetim oldur
Ağlarım güldür
Derman sendedir
(…)

Bolulu Aşık Himmet

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Nevâ Faslı – ilahiler

Advertisements

kevser.

vakit: imsak.

Özlem de bir nimet..

Dinleyelim:

Ey Fâtih-i Hayber Ali – Nefes

Sen derd-i dil dermânısın dil-mürdegânın cânısın
Âşıkların îmânısın hem mülk-i din hâkânısın
Ey sâkî-i Kevser Alî dâmâd-ı Peygamber Alî

nasıl geçti?

Güzel günler çabuk geçiyormuş hakikatten. Umredeki günlerimin bereketli olması için uykumdan çokça kıstım, sosyal medyayı en aza indirgemeye çalıştım vs. vs. fakat: geçti işte. Ve yine Berlin’deyim. Evimi ve ailemi bu derece garipseyeceğimi tahmin etmemiştim. Bir tarafınızla daima Medine ve Mekke’de kalıyormuşsunuz cidden, öyleymiş yani, yaşayınca şahit oluyormuş insan.

Mescid-i Nebevi’de iftar vakti dağıtılan soğuk suyun tadını, Yeşil Kubbe’yi gün doğumunda seyretmenin keyfini, ayrılmaya yakın sevdiğim kedileri, Mekke’de Kaabe’nin etrafında uçuşan kuşları, aynı gökyüzü altında akşamla yatsı namazları arasında uyuduğum o derin uykuyu, tavaf esnasında sağdan soldan duyulan duaları.. hepsini bir şekilde kalbimde bir yerlere kazıdım.

Bir de bütün bu unutulmaz anlar dostlarla olunca, orada bulunmanın lezzeti ikiye katlanıyormuş. „Önce refik, sonra tarik“. Eyvallah.
Tarîk dedim de: „Tariiiik ya haciii tariiiiik!“ – Mescidde en sık duyulan cümle bu olabilir. Bence gayet mantıklı: herkes mânen yol almak niyetiyle orada.

Şimdi şükürle ayrılığın verdiği hüznü aynı anda yaşıyorum. Her sene tekrar gitmem gerekiyormuş gibi hissediyorum.. „zamanla bu hissiyatın değişir“ diyorlar. Değişsin mi ki? Değişmesin bence. Sonra.. havalimanında olmak, kafileden ayrılmak, yaşananların hatıralaşması. Ezansızlık. Dünyalaşmak koydu. Cennetten tadımlık bir şeyler sundular sanki orada ve sonra bitti. Yaşadıklarım bir rüya gibi gelmiyor bana. Gerçeği orada yaşadım ve Berlin’deki rüyama dönmek zorunda kaldım – hissiyatım daha çok bu yönde. Her an, bir balonu iğneyle patlatırcasına, bu rüyadan uyanıp gerçek mekanımda uyanabilirim. Tetikteyim. Sabırla bekliyorum.

Rasulullah (sav)’in doğduğu ve ayak bastığı yerlerden geçmek büyük bir şerefti Allah’ım! Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.

„nasıl geçti?“ sorusuna cevaben..

yaşamak.

Merhaba,

umredeydim, döndüm. (esasen henüz dönemedim)
sizlere de dua ettim.

„nasıl geçti?“
hatıralar içimde demlensin, bahsederim..

 

unutulması gereken şeyler

hayatımın son sekiz yılını, içimdeki hep vermek isteyen kalp ile yine çok verince incinen kalbin çatışması arasında geçirdim. neyi kimlere verdim veriyordum ben? verince ne oluyordu ve vermek hayırlı mıydı? ne kadarı? vermeyip de ne yapacaktım? dahası: vermemeyi başarabilecek miydim? vermekle vermemek arasında bir tercih imkanım var mıydı ki?

kimileri verdiği paranın hesabını yapar ya, benim için ise vermek çok başka şeylerle bağlantılı.. kalp, sevgi, zaman, gözyaşı, emek, zaman, merhamet, ses, kulak, destek.. bunlar verilir. çünkü bunlar kulun tasarrufundadır. para vb şeyler zaten Yaratıcının verip vermemesiyle mümkün olan şeylerdir. yani Allah sana para vermiş, sen de gidip başkasına veriyorsun – bu durumda kimin malını kime vermiş oluyorsun ki? aradaki „sen“ nerede? kendisine sadaka verdiğin fakir esasen sana bir şey vermiyor mu? „hayırlı amel işleme imkanı“ mesela.

insan vermekten yorulmazmış da, verip de almamaktan yorulurmuş..

çok yorgunum. gerçekten.

 

unutulmayan şeyler.

vakit: ayın portakal gibi turuncu olduğu bir imsak, ramazan.

bir keresinde (ben çok küçükken) ailemle kalabalık bir sokakta yürürken önünden geçtiğimiz çikolatacıdan şeker çalmıştım. bir tane. ve herkesin gözü önünde. çünkü çocuktum, kendi param yoktu, ailem muhtemelen almayacaktı ve bir şeker hakkımdı, ikincisi hırsızlıktı belki fakat bir tanecik şeker hakkımdı. rastgele, hiç seçmeden ve fazla düşünmeden o parlak folyoya sarılı şekeri nasıl kaptığımı çok net hatırlıyorum. annemin saçlarımı o gün örüp örmediğini unuttum.

unutmadım: satıcı bayan bu „hırsızlığımı“ görmüş, beni aileme şikayet etmişti. o bir şekerin parası ödendi mi napıldı o arada, özür mü dilendi, o bölümü çok net hatırlamıyorum; fakat babam o elemanla işi bir şekilde tatlıya bağlamış olmalı ki, şekeri iade etmem gerekmedi, avucumda kaldı. şekerin tadını unuttum, ailemin kızmayışını unutmadım. çünkü merhamet – anlık da olsa- unutulmaz.

şükürsüzlük nedir?

Şimdiye kadar idrak ettiğim ve anladığım kadarıyla bu alemde Yaratıcının (c.c.) koyduğu şöyle bir kural var:

Kıymeti bilinmeyen şey/ nimet bir müddet sonra çekilip alınır. Ve kıymet bilene verilir. Mana aleminde bir yerlerde öyle karar verilir. Biz ise beşeri gafletimizle „neden elimden alındı?“ diye ağlayıp zırlarız. E şükretmemişsin, ondan olabilir mi?

Hiç şaşmaz.

Dinleyelim:

Kaside-i Taamiye (Sofra Kasidesi)

Segah Hamdiyye – Allah Bize Lutfetti Şükür Elhamdülillah

 

 

 

sultânım.

– Nasılsın?

– ara ara „bir halin bir haline uymuyor!“ sözleriyle serzenişte bulunan anneme,

„hayır, öyle değil. esasen temelde bir halim var, hep var, neredeyse her yerde var. o da hüzün üzere kurulu.. fakat ne o hüznü kaldırabilecek ne de giderebilecek bir insan’ım olmadığından, o hali sürekli saklamaya, siz insanların yanında neşeli görünmeye çalışıyorum. fakat bazen ansızın bu çabalarım kesintiye uğruyor ve hakiki halim beliriyor, yüzümdeki ifade ihtiyarım dışında değişebiliyor, gözlerime ve kalbime hakim olamıyorum, hüznüm tüm gerçekliği ile dünyaya taşınıyor. ve sen bu olayı bir halden bir başkasına sebepsizce geçiş olarak algılıyorsun, yüzün neden birden düştü diyorsun mesela, karamsar yahut ümitsiz olduğumu zannediyorsun, ben ise susuyorum, seni düzeltmiyorum, çünkü sana dahi anlatamıyorum… çünkü hüznümü emanet edecek bir yürek göremiyor yüreğim. hayır, benim bir tek halim var. insanlardan saklamaya çalıştığım, bazen saklayamadığım.“ diyemedim.

Dinleyelim:

Muzaffer Ozak (k.s.) – Meşk 1984