ev ve çarşı

1.
insan, hesaplamadığı zaman dilimlerinde öngörmediği mekanlarda bulabiliyor kendisini. ve bu ilahi sürprizi farkettiğimiz anda yaşadığımız ruh-şokuna bir isim vermek için atalarımız „evdeki hesap çarşıya uymayınca“ deyimini kullanmışlar. bugüne kadar  bu atasözünün hesap kısmına odaklanırdım: birşeyi planlıyoruz fakat o plan gereksizleşebiliyor, altüst olabiliyor. oysa bu deyimin bir de „ev-çarşı“ boyutu var: öyle ya, neden hesap evde yapılıyor da çarşıda bozuluyor? bunun ontolojik bir açıklaması olması lazım diye düşünüyorum.

2.
içinde bulunduğumuz çağda dünyamızı farklılaştıran unsurlardan biri hiç şüphesiz internet. internetin mahremiyet anlayışımızı değiştirmesinden, hatta kaldırmasından yakınıyoruz. bu sıkıntının altında zannımca, bir zamanlar ev-çarşı arasındaki belirgin ayrışmanın (kapı, bildiğimiz kapı) ortadan kalkması yatıyor. yani: artık online sipariş yaparken evimizin kapısını açmadan da kendimizi bir şekilde çarşıda bulabiliyoruz. evimiz artık ne tam ev, ne de tam çarşı. bu çarşılaşmış evimizin araflık durumu ise içinde bulunduğumuz mekanları zaman geçtikçe ne-idüğü-belirsizliğe sürüklerken, bizi de kendi evimizde tüketicileştiriyor. insanın kendi evinde tüketmesi ve daha da kötüsü çarşıdakiler tarafından tüketilmesi! işte bu çok absürd. kendimizi kendi evimizde de evimizdeymiş gibi hissedemeyeceksek, nerede hissedeceğiz? bundan sonra da „home sweet home“ mu gerçekten?

3.
ev sığınılan mekandır. dünya içinde dünyayı terktir (peygamber efendimizin evi hira mıydı?). bu bağlamda düşünecek olursak: „beytullah“ ve „ehl-i beyt“ dünya içinde dünyalaşmamayı sembolize eder. fakat yanlış anlaşılmasın: çarşıyı kötülemek değil amacım. zira çarşı olmasaydı ev de olmazdı. çarşıdan kastım ise elbette ki domates biber aldığımız çarşı-pazar değil (her ne kadar onu da kapsasa da). çarşıda satmak ve satın almak vardır. intersübjektiftir çarşı: orada ötekini, gizemi, sürprizi, yeniyi görmek vardır. (sürprizden korkanlar, gizemden kaçanlar, yeniyi istemeyenler ve ötekiden iğrenenler evlerini ve kabuklarını terk edemezler.)
4.
evde kendimizle, çarşıda ötekiyle karşılaşırız.
evi çarşılaşan kişi kendisiyle yüzleşemez.
çarşıyı evleştirmeye kalkışan kişi ise ötekiyi kendi sanır.

5.
„aşkın pazarında canlar satılır/ satarım canımı alan bulunmaz..“

(ve aslına bakarsanız bu aklu fikr ile Mevla bulunmaz..)

çulsuz kedim

cemil meriç okumak demek, insanın kendisinden utanması demek. dil ile ilişkisi o kadar imrendirici ki, nasıl desem.. düşünün ki dil yabani bir hayvan ve onu evcilleştirmek istiyoruz. cemil mericin bunun için ne bir kapana ne de başka bir şeye ihtiyacı var. dile öylesine hakim ki, sanki bir bakışla haşmetli aslanı ürkütüyor. saygı ile korkunun kesiştiği noktada aslan teslim oluyor. yelesinden okşayan meriç karşısında aslan adeta süt dökmüş kediye dönüşüyor..

ben ise türkçeye hakim olmaktan o kadar uzağım ki, -aslanı evcilleştirmek şöyle dursun- şehrin çöp bidonlarında yaşayan pespaye kediye dokunmaktan acizim. kuyruğundan tutup sürüklemek vicdanıma aykırı. hem zorla teslimiyet olmaz ki.. bu yüzden kedi ile kovalamaca oynuyoruz.. ben ve çulsuz kedim.. ben ve türkçem..

yenilginin büyüklüğü

..

öfkemi onca sene yenmekten sıkılmış ve yorulmuş olmalıyım ki, artık adeta onun beni yenmesine hazır hale geldim. insanoğlu garip bir varlık: daima galip gelmek, düşmanı gözde küçültüyormuş. küçük düşmanı yenmek ise çocuk oyuncağıdır. galibiyetin tadını kaçırır. gurur duyulacak tarafı yoktur. küçük düşmana karşı yapılan küçük savaş sadece yüktür, sıkıcıdır, illettir. küçük düşmanın varlığı sinirbozucudur, yok edilişi ise sıradandır, başarıyla ilgisi yoktur, takdire şayan bir tarafı da yoktur. öyle ki, bu savaşın bir galibi olmaz. küçüldükçe küçülen düşman, hiçleşmeye doğru gitmektedir. zayıfı yenen kendini ne savaşçı olarak nitelendirebilir ne de galip olarak tanımlayabilir. hatta savaş da yok gibidir. onca yıl sarfedilen emekler boşa çıkmıştır. öyle ya: hiçleşmiş düşmana karşı harcanan emek de hiçleşmiştir..

bunun için: arada bir yenilmek iyidir. savaşa fazla mühimmat ile gitmemek mesela. ille de kazanacağım diye yırtınmamak. zira düşmanın büyüklüğünü anımsamak için kaybetmek gerekir kimi zaman..

ben şu aralar durmadan yeniliyorum. savaşlara silahsız gidiyorum.
çünkü silahlarımı tükettim. seneler boyu savaşıma gereğinden fazla silah taşıdım.

düşman yoksa, kendime dost olamam, değil mi?
gel de bunu benim yerime bana dost olmaya çalışanlara anlat..
oysa hiç kimse benim yerime benimle dost olamaz.
kimse benim yerime benimle bir olamaz.
kimse benim yerime kendimle barışamaz..

zamanı geriye almak mümkün olsaydı ve Allah beni bebekken konuştursaydı, şunları söylerdim:
„lütfen, bana dost olmayın, beni kendime dost edin.“

daha fazla „karşıki dağlara“ ihtiyacım yok benim.
kendim adında bir dağım var, benim dağım.
dağa dağ eklemek yerine, kendimle aramdaki uçuruma köprü olun..

gel de bunu..
..

paylaşılamayanlar

ne kadar kemikleştirsek de, ne kadar kelimeden et giydirsek de, bazı duyguların asla görünür olma şansları yoktur. tatmayana yabancıdırlar, yabancı kalırlar. yabancı olan ve görünür hale gelemeyen şey ise hiç bir şekilde paylaşılamaz. bunu böyle kabul etmek lazım gelir. zor olsa da, bazı duyguları tek başımıza yaşamak lazım gelir..

ve bu gerçek, yani bu paylaşılamazlık, insana fena halde acı verse de, şunu unutmamaya çalışıyorum: her birimizi özel kılan şey, bizi birbirimizden ayırteden unsur bu paylaşamadığımız kemiksiz-etsiz duygularımızdır. dertse dert. ama: beni ben yapan dert. bana ait..

itiraflarım

birşey sordu. cevap verdim/ düşündüğüm şeyi söyledim. kafasında yılların birinkintisinden oluşan şematik bir imaj vardı, sanırım onun dışına çıkan bir düşünce belirtmiş oldum. ya da daha çok: zihnindeki sina imajıyla o an karşısında duran sinayı ilişkilendiremedi (bkz. bu insan o insan mı duygusu). bana yönelik beslediği tanışıklık ile yabancılık hisleri birbirine karıştı. ve şaşkınlıkla şöyle dedi: „hää.. abla, was bist du??“*

güldüm. 20 yıllık özkardeşimin bana bunu sorabiliyor olması, yaratılışımın sürekliliğin en güzel kanıtı değildi de neydi. yani: şaşırtıyorum, o halde var olmaya devam ediyorum.
ona „biliyor musun, bu iltifatın bana yeter“ dedim.

itiraf ediyorum: insanlara, onların tasarımı olmadığımı, beni aslıMda tanımadıklarını göstermekten müthiş hazz alıyorum. zira: ben bile kendimi daha tam keşfedememişken, karşımdakinin/ kendim-dışımdakinin beni tanıdığını iddia etmesi bana acayip abes geliyor. oysa: ne ben ölümümden önce kendimi tamamlarım, ne de bir başkası bu hakkı kendinde görebilir.

insanoğlu fotoğraf çeker. kaydeder. ve objesini dondurur. oysa zaman durmaz. ve bu durmayan zaman içinde Allah yaratır. durmaksızın. dondurmadan. ve yaratır. ve yaratır. ve yaratır..

insan denen varlık klişesiz düşünemez. (fransızcadan gelen klişe/ cliché kelimesinin „resim“ demek olduğunu biliyor muydunuz?). dolayısıyla önyargısız da yapamaz. Allah ise klişesiz olan tek varlıktır.

itiraf ediyorum: insanlara insan olduklarını hatırlatmaktan zevk alıyorum.
itiraf ediyorum: bana insan olduğumuzu hatırlatan insanlara saygım var.

…………………………………..

*abla, sen nesin?

kelimesiz..

Söylemek istediklerim var; içimde tuttukça ruhumu daraltan şeyler.
Fakat doğru kelimeleri bulmakta güçlük çekiyorum..

„Ce qu’on ne peut pas dire et ce qu’on ne peut pas taire, la musique l’exprime.“ demiş Victor Hugo. Çok doğru söylemiş: Müzik, söylenemeyen ve hakkında sessiz kalmanın imkansız olduğu şeyleri ifade eder.

En iyisi mi ben susayım, Natacha Atlas söylesin. Gafsa desin..

bozşehir

„gri“ (fransızca kökenli) diye bilenen renge öztürkçede „boz“ dendiğini daha önce duymuştum. buna rağman daha dün  birşeyler dank etti. ve kendime şunu sordum: acaba bozmak fiili ile boz rengi arasında bir ilişki var mı? öyle ya: gri, bozulmuş beyaz değil midir?  yahut gökyüzünün rengi griye atınca „havalar bozuldu“ demiyor muyuz?

bilmiyorum. atıp tutuyorum. belki de sadece harf benzerliğinin azizliğine uğruyorum. ama eğer cidden böyle bir ilişki varsa, şunu söylemek acayip isabet olacaktır:

Berlinim benim, benim bozuk şehrim..

harcanmak

nefesimi tutunca zaman durmuyor. kıpırdamayınca da..

zamanın usanmadan beni harcadığına şahit oluyorum ve bazen „oh my god, oh my god, that‘ terrible. cut! cut cut cut!“ diyebilmeyi çok istiyorum. dünyanın doğal akışına müdahale etmek gibi bir derdim yok, ama.. ama bugün sokakta tanımadığım bir kadının yüzünde (muhtemelen kendi evinde muhtemelen eşi tarafından) maruz kaldığı şiddetin apaçık  izlerini gördüm. nasıl desem: sol gözünün altındaki morluk  ruhuma bir tokat gibi indi. o morluk, yüzündeki hayal kırıklığı, uzaktaki gözleri, dengesiz adımları.. herşeyi bir kaç saniye içinde algıladım. kadın ise, bambaşka bir yerdeydi, ve beni farkedecek halden çok uzaktı..

oturduğum mahallede, orta-yaşlarda, zayıf ve  sarışın bir kadının kocası tarafından dövüldüğünü bilmek, zamana ve zamanın getireceklerine dair içimde barındırdığım umudumu tüketiyor.

zaman bizi harcıyor. kimimiz kendimize harcanıyoruz. kimimiz ise bir başkasına..

iz

bir gece bir kapı eşiğine oturabilseydik, sana şunları söylerdim:

bazı acılar söner. geçmişte yüreğimizi yakan, canımızı acıtan bir takım şeylerin üzerinden yaşanmışlıklar geçer. bunlar doludizgin yaşanmışlıklar olmasa bile, hayat monoton bir şekilde ilerlese bile, zaman kendi içinde örtücü yaşanmışlıklar yaratmayı çok iyi bilir. hareketlerimiz hayatımızın zaman katmanlarıdır. varolmaya mahkum bütün dünyalıkların kaderidir bu: varsan zaman harcıyorsun demektir. zaman harcıyorsan, hareket ediyorsun demektir. hareket ise insanı acayip değiştirir.

zaman geçer. ve içimizdeki kavurucu ateş söner. bir süre sonra geriye dönüp baktığımızda birşeylerin külünü görürüz. külünü, yani geçmişteki ateşin şimdiye uzanan izini. küçülmüş küçülmüş ve nihayet sönmüştür ateş. çünkü: herşey sınırlıdır bu alemde. herşey zamanla gider. ve bir gün o küller de yok olacaktır. belki rüzgar bahanesiyle, belki başka bir şekilde. unutmak mümkün olmasa da, izler de kaybolacaktır. işte o zaman unutmaya gerek  kalmayacaktır. bundan sonrası korkunç kolaydır: ateşin varlığından şüphe etmek, tarihe kafa tutmak yetecektir.

gece yahut gündüz, fark etmez, „yaşadım mı ben bunu?“ diye şüphe ettiğin an gel. kapı eşiğinde buluşalım. ve ben sana şöyle karşılık vereyim: „neyi?“

sonra bir güzel susalım.