sans rien dire

ZAZ söylesin, Ton Rêve desin.

Advertisements

Wc ve sosyal sınıf

1.

Nerede olursanız olun, o mekanın en „insani“  ve en „demokratik“ köşesi tuvalettir! Çünkü: Orada herkes eşittir.

Tamam tamam, meselenin başına dönüyorum. Şöyle ki: Geçen gün Fakülteden bir hocayla görüşmek için kapısında uzuuuun bir süre  beklemem gerekti. Holdeki tuvaletin kapısı hocamın kapısına yakındı ve ben (elimdeki kitaba rağmen ister istemez) modern çağın sosyal kast sistemini yerle bir eden o duruma şahit oldum: En basit öğrencisinden tutun da profesörüne kadar herkes ama herkes o kapıdan girip çıktı. Lisans öğrencileri, sekreter abla, çiçeği burnunda doçent, master öğrenciler, felsefe profesörüm vs. vs.  (Peki orada ne mi yaptılar? Kelimenin tam anlamıyla: Hiyerarşinin içine ettiler! ) Buram buram hiyerarşi kokan bir ensititü olan üniversitede o kapı istisnasız herkese adeta „Şşş, hooop, bu dünyada haddini bil, tamam mı. Kendini ne halt zannedersen zannet, eninde sonunda bana uğramak zorundasın, ona göre!“ diyor ve bunu yaparken acayip sırıtıyordu. Girip çıkan herkes kapının bu manidar uyarısını duydu mu bilmem ama, eşitliğin sağlanmasına şahit olmak benim için çok zevkliydi.

2.

İnsani ihtiyaçlara şöyle bir göz attığımızda:
5 yıldızlı oteller bize kimi insanların uykusunun diğerlerinkinden daha kıymetli olduğunu lanse etti. Tarih onları tüyden döşeklerde yatırdı. En pahalı restoranlar, bir kısım insanların daha güzel yemeklere layık olduğunu telkin etti. Kusmukları belki başkalarının kusmuğundan kıymetli olamadı ama olsun; mideleri daha değerli olmayı başarmıştı ya. Tokuşturulan şampanyalar, pahalı şaraplar ise bize bir takım insanların susuzluğunun başkalarınınkine nazaran daha üstün olduğunu söylemeye çalıştı. Biz de bu masala inandık ve köy çeşmelerinden akan suları küçümsedik. Ta ki o sular bize günün birinde pet şişe içinde satılana dek..

Tarihe baktığımızda, aynı şekilde bir çeşit „tuvaleti klaslaştırma“ çabalarının da var olduğunu görürüz. Irkçı Amerika vakti zamanında bunu yaptı. Hala günümüzde de bazı özel tuvaletlere sadece anahtarla girilebilmektedir (bkz. üniversiteler, devlet daireleri, okullar vs.). Fakat bana sorarsanız tuvaletler asla yiyecek-içecekte yahut barınmada olduğu kadar sosyal statü aracı olarak kullanılamayacaktır. Yiyeceklerini paylaşmak istemedikleri için, yanıbaşlarındaki 1000.000.000 fakirin açlıktan ölmesine razı olan 1000 zengini düşünebiliyorum. Fakat yanıbaşlarındaki 1000.000.000 fakirin tuvalet ihtiyacını gidermeyen 1000 zengini düşünemiyorum. Neden mi? Çünkü kimse b.ktan bir dünyada yaşamak istemez.

3.

Davaro filmini bildiniz mi?

Ve şu sahneyi hatırladınız mı? Ağaya beleş.

inanç kapitalizmi

Allah’ın çalışma stilini beğenmeyenler bize „dünya inanç pazarında“  türlü türlü alternatifler satmaya kalkışıyorlar. aşkın sevgililer gününde tüketildiği bir çağda, inancın da bir tüketim aracına dönüştürülmesini garipsememek gerek, öyle değil mi?

„Bakın ben denedim, inanın çok etkili bir formül!“ Bu cümle TV ekranlarında bir elinde mikrofonu diğer elinde  istenmeyen-tüylere-karşı-kremini tutan bir pazarlamacının ağzından çıkabileceği gibi, tanrı algımızın nasıl olması gerektiği hususunda bize tüyolar veren çok-bilmiş fakat hiç-bilge-miş insanların dilinden de nutuk olarak dökülebiliyor.

Acayip birşey: İkisi de aynı pazarda. İstenmeyen tüylere karşı krem versus istenmeyen din kurallarına karşı İnanç şekli. Hangisi daha çok satarsa. Kapitalist sistem gayet net işliyor aslında: Önce ihtiyaç yaratma telkinleri (Senin bu kreme ihtiyacın var! Senin yeni bir inanç biçimine ihtiyacın vaaar!), ardından Enaniyet pohpohlamaları (Sen özelsin, herkes gibi kıllı kalamazsın! Sen özelsin, herkes gibi bağnaz olamazsın!) ve nihayet Mutlak Yönlendirme (Hangi tüylerin istenmeyen olduğunu ben sana söyliycem! Hangi kuralların istenmeyen olduğunu ben biliyorum!). İnsan, eksikliğini hissettiği yahut bir eksikliği kapatacağını düşündüğü şeyi satın alır. Bu bağlamda alış-veriş bir çeşit maddi ve manevi delikleri doldurma çabasıdır. Kapitalist sistemin çarkı durmaksızın döner: önce kalbini delik deşik eder, sonra da o delikleri doldurman için sana malzeme satar. İnanç sektöründeki gelişmeler de aynen bu şekildedir: Önce adamı imanından ederler sonra o iman boşluğuna işlerine gelen dünya görüşünü salarlar. Önce vicdanımızı öldürürler, sonra işlerine gelen anda onu diriltmemiz gerektiğine ikna etmeye çalışırlar.

Ve biliyor musunuz, kalplerinde delik olmayanları/ dünya denen dağının ucundan gözlerini kırpmadan kendilerini Allahın kollarına atabilenleri ise öyle çalışma stili falan pek enterese etmez. Teslimolmuşlar diye adlandıracağımız bu güruh İnanç kapitalistçileri tarafından hiç sevilmezler. Zira onların imanı pazarda satılabilecek ve satın alınabilecek cinsten değildir; oraya uğramazlar. Bundan dolayı olsa gerek, pazardaki dışı şık içi boş alternatiflere potansiyel müşteri olma gafletine de asla düşmezler. Düşmezler çünkü: İnsan aynı anda iki defa düşebilemez.
Öyle ya: Allahın sonsuz kollarına sonsuzca düşerken hangi vakit gaflete düşmek mümkün olsun ki?!

Şu Teslimolmuşların bir sırrı var ki çözebilene aşk olsun! Teslim oldukları Allah bu sırrı o kadar güzel saklamış ki, kamuya ifşası katiyyen mümkün değil. Ve: Allahtan ki öyle! Bi düşünsenize aksi takdirde inanç kapitalistçilerin TV ekranlarından „Teslimiyetçi mi olmak istiyorsunuz? İşte formül! Size özel teslimiyet sadece bizde!“ diye bas bas bağırmaları pek uzak ihtimal olmazdı herhalde. Bir de memnun kalmazsanız on gün içinde geri iade imkanı sunarlardı ki, bu da evlere şenlik absürtlük olurdu!

Öğrendiklerimiz:
1. Kalbini deldirtme. Delinmişse dahi, rastgele doldurtma. Ne ile doldurduğuna dikkat et. Bilinçli ve seçici ol.
2. Teslimiyet satanlara inanma. Hepsi kandırıkçı.
3. Parayla satın alınamayan şeyler kutsaldır. Kutsal şeyler parayla satın alınamaz, asla paha biçilemez.
4. İnsan kalbi ve içindekiler paha biçilmezlerdendir. Kutsaldır.
5. İstenmeyen tüylere karşı krem satın almak mümkündür, fakat bu krem ile aşk satın almak mümkün değildir.

sokak birleştirir.

siyah

otobüs durağında beklerken aramızdan kaç kişinin depresyon geçirdiğini,
otobüsün içinde otururken aramızdan kaç kişinin hapis yattığını,
otobüsten inip caddedeki insan seline katılırken de aramızdan kaç kişinin ümitsiz olduğunu ve bir gün ümitsizlikten intihar edeceğini merak ettim.

şimdiye dek 26 yıllık ömrümde otobüs durağında, markette, sokakta vs. kaç katilin yüzüne bakmıştım acaba? kaç hayat kadınının, kaç pedofilin, kaç üçkağıtçının? hangisiyle kaç defa çarpışmış ve „pardon!“ demiştim?

beyaz

otobüs durağında beklerken aramızdan kaç kişinin depresyon atlatacak kadar sabırlı olduğunu ,
otobüs içinde otururken aramızdan kaç kişinin hapiste yatan birine tövbe olduğunu,
otobüsten inip insan seline katılırken de aramızdan kaç kişinin hayata müthiş bir yaşama sevinciyle tutunduğunu ve bir gün mutmain bir kalp ile öleceğini merak ettim.

şimdiye dek 26 yıllık ömrümde otobüs durağında, markette, sokakta vs.  kaç Allah dostunun yüzüne bakmıştım acaba? kaç dervişin, kaç  tövbekârın, kaç aşığın? hangisiyle kaç defa çarpışmış ve „pardon!“ demiştim?

gri

siyah insan yoktur.
beyaz insan da yoktur.
hepimiz sevabımızla günahımızla biraz griyiz.
kendimize has tonumuzla.

sokağı seviyorum.
orada bütün griler karşılaşabilir.

ve hangi tondaki grinin hangi tondaki griyi nasıl etkileyeceği ne de güzel meçhuldür.

 

yaramaz dua

Allahım, beni niçin kendimle bu kadar yoruyorsun?
Çok mu yaramazlık yaptım, sana olan dualarımda?

…..

Du darfst nicht warten, bis Gott zu dir geht
und sagt: Ich bin.
Ein Gott, der seine Stärke eingesteht,
hat keinen Sinn.
Da musst du wissen, dass dich Gott durchweht
seit Anbeginn,
und wenn dein Herz dir glüht und nichts verrät,
dann schafft er drin.

R.M. Rilke
Aus: Die frühen Gedichte (Gebet der Mädchen zur Maria)

acziyet

her geçen gün biraz daha durmak insanı büsbütün hareketsizleştirir mi?
(içinde insan kelimesi geçmeyen cümleler kurmaktan ne kadar da acizim..)

„kendimi dünyaya ait hissetmiyorum“ dedi.
„ben de..“ dedim.
(içinde ben kelimesi geçmeyen cümleler kurmaktan ne kadar da acizim..)

ibrâhîm güneşi evime sokan kim

sevgili blog,

ibrahim paşalı’nın „Öğle Uykusu“ adlı eserini daha evvel (sene 2008 olsa gerek) okumuştum. Çok beğenmiştim. Şu an 2012’deyiz ve ben Öğle Uykusunu tekrar okuyorum. İki sebepten dolayı:
1. „İlk okuyuşumda kitabı neden beğenmiştim?“ sorusunun cevabını aramak için.
2. 2008’da kitabı okuyan sina ile 2012 yılında okuyan sina aynı olmadığı için, eserin de farklılaşacağını düşündüğümden. yani eserin, ilkinde gözümden kaçan güzel yönlerini bu sefer görebilmek için.

Mesela: 2008’da önemsememişim. 2012’de çok ilginç buldum: Saat reklamlarında saatler hep onu on geçeyi gösterirmiş. (Google üzerinden tarama yaptım, ve tabiyyki de İbrahim abi haklı çıktı.)

Ayrıca TV Net’de „Makam Arabası“ diye bir proğram ile karşımıza çıkmış, çok iyi etmiş.