diyalog – 31

– ayrılalım, dedi kadın.
– mantıksız, dedi adam, birbirimizi seviyoruz?
– evet, seviyoruz, fakat seni tanımıyorum. ve seni tanıyabilmek istiyorum, dedi kadın.
– benden ayrılınca mı beni tanıyacaksın? dedi adam.
– hayır, ben zaten senden ayrılamam ki.. ama sen benden ayrılacaksın ve ben senin nasıl ayrıldığına bakacağım, beni o zaman kazanacaksın, dedi kadın.
– ya kaybedersem? dedi adam.
– sustu kadın.

Dinleyelim: Souad Massi – Khalouni (Let me)

sahipsiz yalan

Gece lambasının ışığında kitap okumaya çalıştı. Ayracın olduğu sayfayı açtı fakat gözüne ilişen kelimeler kitapla zihni arasındaki boşlukta anlamsızca uçuşunca kitabı komidinin üstüne bıraktı. Bu raddeye nasıl gelmişti? Tam olarak nasıl gelişmişti olaylar? Yaşadıklarının rekonstrüksyonunu yapabilmek için hemen şimdi sağındaki ve solundaki meleklerin defterlerini çalmak gerekiyordu. „Bu iş için ise bir suç ortağı lazım. Yok, şeytan değil, başka biri, daha masum ve affı muhtemel biri.“

„Uyandın mı?“ Eşi usulca odaya girmiş ve hasta kocasına bitki çayı getirmişti. Kimseyle konuşacak mecali yoktu, uyuyor numarası yaptı, gözlerini kapadı, kıpırdamamaya özen gösterdi. Karısının bekleyişini ve o bekleyiş anındaki gerginliği hissetmemek için bir eşya olmak gerekirdi. Biraz bekledi. Sonra „Peki.. çayını buraya koyuyorum, sonra içersin“ dedi ve gitti.

Aferindi ona. Bir zamanlar aşkıyla hayat bulduğu kadını da şimdi başından def etmişti. Yalnızlığına sarılsındı artık. Birden içini tekrar sokağa çıkma ve kaçma hissi kapladı. Bir ses onu buna itiyordu. Hatırladı: Dün de böyle hissetmiş ve bu sese kulak verip yalınayak çıkmıştı. Kimseye haber vermeden gece yarılarına kadar koşmuş ve dolanmıştı, taa ki sabaha doğru üşüyüp eve dönünceye kadar. Ailesi onu sevinç, endişe ve öfke ile karışık karşılamıştı. „Bizi hiç düşünmüyor musun?“ diye çıkışmıştı annesi, gelinini göstererek „şu kızın haline bak! Perişan oldu!“

„Özür dilerim..“ diyebilmişti ancak. Bir de „beni rahat bırakın..“

Şimdi odasında bırakılmış haldeydi ve buna rağmen hiçte rahat değildi.
Uzandığı yerden biraz doğruldu, çayını fazla soğutmadan içmek istiyordu. Bardağı ağzına götürürken çay poşetine bağlı olan ipin ucunda bir aforizma olduğunu gördü. Eline alıp okudu: „Sensiz alem güzel değil“ yazıyordu. Tebessüm etti. Hoşuna gitmişti bu fikir. Sonra üzüldü. „Bu söz başkasına da denk gelebilirdi, bana özel değil. Dolayısıyla yalan.“ Öfkelendi, yarasına basılmıştı. İçinde biriken bir nefret bir merkezde toplandı ve eline kaydı: Bardağı şiddetli bir şekilde yere fırlattı. Halının olmadığı sert bir zemine denk gelmişti bardak ve cam parçaları bütün odaya dağıldı, içindeki çay etrafa sıçradı. Bir iki damlası yüzüne gelmişti. Sesin şiddetini duyan eşi tedirgin gözlerle odaya koştu. „Noldu?“ dedi, odayı incelerken.

„Şeyy.. bardak elimden düştü. Bana bir kahve yapar mısın?“

yitik öz

Öz ve Biçim

Bay Keuner bir resmi izliyordu, resimdeki şeylere çok başına buyruk bir biçim verilmiş olduğunu gördü. Dedi ki: “Kimi sanatçılar dünyayı gözlemlerken birçok filozofun yaptığını yapıyorlar. Biçim için çaba gösterirken özü yitiriyorlar. Bir seferinde bir bahçıvanın yanında çalıştıydım. Elime bir bahçe makası tutuşturup, bir defne ağacını budamamı istedi. Ağaç bir saksı içindeydi ve bir kutlama günü için kiraya verilmişti. Bunun için küre biçiminde olması gerekiyordu. Hemen sağdan soldan fışkırmış filizleri budamaya başladım. Ne kadar çok çaba tüketmiştim küre biçimini yakalamak için, ama epey, epey zaman bunu başaramadım. Birinde bir tarafından, diğerinde öbür tarafından çok kesmiş oluyordum. Sonuçta bir küre olduydu, ama küre küçücüktü. Bahçıvan düş kırıklığı içinde: “İyi, bu küre, ama defne nerde?” dediydi.

-B. Brecht

üçüncüler

Büyük balık küçük balığı yermiş.
Güçlü insan zayıf insanı ezermiş.
Hobbes ile Darwin bizden
az fit ve çok fit olmak üzere
birer kurt yaparmış.

Bense bütün bu alçak teoremleri
şehrin en getto mahallesindeki
en yüksek binanın en yüksek noktasından
atmak istiyorum. Parçalanmaları için.

Ve o düşüş anındaki gücü seyretmek
kaydetmek ve göstermek istiyorum
benden sonraki nesillere.
Üçüncü bir seçeneğin varlığına
inanmaları için.

Küçük balık, korkma. İnan.
Oltanın ve zıpkının iktidarı da
elden kayıp
suya düştükleri zamana kadardır.

diyalog – 30

– bana bir şey göster, dedi kadın.
– neyi? dedi adam.
– bilmiyorum. güzel bir şey işte, ne olduğu çok önemli değil. ama lütfen, rica ediyorum, benden bilgi almak yahut faidelenmek için gösteriyor olma! çünkü bu gösterme biçimi çok talepkar ve sıkıcı. kullanıcı ve tüketici.. bana, bir şeyi paylaşmak istediğin için, güzel bulduğun bir şeye bir şahit daha aradığın için bir şey göster, anlıyor musun? lütfen beklentisizce göster göstereceğini, diğer türlüsü çok yorucu ve ben artık çok yoruldum.. dedi kadın.
– üzgünüm, bunu yapamayacağım, dedi adam.
– neden? diye şaşırdı kadın.
– ya gösterdiğimde yüzünü çevirirsen? dedi adam.

Placebo: Twenty Years

otuz

Söz vermişti. Otuzuna bastığı gün mazisini sırtlanıp sessiz bir yere gidecek ve orada geçmişinden kalan her şeyini imha edecekti. „Bir tek diploma ve çocukluk resimlerim, onlara dokunamam.“ demişti. O kadar da istisnası olsundu. Otuzuna bastığı gün güneşin ışınları ile uyandı. Tavana baktı önce bir süre. Geçen yılların muhasebesini yapacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Bugün hareket vaktiydi. Silmek istiyordu. Yok edemeyeceği şeyleri. Yeniden yaşaması ve düzeltmesi mümkün olmayan. Unutmak adına değil. Dünyada karşılığı olmayan şeylere dönüştürmek adına. Aynaya baktı. Senelerin ağırlığı belini biraz bükmüştü. Çocukluk yıllarının hafifliğinden ne kadar da uzaktı. Saçları karışmıştı, saç lastiği kaymıştı. Saçlarını topladı, gidip el yüzünü yıkadı. Bu sefer defalarca. Her zamankinden daha zinde olabilmek için. Bir şey yemeden hazırlanıp çıktı evden. Evdekiler hala uyuyordu. Sokakta köpeğini her sabah çıkaran bir iki komşu ile karşılaştı. Köpek deyip geçmemeliydi. Herkesin bir sabit noktası vardı. Önce „keşke ormana gidecek cesaretim olsa“ dedi, sonra haberlerden ve filmlerden bildiği ormanda başına bin bir türlü bela gelen genç kızların akibetini hatırladı. Oturduğu mahallenin yakınında büyük, yemyeşil ve genişçe bir park vardı, fazla kimsenin uğramadığı. İlk önce ormana alternatif olarak orayı düşündü, sonra „yoo, hayır, bir park bu misyon için çok basit ve yapay“ dedi, kendi teklifini yine kendi reddetti. Otobüs durağına gitti. Makyajsız ve solgundu yüzü. Duraktaki makyajlı kadını görünce bunun farkına vardı. „insan işte.. başkasında görür kendini, ne garip“ dedi, yaklaşmakta olan otobüse doğru adımlarını atarken. Pencere tarafına oturdu, dışarıyı seyre daldı: ne kadar da çabuk geçmişti yılları, oysa garip, bundan on yıl evvelki doğum gününü daha dün gibi hatırlıyordu. Arkadaşları ona sürpriz hazırlamış ona en güzel dileklerinde bulunmuşlardı. On sene aradan sonra bu arkadaşlarının önemli bir kısmı ile hala görüşüyordu fakat aradaki vakit hepsine nasıl da ayrı bir şekil vermişti. „Ömür planlanmaya gelmiyor işte, kabul edelim.“ dedi içinden. Otobüsten inip, kalabalık bir meydandan geçtikten sonra metroya indi. Üç durak sürdü yolu, sokağın sonuna doğru yürüdü. Büyük bir kapıdan geçti, girişinde işlenmemiş mezar taşları vardı. Besmele çekti. Ve önüne serilen geniş ve topraktan bir yolda ilerledi. Şimdi sağında ve solunda mezarlar vardı, ateistlerin, katoliklerin, protestanların. „Belki araya bir müslüman da kayıvermiştir, kim bilir?“ diye düşündü, bir fatiha okudu. Etrafta kimsecikler yoktu. Sadece ölümün sessizliği ve ölümden korkmayan kuşların cıvıltısı vardı. Bazı mezar taşlarını okudu, bakımsız mezarların kimsesizliği içini burktu, „dünya işte bu kadar, işte bu kadar dünya!“ diye fısıldadı, ölülerin onu duymasına ihtimal vermiyor değildi. Gözüne büyük bir ağaç kestirdi. Yaklaştı, etrafını kolaçan ettikten sonra elindeki ağır poşetten günlüklerini, defterlerini, bir avuç da mektup çıkardı. hepsini ağacın gölgesinde yere bıraktıktan sonra içindeki ve ellerindeki var gücüyle yırtmaya başladı. Günlüklerden başlamıştı. İlkokul çağından beri tuttuğu ve gözü gibi baktığı, sırdaşı olarak kabul ettiği belki on tane günlüğü vardı, şimdi hepsi yok olmaya mahkumdu. Bu işlemi epey sürdü, kapakları plastikten ve kartondan olanları tamamen yırtamadı, onları tahriş halleri ile plastik poşete attı. havada tarihler ve mürekkeple yazılmış satırlar uçuştu, almanca ve türkçe yazdığı. Bazen „sevgili günlük“ diye başlardı o sayfalar, bazen ise o satırlar belli bir şahsa mektup görevi görüyordu ve o kişiye hitaben kaleme alınmıştı. Yırtarken mazisindan kalma bazı isimler gözüne çarpınca, yıllar evvel şiddetle hissettiği fakat sonra ruhunun bodrum katına hapsettiği duyguları tekrar canlandı. Göğsü daraldı, ağlamaya başladı, şimdi elleri titriyordu. „Lanet olsun!“ dedi, yutkundu. Boğazı düğümlendi. Son günlüğünü de paramparça etmişti artık. Bir takım çizimlerin yer aldığı iki defteri de yırttıktan sonra, yorulduğunu fark etti. Sırtını ağaca dayayıp bir süre öyle oturdu. Kuşların sesini dinledi, çimene karışan kağıt parçalarını seyretti, üzerlerinde gezen bir kaç karıncayı takip etti gözleri. Artık ağlamıyordu. Sonra oturduğu yerden doğruldu ve el çabukluğu ile sona bıraktığı mektupları da yırttı. kağıdın yırtılış anında çıkardığı sesten neredeyse zevk almaya başladı. Elinde olsa, hepsini oracıkta yakacaktı, fakat bu hem ölülere hem de toprağa saygısızlık olacaktı. hem yanında çakmağı da yoktu. Bir de gavur memleketiydi ne de olsa, kesin şuralarda gizli bir kamera falan vardı, başına dert almak istemiyordu. „Böyle olması gerekiyordu ve oldu.“ dedi, son olarak yerdeki poşeti koluna geçirirken. Bir hafiflik hissedip hissetmediğine baktı, hissetmiyordu. Onun yerine yönü olmayan bir boşluk kaplamıştı içini. Poşeti içindeki günlüklerden kalma artıklarla metroya binmeden önce bir çöpe attı. Basamakları hızlıca indi. Ve gözden koyboldu. Artık otuz olmuştu.

Placebo: Song to say Goodbye