türk kürtüm ben. ya siz?

sahi, yeni yıla girilirken kutlanan şey tam olarak nedir?
beyaz bir sayfanın açılması mı?
yoksa eski defterlerin kapanması mı?

sahi, yeni yıla girince türkiye kürt-türk çatışmasında bembeyaz bir sayfa açabilecek mi?
2011 yılında akan kanlar -ırkın ne önemi var, kan bu, hepimizinki kırmızı- 2012de unutulacak mı?
hiç sanmıyorum.

ırkçılık dizboyu.
bir türk olarak almanyada yaşamaktan korkmak üzereyim derken,
bu gidişle bir kürt olarak türkiyede yaşamaktan korkabilirmişim gibime geliyor.

gelmese keşke.
gibimize.
hiçbirimizin..

dilsiz köprü

insanları köprüleştirmek..

köprü olmak demek, araç olmaktan öteye gidememek demektir,
amacına ulaşmak isteyenlerin ayakları altına serilmek demektir.
kullanılmak ve iş bittikten sonra unutulmak demektir.

köprü fedakar bile olmaz. çünkü köprünün „kendi“si yoktur. asla olmamıştır.
köprü daima başkaları için var olmuştur. ve başkaları için var olmaya devam edecektir.

artık protesto ediyorum!
artık köprü olmak istemiyorum.
ne insanlar arasında, ne fikirler arasında, ne kültürler arasında ne de dinler arasında, ne de vs. vs.

beni köprü yapmak isteyenlere bundan sonra, köprünün bir ucunda dolanan aslan gibi çok fena kükrüyorum. çünkü ben de bazen çok fena kükrerim. dilsiz köprüye benzemem.
böyle biline.

bilinçsiz abeslik

dünyamızda herşey o kadar karmaşık ki..

mesela „masumane bir şekilde“ bir paket çikolata yerken emperyalist güçlere sövmek abes bir işe dönüşebiliyor. bağlantısız gibi duran bu iki iş, birbiriyle acayip bir şekilde ilişkili olabiliyor. öyle ya: çikolatanın üretiminde kullanılan kakaoun, dünyanın öbür ucunda işverenleri tarafından sömürülen çocuk işcilerin elinden geçmediği ne malum? bizim asla kabul etmeyeceğimiz koşullar altında çalışan bu çocuk işçilerin, üretimine „katkı sağladıkları“ çikolatadan asla tatmadıklarını ve tatmayacaklarını hayal etmek de çok zor değil, değil mi?

yediklerimiz ne-idüğünü-belirsiz-leşiyor.
almanların manidar bir sözü vardır: du bist, was du isst. (sen ne yiyorsan osun.)
ne olduğumuzu öğrenmek zaten yeterince güçken, süpermarketlere attığımız her adım kimliğimizi daha da bulanıklaştırıyor. aldıklarımız bedenimize enerji mi oluyor, yoksa amel defterimize günah mı? nimet mi yiyoruz, yoksa kul hakkı mı?

ve: sizce ne yapmalı?

kırıl kırıl seslenmek

sanırım..
mevcut dünya standartlarına göre gereğinden fazla kırılganım…
(dokunursanız ağlarım.)

bu iyi değil. zira mevcut dünya sistemi, gereğinden fazla kırılgan insanları yutup yok etmeye ayarlı. ve bizler -istesek de istemesek de- bu sistemin birer parçası halinde sürdürüyoruz dünya üzerindeki mevduyetimizi. demek ki: kırılma, kendini kırdırtma! yoksa yok olursun.

(dokunmayın. ağlatmayın.)

öte yandan: mevcut dünya sistemi daima, kırılgan insanların gereğinden fazla kırılmasıyla bir kırılma noktası yaşamıştır. tarihe baktığımızda, devrimleri ve değişiklikleri bu kırılmalara borçlu olduğumuzu görürüz. demek ki: kırılan kişi yok olmaz. dünyadan kırılarak göç eden insanın dahi varlığı bir sese dönüşür. bir çeşit manevi mahzende birikir bütün bu kırılmaların yankısı. ve kırılmanın şiddetine göredir yankının büyüklüğü. mahzeni doldurmak ve taşırmak bazen zaman alır. yankıların bir olup gür bir sedaya dönüşmesi yani. öyle ki, bazen ömrümüzden daha fazla zaman alır; dünya gözüyle göremeyiz, kırılmamızın katkı sağladığı devrimleri..

kabul: dünya standartlarına göre gereğinden fazla kırılgan olabilirim.
bu belki ne iyi, ne de kötü. fakat kırılmalarımın yankısı gereğinden fazla sessiz.
bir nevi orantı adaletsizliği yaşatıyorum kendime.
işte bu iyi değil.

(sıkıysa dokunun. gerekirse ağlarım. seslice.)

phantasie

yatağımda sol tarafım üzerine uzanmış, sağ elimdeki kitabın 32. sayfasını okuyordum.
bir çıtırtı duydum. arkamı döndüm.
nihayet gelmişti!

– heyy, nerde kaldın?!
– kusura bakma, çok mu bekledin beni?
– sorma! sensiz hayatın tadı olmuyormuş. bir daha olmasın sakın.
– peki..

biraz sustuk. bakışmak istedik. ama yüzünün şekli yoktu. henüz.

– ne okuyordun?
– dublörün dilemması.
– heee, o yüzden çağırabildin beni!
– evet, bildin. kaç gündür felsefe ödevimle meşguldüm (hala bitmedi ya..), mantık ve akıl derken, seni ihmal ettiğimi anladım. eksikliğini öyle hissettim ki..
– özledin mi beni?
– çoook!
– o halde iyi davran bana. tekrar saklanabilirim.
– şantaj mı bu?
– değil. tavsiye. unutma: bensiz robotlaşıyorsun.
– haklısın..
– ee? napcaz şimdi?
– bilmem. sohbet edelim işte. senle sohbetlerimiz orjinal olur, severim.
– sabaha kadar mı?
– yok. sabaha kadar olmaz. mantık alemini tastamam terk edemem: dünyaya dönmem gerekecek. e ondan önce de uyumam ve enerji toplamam.. insanım ya..
– anladım. ben de sanmıştım ki..
– ya, bak istersen şöyle yapalım: bana bir hikaye anlat. sonra ben uykuya dalar dalmaz, rüyamda buluşalım. olmaz mı?
– olmaz.
– neden?
– rüyanda buluşamayız çünkü sen kendi rüyanın parçasısın. bense rüyanın rejisörlerindenim. hikaye dışıyım ben, anlıyor musun?
– doğru..

yine sustu. bu sefer ben yüzüne bakamadım. ve mırıldandım:
– kardeşlerim olmasaydı senle daha önce tanışırdık, değil mi..?
– nasıl yani?
– yani kardeşlerim olmasaydı, oyun oynamak için seni daha önce çağırırdım büyük ihtimal. öyle diyorlar: kardeşi olmayan çocuklar fiktif arkadaşlarıyla oynarmış.
– olabilir. ama açıkçası seni kestiremiyorum: belki kardeşlerin olmasaydı da beni yine çağırmazdın. kim bilir, belki şu an her nedense felsefe okumuyor olurdun ve sıkıcı ödevlerinden sıyrılmak için o kitabı bu gece eline almazdın. belki de hiç karşılaşmayabilirdik. bilemiyoruz..
– hayal gücün çok kuvvetli biliyor musun?
– biliyorum. varım yoğum bu.
– hayal ediyorum, öyleyse varsın. belki de daha çok: varsın, öyleyse hayal ediyorum. descartes ne derdi acaba?
– sina?
– efendim?
– bak giderim!
– özür dilerim..

ayna olabilsek ya.

– maşallah, pamuk prenses gibi kızın var.
– bunu kendisine söyleyeceğim, çok sevinecek!
– söyle de, yalnız yedi cüceyi nereden getireceksin, onu bilmiyorum!
– hepimiz hikayede rol alsak?
– oluuur. ama ben kötükalpli üvey annenin aynası olmak istiyorum.
– yaşlı kadınlara kötü haberler getirmekten zevk alıyorsun herhalde?
– hayır. kötü insanların yüzüne doğruları söylemekten zevk alıyorum.

ııyyyhh, kararsızlık!

sevgili blog,

sence kardeşimin „bana sorarsan sen yanlış bölümde okuyorsun! felsefedense sanatı sana daha çok yakıştırıyorum. o alanda çalışmalısın“ fikrini ne kadar ciddiye alıp içselleştirmeliyim?

mesela: istihareye yatsam mı?
mesela: hem filozof hem sanatçı olamaz mıyım?
mesela: felsefik altyapıya sahip bir sanatçı mı olayım, yoksa sanatsever bir filozof mu?

korkaklar dinlemez.

değişebilmek için hiç şüphesiz bir çeşit açık-lık/ açık olma hali gerekli. ille de şiddetli bir istek olması gerekmiyor. ama açık olmak, kapalı olmamak, bu şart. ne gibi? zilimiz çaldığında, evimizin kapısını „bismillah!“ ile açmak ve karşımızdaki tanrı misafirine „buyrun?“ diye sorabilmek gibi. dinleyebilmek gibi.. değişime açık olmak, evi terk etmeyi icab etmez. değişime açık olmak demek, kapının varlığına eyvallah diyebilmek demektir, zilden korkmamak demektir.

değişime açık olmayan insanın hali ise şuna benzer: kendini „evinde“ -dört duvar arasında- koruduğunu zanneder. evin kapısını lanetlemiştir ve evini bir çeşit hapishaneye çevirmiştir. ama kaçınılmaz bir gerçek vardır: evin kapısı vardır ve var olmaya devam edecektir. bu sebeple, açık olmayan insanın içinde bulunduğu hali tarif etmek için „korku“ kavramı isabetlidir. zira: ya zil çalarsa? değişime açık olmayan insan daima biraz paranoyaktır.

ayrıca: kabuğunu (vakti gelince) terk etmeye razı gelen insanları seviyorum. çünkü onlar, kabuk ile öz arasındaki net çizginin bilincindedirler. işte onlar kalkıp kapıyı açarlar, dinlemesini bilirler, çünkü özlerine güvenirler. kabuklarına değil.