katlanmak üzerine

Pazar, 24.11.2013

Saat: 02:33, Berlin.

Sevgili okur,
özledin mi beni?
niye özleyesin ki? Tanımadığın birini.
Özlemenin şartı ne? Kant’ın diliyle soralım: Bedingung der Möglichkeit des Vermissens.
Tanımadan özleyebilir mi ki insan?
Tanımak.. Başlı başına sıkıntılı bir kavram. Kim kimi gerçekten tanıyor ki?

Sevgili okur, senin gerçekten tanıdığın biri var mi? Mesela tanıyormusun sevdiğini? Tanıyormusun en yakınını? Tanıyormusun kendini?
Kendimizi tanımadığımız halde katlanabiliyoruz ya kendimize. Nedense bunu başkalarında uygulayamıyoruz. Varlıksal bir mesele, biliyorum : Sıkıysa katlanma kendine.
O değil de.
Türkçede neden „katlanmak“ diyoruz ki? Kumaş mıyız biz? Ütüye ihtiyaç duymayan kurumuş beyaz çamaşır? Dündü sanırım. Birşeylere katlanmaya zorlandım. Katlanmam gerektiği hissi verilmek istendi bana yani. Ve bu beni rahatsız etti. İçim daraldı. Kalkıp kapıyı çarpmak ve dönmemek geldi içimden. Gitmek gitmek ve gitmek. Hayal ettim bütün bunları. Saniyeler içinde yaşadım kafamdaki bu sahneleri. Sonra.. kelimenin kendisine odaklandım. Ve beyaz bir kağıda benzettim her insanı. O gözle baktım etrafıma: Karşımda duran annem ne de çok katlanmıştı. Hayatın zorluklarına. Öyle ki kat kat olmuştu. Sonsuza dek katlanmış bir mektup gibiydi. Aç aç bitmiyordu. Satırları kendi içinde kayıptı. İçeride bir yerde saklanmış bir sır vardi. Belki bir mesaj. Belki gözyaşına bulanmış bir mürekkep. Biliyordum. Birşeyler yazıyordu. Fakat muammaydi yazılmışlıklar. Okuyamadım annemi. Daha fazla üstelemedim, bıraktım. Ve Harf Devrimine maruz kalmış bir mağdur gibi hissettim kendimi. Kat-zede-lik. Bu duyguya bu ismi verelim mi?
Sonra kendime döndüm. Boş bir sayfaydım ben daha cok. Ama böyle bembeyaz ve dokunulmamış olanından değil. Satır namına birşeyler vardı bu sayfada ama yine de boştum. Çünkü yazılmış bütün kelimelerin üstü çizilmişti. Kim tarafından? Bilmiyordum. Tek bildiğim: Okunaksızdım. Kendime dahi. Çıkaryol aradım. Sonra: „Ama dil, her zaman kelime yoluyla olacak diye bir kaide yok ya. Madem ki katlanmak alınyazım, madem ki başka bir seçeneğim yok, insan olarak, bir dünyalık olarak, madem ki bunu yaşamak gerekiyor, o halde bir üstadi’ın elinde titizlikle katlanmış bir origami kuşu olayım.” dedim kendi kendime. Anlamsızca düşüncelerdi bunlar. Hayatıma olumlu bir katdeğer katmayacak fikirler. Saçmaladım belki de. Ama: iyi geldi.
Ve o an az evvel kapıyı çarpmış olan ruhum bu düşüncelerimi duymuş olmalı ki, yeminini bozdu. Ve döndü. Sessizce gelip yanıma oturdu.
Birlikte sabretmeye çalıştık..

Advertisements

fav wor(l)ds

türkçede sevdiğim kelimelerden biri: hezeyan.
„hezeyan“ derken yani kelimeyi telaffuz ederken dahi yaklaşmakta olan hezeyanın ayak seslerini duyabiliyoruz. denebilir ki, fonetik bir öngöndermeye şahit oluyoruz. bu, kralı anons eden elçinin sözünü işitmeye eşdeğer.

elçi dedim de: „ferman“ vardı bir de dimi. bak o da güzel bir kelime.
kralın mutlak varlığı/emrinin geçerliliği ve aynı zamanda (paradoks bir şekilde) aynı kralın gözden ıraklığı ile mevcudiyetini koruyan ferman ne de ilginç bir olgudur.

cet obscur objet de la concentration

Intensivierung meiner Kräfte – solange diese Forderung auf eine begrenzte und angemessene Zeitspanne übertragen werden soll und man mir das Recht auf „Ruhezeit“ zuspricht, ist das etwas Tolles. Jede Sternstunde der Geschichte, ob nun Weltgeschichte oder individuelle Story eines Menschen, entstand durch genau diesen Prozess: Intensivierung von Kräften. Konzentration von Energie. Fokussierung einer Gesamtheit: Alles läuft zur selben Zeit auf den selben Punkt zu, zum Zentrum. (Vergleiche: Pilgerfahrt im Islam)

Das klingt alles verheißungsvoll und wunderbar – wäre da nicht die unrealistische Forderung, die von diversen Seiten nach uns ruft und uns anschreit und uns sogar beschimpft, man möge doch jederzeit und immerorts ein unerschöpfbares Energiepaket sein. In der Forderung, perfekt und immer da zu sein, liegt die unterschwellige Entmündigung des Menschen als solches. Es ist ein metaphysischer Raub des Menschen aus seiner eigenen Mitte. Eine ontologische Entortung.

Sagen wir so: Wenn man alles können soll, dann deswegen, weil man nie etwas Besonderes gekonnt hat. Jedoch gilt: Der Mensch ist etwas Besonderes und ein Jeder kann etwas Besonderes. Die größte Lüge der Moderne ist also: Allroundtalents. All-round-talents (Man ließe sich diesen Begriff auf der Zunge und in den Synapsen und im Geiste zergehen lassen).