isim ve yüz

Kimlik denen olgu bütününün icinde ismin ve yüzün cok ayricalikli bir yeri var. itibar kaybini (almancada Rufmord=itibar katli) tanimlarken “ismin kötüye cikmasi” gibi bir deyim kullaniyor olmamiz, utanc duygusu icin “yüz kaybi” (gesichtsverlust) gibi bir kavramin var olusu bunun ile ilgili olmali. utanma nedir bilmeden haddini asan kisiye “yüzsüz!” diye küfretmemiz de bu baglamda manidar.

falanca ünlü filanca markanin yüzü oldugunda paraya karsilik neyi sattigini basindan beri tam kestirebiliyor mudur bilemiyorum. ayni sekilde tarihe bir seyin icadi ile gecen ve bu sebepten dolayi ismi bu icada verilen kisilerin ruh hallerini de merak etmiyor degilim. acikcasi kalasnikov ailesinin bir mensubu olmak istemezdim.

yaptigimiz islerin yüzümüz ve ismimizle ölümümüzden sonra da süregitmesi acayip birsey. ismin ve yüzün ifsasi bir cesit kamusallik yaratiyor kiside. kisi, paylasilabilir bir seye dönüsüyor, objelesiyor, sahipsizlesiyor. elbette ki sosyal bir yapi icerisinde yasayan bir varlik icin bu kacinilmaz. fakat acaba -atiyorum- “mevlana restoran”i kastederek “mevlanada yeme, servisi kötü!” gibi bir cümle sarfetmek hz. Mevlanayi incitirmiydi? her ne kadar da burada sahsin kendisiyle bir nevi ilgisiz olan bir sey hakkinda konusuyor olsak da, sonuc itibariyle ismin kullanisandan kaynaklanan bir baglanti bir atif kurmus oluyoruz.

gelenegimizdeki Laedriler cok akilli insanlarmis. ayni sekilde islam tarihinde resmin ve yüz resmetmenin caiz olup olmadiginin tartisilmasi, meseleye bu pencereden bakildiginda, anlam kazaniyor.

isim ve yüz kullanimindaki ahlaki boyut tam olarak nedir?

bir insan yüzünü bir reklam ajansina satabilir mi?

ismin markalasmasi altindaki felsefik sorun nedir?

dinimizde güzel isme önem verilmesi ayrica peygamber efendimiz tarif edilirken “ay gibi yüzü” vardi denmesi muhakkak ki mahiyet ve mana tasimaktadir.

ismimize ve yüzümüze mukayet olmamiz gerektigi düsüncesindeyim..

Advertisements

pencere tarafı baygınlığı

baygınlığı kimseler tarafından fark edilmeyen bir tren yolcusu gibiyim. bir gün „kendim“ denen o yere geldiğimde, onu yanlış bir vagonda bulabilirim. hep böyle olur zaten: insan kendine geldiğinde, kendini nerede bıraktığını bilmediğini bilir. ve ardından hiç zaman kaybetmeden paniğe kapılır. arayışın korkusuyla.  çünkü kaybolmuştur. o çok değerli kendisi. kendi kendini arayan insanın dilemmasıdır bu. arayan özne de odur, kaybedilen nesne de. „nerdeyim ben?“ sorusu daima „ben oradaydım! orası şimdi nerede?“ sorusunu içinde gizler.

bilincim kapalı olsa da, hissettiklerim var. pencere tarafında oturuyor olmalıyım. yüzümü ısıtan güneş ışınları bana kendimi buldurmasa da, orada bir yerde bir güneşin var olduğunu hatırlatıyor.  hayatın devam ettiğini, yolculuğun bitmediğini. karşıma bir meddah-meşrepli insanın oturup bana hikayeler anlatmasını bekliyorum. hayır, saf değilim. hiç bir hikaye bana kendimi buldurmayacak.  ama belki bir tek hikaye onca yanlış yola ufak bir karşılık bir teselli olur; yoluma anlam, büyüme sürecime kolaylık katar..

……………………………

Emre Aydın söylesin, Unut gittiğin bir yerde desin.

hedef ve görev

hayatta neyi tam olarak hedeflediğini bilmeyen bir insanım belki de. belki de hepimiz öyleyizdir. ama belki de insanın kaldırabileceği, çıplak gerçekliğine dayanabileceği tam hedefler yoktur bu alemde..

nerde olmak istediğim şu an nerede olduğumu açıklar mı? bu yüzden mi hedef belirlemekten kaçınıyorum? şu an nerede olduğumu öğrenmekten mi korkuyorum? yahut tersi midir: şu an nerede olduğum nereye varacağımı bir hakikat olarak içinde besler mi?

her insan gibi ben de, bana gelen en büyük zararları hep kendi içimde taşıdım. bana dokunan en büyük faydaları da.. benden çıkıp bana dönüyorlar sanki: fayda, zarar, acı, mutluluk, hayat ve ölüm..

damarlarımı 24 saat diri tutan sevgili biolojik kalbim!
bir gün senin içimde durman ile öleceğim ben de. senle var olabilen dünyevi diriliğim yine senden ötürü bitecek. bir gün sen de hayata karşı duruşunu değiştireceksin, sen de kendi anti-gayen ile görevini tamamlamış olacaksın.

……………………

Belkıs Özener söylesin, İçin için yanıyor desin.

dünya tarlası

herkes ektiğini biçer.
insanlık tarihinin bu en yalın kuralına biraz daha yakından göz attığımızda ilginç tesbitlerde bulunabiliriz:

1.
örneğin, ekilen şeyler cins cinstir. her tohumun bir filizlenme süresi vardır. belli bir ortama, belli bir toprağa ihtiyaç duyar. insan hayatı da böyledir: ameller cins cinstir. bazen bir harekette bulunuruz fakat istediğimiz sonucu almayız. akıllıysak toprağı bu hasatsızlıktan sorumlu tutmayız. zira belki de biz yanlış toprağa doğru zamanda, yahut doğru zamanda yanlış toprağa ekmeye çalışmışızdır o tohumu? belki de o tohum sandığımız tohum değildir? belki de yeterince derine atılmamıştır da, rüzgar alıp götürmüştür. ve fakat belki de, biz herşeyi doğru yapmışızdır da, doğru zamanda doğru toprağa doğru tohumu doğru derinliğe ekmişizdir de, gökten rahmet inmemiştir, yağmur yağmamıştır. bu durumda ise bize düşen eyvallah demektir. (tevekkül dediğimiz şey işte bu noktada başlar. belki de ektiğimiz şey bizim zararımızadır? her meyveyi her bünye kabul etmez. hayır ve şerrin hakikati  gariptir.)

tüm bu şartlar (yağmur, güneş, toprak, tohum, mevsim) ekileni biçilebilir yahut biçilemez kıldığı için, ve hepsi bilgimiz dahilinde olamayacağı için, birşeylerin ne kadar biçilebilir yahut biçilemez olduğunu ancak tahmin edebiliriz. rabbimiz bize sağladığı kolaylık ise niyetimizin öneminde gizli. ameller niyetlere göre ise, görünürde biçilemez olan şeylerin de biçilebilir bir tarafı var demektir. ayrıca kimin yukarıdaki şartlardan hangilerini ne kadar yerine getirdiğini bilemediğimiz için, kimin ne kadar biçicilerden olacağını da bilemeyiz. onun adına konuşmak, „sen bu kadar biçeceksin vay haline!“  yahut „sen bu kadar biçeceksin, ah ne güzel!“ demek, cahil cesaretinden başka birşey değildir.

kimin hangi toprağa hangi tohumu attığını bilebilir miyiz?
tohumlar birbirine benzeyebilir, toprağın cinslerini ayırt etmekte zorlanabiliriz.
o halde görünürde aynı toprağa aynı tohumu atan iki kişi çok farklı şeyler biçebilir.
çünkü ektikleri farklıydı..

2.
insan denen varlığı gayet iyi tanımlayan bu iki eylem, ekmek ve biçmek, esasen tüm alemin kökünde gizli olan bir prensip gibi: ekmek sebep ise, biçmek sonuçtur. insan ise, sebep-sonuç ilişkisi dahilinde hareket eden varlığın ta kendisidir. dünya ise sebep-sonuç ilişkisine tabii bir alemdir. insanın tarih algısı, mantık yapısı, gelecek kaygısı, kısacası insana dair herşey bu iki kelimenin ilişkisiyle açıklanabilir. ve nasıl ki sonuçlar yeni ve başka sebepler doğuruyorsa, hasat mevsiminde de yeni tohumlar elde edilir. ve bu sefer o tohumlar ekilir..

3.

teori bu ya: iki tarla düşünün. her ikisinde de bütün şartlar eşit olsun. dolayısıyla hasat da apaynı olsun. bereketleri yine de birbirinden farklı olabilir. sahipleri farklı olduğu için o tarlalar yine farklıdır. zira bereket dediğimiz şey sahibin göztokluğu ve ferasetiyle de alakalıdır.

4.

tohum diyip geçme tanı/ düşün içinde yatan binlerce imkanı

kapak

bazen
güç rezervlerimin son damlasını tükettiğimde
sabır taşım çatladığında
acziyetim
karşıma geçip kahkahalar atarak bana gülüyor
acziyetim bazen çok çirkin oluyor

bak
diyor
sabırlı olduğunu zannediyordun
ama sen de diğer insanlar gibi
sinirleniyorsun

haklı

ve belki de bu yüzden ben bazen
sınırları zorluyorum
içimde kopan fırtınanın kimseyi icitmemesi için
susmaya çalışıyorum

paylaştıkça azalır acılar deniliyordu
yalan söylediler bana
paylaştıkça sıçrıyor acılar
ve çevreyi de yakıyor

içi yağla dolu birer tencereyiz hepimiz
altımızda ateş
bazen kapağı kullanırız
bazense herşey kapaksız

ve ev hanımları bilir
yağ lekelerini kimse sevmez

bazen acılar telafisiz lekeler bırakır hayata

bazen
düşüyorum
ve katettiğim onca yolun başına
dönüyorum

hayat biraz vertigo
başım dönüyor
dizlerim tutmuyor
sonra içimden bilge bir ses:
korkma
hepimiz bir gün düşeceğiz

dayanmak herşey.