Die Geschichte von Herrn Soundso

All seine kalkulierten Pläne erwiesen sich als kalkartige Fehlschlüsse. Er dachte die Welt in einem einzigen holistischen Gewebe erschlossen zu haben. Dem war aber nicht so. Es gab nämlich Seiten am Ganzen, die hinzukamen. Und dann noch einmal. Und schon wieder. So geriet seine Rechnung immer außer Kontrolle und musste aufs Neue ergründet werden. Damit es irgendwie aufging. Und so verbrachte er seine Tage damit, diesen unaufhörlich einen aktuellen Sinn zu verleihen. Wenn er eine Wissenschaft begründet hätte, so hätte er sie zweifelsohne Sinnologie genannt. Und viele unwissende angehende Studenten hätten sich in diesem Fach eingeschrieben, weil sie das zweite N für einen Tippfehler gehalten hätten. Aber auch dem war nicht so. Nichts von alledem existierte in seiner haptischen externen Welt, die irgendwie auch ohne ihn zurechtkam. Zumindest schien es ihm zeitweilens so. Wäre er nicht ein unbeholfener Sinn-Holist gewesen, so hätte er vielleicht darin keinen Störfaktor gesehen. Als Ganzheitsfanatiker aber blieben ihm nur zwei Wege zu gehen: Entweder sich als Teil dieses Sinnzusammenhanges zu verstehen, oder sich als Außenstehender und somit Überflüssiger zu deklarieren. Er hatte eine grässliche Stimme. Niemals hätte er etwas deklarieren wollen. So entschied er sich für den ersten Weg und konnte in sich gekehrt schweigen. Ob er eines Tages heiser erwachen und beim Erproben seiner modifizierten Stimme versehentlich sich als „Außenstehender“ und „Überflüssiger“ benennen würde, stand in den Sternen. Und genau diese erforschte er sehr gerne. Vielleicht weil sie unerreichbar waren. Nein. Sehr wahrscheinlich deswegen. Träumen war selbsterzeugende Tätigkeit: Durch das Träumen entstand das weitere Träumen. Das faszinierte ihn sehr. Und am meisten faszinierte ihn, dass ihm niemand erklären konnte, wie er mit dem Träumen angefangen hatte.

Gesetze

„Es tut in jedem Falle gut, sich sehr oft zu erinnern, daß es über allem Seienden Gesetze gibt, die niemals zu wirken versäumen, die vielmehr herbeistürzen, um an jedem Stein und an jeder Feder, die wir Fallen lassen, sich zu bewähren und zu versuchen.“

Rilke

kalmamak

gecenin soluğu ile hayat bulmayı
ümit eden kaç insan var acaba
bu alemde?
masalsı bir alemin asılsız
köklerini kim kazıdı?
toprak gibi mütevazi
olmak başka günlere
kaldı.

………

„Denn sieh ich bin ein Fremder und ein Armer. Und ich werde vorübergehen; aber in Deinen Händen soll alles sein was einmal hätte meine Heimat werden können, wenn ich stärker gewesen wäre.“

Rilke

çok acıdı. ve geçti.

1.
hayatın rutin gidişatına takılıp gittiğimiz bir anda bir ölüm haberi yahut benzer cinsten acı bir haberve hoooop yaşamın dışına sürükleniyoruz: herşey fanidir. biz de.// sonra yeni doğan bir bebeğin mevlidine davet, iş-okul hayatıyla ilgili yapılması gerekenler derken hoooop yaşamın orta yerine atılıyoruz tekrardan: ölenle ölünmüyordur. henüz yaşıyoruzdur. acı da geçiciymiş meğer.

ve herşeyi kapsayan Allahtır baki olan.

2.

öldüğümde arkamdan şöyle anılmak isterim: kitap hediye etmeyi severdi.

3.

izlenebilir: Paris (film, 2008)- Cédric Klapisch

o köprü

Sonra geçiyor zaman ve bir de bakmışız, bir hafta olmuş.
Bugün kafam fena karışık. Yorgunluk çalkalıyor hücreleri.
Güzel bir hatunun bugün dediği gibi:
„Dolmasarayın bahçesi“. Heh, işte ondan!
Sürçi lisanın ötesinde sürçi alem sanki. Acayip birşey.
Zaman ne ki Allaaaaşkına..
Bugün var yarın yok.

Ben küçükken her sabah köprüden geçerdim. Okula giderken. Eskiden. Dünya naifti o zamanlar. Kurtarılmaya değerdi.
Ve her geçişimde içimden bir ses „Hadi, çıkar çantandaki kitapları ve defterleri ve at hepsini birer birer kanalizasyon suyunun derinliklerine!“ Yalan olmasın, içimdeki ses bu kadar uzun cümleler kurmazdı. „Hadi!“ derdi sadece ve ben ne demek istediğini pekala anlardım, her ne kadar senelerce anlamazlıktan geldimse de.
Kitaplarım ve defterlerim hep kupkuru kaldı. Bana gelecek vaad ediyorlardı çünkü. Naiftim.

Bahar geliyor. Yavaştan. O köprünün olduğu mekana gitmeliyim bence.
Eski bir defterimi, mazinin sesine şimdi kulak verdiğimi göstermek amacıyla, atmalıyım o bulanık ve kirli suya.
Bence ben şahit olmalıyım. Hiç bir sesin sonsuza dek bastırılamadığına.

Emin değilim şimdi: Kafam karışık mı cidden? Gayet anlamlı cümleler kurdum sanki.
Yahut kendini akıllı zanneden bir deli misali mi davranıyorum?
Hayırlara çıksın. Kafam yani.
Köprülerden geçsin.

sevgi ve hayal

bence sevmek,
kendi kurduğumuz hayale sevdiğimizi dahil etmek değil,
aksine
sevdiğimiz kişinin kurduğu hayale dahil olmayı orada yer bulmayı arzulamaktır.

nerden mi geldim buraya? sürekli hayaller kuruluyor. hepimiz ve birileri tarafından. ve herkes kendi hayalini gerçekleştirmenin peşinde. kimse başkasının yani sevdiği kişinin hayaline şahit olmayı öncelik olarak görmüyor. bu sadece kadın-erkek ilişkilerinde böyle değil. sevginin her çeşidine yayılabilecek bir gerçek. herkes almanın, zenginleşmenin peşinde. duygusal bağlamda da. herkes birşeyler yaşamak istiyor. kendi mutluluğunu özlüyor. mutluluğa vesile olmak şahit olmak, bunlar amaç olarak pek gerilere itilmiş şeyler. kimsenin vermeye gönlü yok. çünkü gönülden verenlerin sayısı azaldı.

egoizm üzerine kurulu bir sevginin hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz, ki sevgi denebilir mi, ondan da şüpheliyim..

ne çok sevgisizlik var dünyada, değil mi.