balonlar içinde insancıklar

birşeyin -eğer o şey soyut birşey ise- çürüdüğünü nasıl anlarız?
tadına bakarak. kaçındığımız şeyi birebir uygulayarak yani.. ne saçma.

insanların içinde, fakat onların dışında bir hayatım var. dışlanmışlığımı, gözlemleyici fonksiyonumu deşmek uğruna gülümsüyorum bazen: pencereden bakan yaşlı alman teyzelere, annelerinin yanında oturan ufak çocuklara, ve kendilerine kapıyı tuttuğum isimsiz insanlara.

ama.. gülümsemekle ne kendi durumumu terk edebiliyorum, ne de bir başkasının alemine buyur ediliyorum. tersi de olmuyor: bir başkasını kendi alemimde ağırladığım da yok. herkes daha önce olduğu noktada. oraya mıhlanmış gibi. bedenimin beni dünyadan ve insanlardan bu derece ayırdığını yeni yeni anlıyorum. çok yabancıyım. bunun bedeli ağır. yalnızlık.

başım fena ağrıyor.
evde ağrıkesici olacaktı..

Advertisements

Çağır Mevlam beni.

Kendimi nasıl ve ne üzerinden algıladığımı düşündüm. Ve bunun, karşımdaki insanla/ içinde bulunduğum toplumla iligili olduğunu farkettim. („Erkek olduğumu aşık olduktan sonra idrak ettim“ diyen bir arkadaşı hatırladım şimdi.) Alman, türk, kürt ve almancı kimliğim peşimi bırakmayanlardan oldular. Dinim, ten rengim, içinden geldiğim „sosyal sınıf“, almanlara göre telaffuzu çok müşkil ismim, konuştuğum diller vs. vs… Bütün bu multiple identities arasında kendimi aradım durdum. Sonu yok gibi. Sahi: beni kim orada kaybetti ki?

Ne kadar çaykolik olsam da: İçtiğim çayların haddi hesabı vardır elbet. Olmalı. Zira: Allah dışında herşey sınırlı.

Şu an, kendimi algılamayı terk ettiğim bir dönemden geçiyorum galiba. Ve insanların beni kimliğimin bir parçasına yoğunlaşarak algılamaları beni yoruyor sanırım. Sadece almancı, sırf felsefeci, sırf başörtülü, sırf gecekuşu, sadece kadın olarak algılanmak: bünyemde bir barometre var ve bu tür tek taraflı etiketlenmelere canım fena sıkılıyor ve içimdeki o barometre coşuyor. Oysa: Taktığımdan değil. Nasıl desem: üzüntü yahut kızgınlık vb. duygular hissetmiyorum. Ama yoruluyorum. Çünkü kendimi açıklamam, bir statement vermem bekleniyor. Evet, içimdeki bir parça „yüzünden“ benden (ben = bir bütün) bir açıklanma bekleniyor. Çağırılıyorum bir nevi. Çağrılmayı hiç sevmiyorum. Çağırmasın beni, beni tanımayanlar. Çünkü esasında çağırmıyorlar. Çünkü beni tanımıyorlar. Ama çağırdıklarını zannediyorlar ve çağırmaya devam ediyorlar. Ve tam da bu yüzden: ben ses vermeyince bana kızmakta haklı olduklarını zannediyorlar. Oysa… Üff. Salla.

Bu tür durumlarda içimden söylenmekle yetiniyorum: La oooğlum, yok mu sizin başka işiniz? Başörtümle uğraşacağınıza gidip pinpon oynayın. Valla daha faydalı. Hem havalar da güzel.

Tanrı dışında kimse „ben“i algılayacak kapasiteye sahip olmadığına göre: Bırakalım parçalara takılmayı, olmaz mı?

Bütün bunlar Müşriklikten.

Allahın kurduğu mükemmel bir düzen var fakat kemal sıfatından yoksun biz insanlar tanrıcılık oynadığımızda bu düzeni nasıl da altüst ediyoruz. Norveçte yaşananlar tam da bu cinsten: Mutlak Hakikati kendi bünyesinde barındırdığını zanneden, kendi inancını/ dünya görüşünü putlaştıran bir esfele-safilin can alıyor. kıyabiliyor. defalarca. soğukkanlılıkla. bunu „birşey uğruna“ yapması, o birşeyin (her ne olursa olsun, canı cehenneme olsun) kutsallığına inanması dehşet verici.

bir kez daha neye taptığımıza dikkat etmemiz gerekiyor gibime geldi.. emin olmak değil, inancımızı sürekli sorgulamak ve şüpheyle yaklaşmak – radikal ve totaliter bir dünya görüşüne kapılmamak, bir gün „kutsal birşey uğruna“ can yakmamak için bu önemli..

Şirkin neden en büyük günahlardan olduğunu şimdi anlıyorum.

Rabbim korusun.
Haddimizi bildirsin.

erschöpft

tuttuğunu koparan insanlar beni korkutuyor.
selamlaştığımızda „elimi verirsem acaba geri alırmıyım?“ endişesi..

tanrıyla bizim aramızdaki en büyük fark şu olmalı: biz yoruluyoruz.
diyebilirim ki, hiçliğimi ve yaratılmışlığımı (ruhen yahut bedenen) en yorgun anlarımda idrak etmişimdir. ya siz?

hiçliğimin en bariz göstergesi, „bi bırakın beni beaa bi bırakın!“ dediğim demler, yorgunluğumun tavan yapmasıyla dibe vurduğum günler, varlığımı yüklenmekten aciz kaldığım zaman dilimleridir. o vakit ilham perileri bana musallat olur da, hiçliğimin manifestosunu yazacak bilince kavuşurum. lakin ne yazık ki bunu yapabilecek güce sahip değilimdir ve yapamam. (bkz. dilemmanın daniskası)

tanrı ise, kendi sonsuz varlığını ve ayrıca bizim kaprisli sonlu varlığımızı hiç yorulmadan, asla bıkmadan, bir kerecik usanmadan, inanılmaz sabrı ve akıl almaz kudreti ile taşır. dahası: bunu yapmak istediği için yapar, severek yapar. çünkü tanrı, varolmanın bahtiyarlığını yaratan, bilen*, yaşayandır. ve bu bahtiyarlığı yaşatır da. o kadar cömerttir. peki kime? severek var olana.

————
*bacon’ın „knowledge is power“ sözünü bu açıdan değerlendirelim. bir de „power is knowledge“ ne kadar doğru bunun hakkında da düşünelim, olmaz mı? oldu bile.

(neyse. yoruldum.)

güven ola.

1.

güvenebilmek kadar büyük bir nimet olmasa gerek.

inanç daima umuttur. umut ise güvenebilen insanın işidir.

güvenin tek taraflı olmadığı aşikar, lakin bir şekilde bir başlangıç noktası olması gerekiyor. ve sanırım kimimiz o noktaya talip olurken, diğer kısmımız o noktayı başkasında arıyor. ama belki de bu nokta imgesi kökten yanlıştır da, aslolan çizgidir.

pek spekülatif bir insan oldum. çok fena.

2.

rivayet odur ki, sürealizmin meşhur yönetmenlerinden Luis Bunuel, çektiği filmin (Bir endülüs köpeği) galasına gittiğinde, cebinde taşlarla gitmiş. olur da protesto-hırgür çıkar da kendimi müdafa etmek zorunda kalırım deyu.

şimdi bu adam korkak mı cesur mu? kime ve neye güvenerek gitti? eserine güvenip insanlardan mı korktu, nedir?

beklesene hayat

Yaşamsal uyarı: Bu bir „bitsin artık bu okul“ yazısıdır. Can sıkıcıdır.

şu aralar fena halde bazı şeylerden şüphe duymaya başladım. bazı şeyleri neden, niçin ve ne uğruna yaptığımı merak ediyorum mesela. kütüphane, okul ve ev arasında gidip gelmenin sonucu olsa gerek – derslerimin ve ödevlerimin üzerinde gezinen bir soru bulutu var: eeee? sonra? hadi diyelim falanca felsefecinin dil felsefesine dair düşüncelerini araştırdım, okudum, çalıştım ve yazdım. ya sonra? ne değişecek?

ilmin değerini düşürmeye kalkışmak gibi bir niyetim yok. dahası: hiç bir niyetim yok. çünkü işin içinde niyet diye birşey yok. fakat canımı sıkan o duygu var: ben hayatı ve kendimi anlamada bana belki de hiç fayda sağlamayacak şeyler ile uğraşırken, hayatı yaşayamıyor olmak, kendimden gitgide uzaklaşmak. hayatı çatır çatır yaşamak varken, günahı ile sevabıyla, onun yerine hayattan uzak „mekan“larda gezinmek ve günün birinde hayata döndüğümde zamanın beni dışlamış bir şekilde aktığına şahit olmak. hayat ile aramdaki çukurun uçurumlaşması. ortak geçmişimizin sekteye uğraması.

evet, sanırım asıl korkum bu: hayata akıcılığını veren zamanın, beni gerçek hayattan, ve belki de kendi hayatımdan dışlaması.

( <– felsefe okumanın zararları?)

raus-kommen 2

DER AUFBRUCH

Ich befahl mein Pferd aus dem Stall zu holen. Der Diener verstand mich nicht. Ich ging selbst in den Stall, sattelte mein Pferd und bestieg es. In der Ferne hörte ich eine Trompete blasen, ich fragte ihn, was das bedeutete. Er wusste nichts und hatte nichts gehört. Beim Tore hielt er mich auf und fragte: »Wohin reitet der Herr?« »Ich weiß es nicht«, sagte ich, »nur weg von hier, nur weg von hier. Immerfort weg von hier, nur so kann ich mein Ziel erreichen.« »Du kennst also dein Ziel«, fragte er. »Ja«, antwortete ich, »ich sagte es doch: ›Weg-von-hier‹ – das ist mein Ziel.« »Du hast keinen Eßvorrat mit«, sagte er. »Ich brauche keinen«, sagte ich, »die Reise ist so lang, daß ich verhungern muß, wenn ich auf dem Weg nichts bekomme. Kein Eßvorrat kann mich retten. Es ist ja zum Glück eine wahrhaft ungeheure Reise.«

Franz Kafka

yok

ümitsizliğimi ağlayarak tüketmeye çalıştım. sonu gelmedi..
birşeyleri ve birilerini suçlamak elbette ki daha kolay. içimdeki en büyük değeri, inancımı ve umudumu, kemiren aşağılık ve acımasız bir yaratık var. değeri düşük bir kemik parçasını bir köpeğin önüne atar gibi, kim attı umudumu bu yaratığın önüne?! ümitsizliğimin en doruk noktasındayken, gözü kapalı ve kendimden geçmiş bir anımda, ben atmış olmalıyım.. peki ya beni o noktaya getiren neydi? diyorum ya: suçlamak çok kolay.

yalnızlığın, beni yokluğa iten anları oluyor. o anlar beni çok korkutuyor. ve daha kötüsü: o anların sırf bana uğradığını zannetmem. herkes bir çeşit yalnızlığa mahkum ama her birimiz bu mahkumiyeti ilk ve tek yaşayanmışız gibi hissederiz. herkes ayrı ayrı..

köpeğin önüne atılan o iğreti kemik, hayatımın kaburgası. çok denedim. ama ne o yaratığı yenebiliyorum. ne de kemiksiz yaşamayı başarabildim. ve hiç bir şey fayda etmiyor: ne suçlamak, ne şikayet etmek, ne öfkelenmek, ne de..

herkes bu dünyada yalnızlığını yaşar.
sonra da çekip gider, öyle değil mi.