diyalog – 17

– Belki de başlamadan bitirmek en iyisi, dedi kadın.

– Henüz bir başı dahi olmayan birşeye bir son biçtin, farkında mısın? diye sordu adam.

– Hayır biçmedim. Sonlandı, ki, acının başlangıcı hiç olamasın, dedi kadın.

– Acı çektirmekten çok mu korkuyorsun? diye sordu adam.

– Acı çektirmekten başkasını bilmiyorum, dedi kadın.

– Ya dünyaya birbirimizin acısını çekmek için gönderildiysek? diye sordu adam.

– Sustu kadın.

 

 3024

Foto: Ara Güler

 

 

 

 

dünyanın 1002. hâli

Poetik kavramlar kasarak şair olunmuyor.
Tıpkı bir filozofa ateist demekle mümin olunmadığı gibi. Çirkinleri hakir görerek estetikleşmiyor göz. Fakire acıyarak melekleşmiyor ruh. Bir kek çırpmakla yuva kurulmuyor. Bir şüphe ile inşa edilmiyor teoriler. Bir sevda ile kararmıyor dünya. Bir kuş ile uçulmuyor uzaklara. Bir ressam ile ses katılmıyor yalnızlığa. Bir yasa ile ahlaklanmıyor toplum.

Her koyunun kendi bacağından asıldığını iddia edenler
koyunlarında akıllı telefonları ile uyuyakalıyor her gece.

Bütün bunlar dünyanın 1002. hali.

Kırtasiyeye eski hevesimle gidemediğimi fark ettiğim gün
herşeyden vazgeçtim. Ve bıraktım.
Mutlu olma yeminlerimi bozdum, keffaretini kime ödeyeceğimi bilemeden.

Ümidi fazla kaçırmış bir bulimi hastası gibiyim bazen.
Kusmak istiyorum dünyaya. En optimist kelimelerle.
Bünyem daha fazlasını kaldıramadığı için..

Sanki ağlamak tek çare de
gözyaşım yolunu kaybetmiş gibi.

Bu durumda bir heykel bile benden daha hareketli.

Dertleşecek insan varken dertleşememek
İşte bu
derdin küflendiğine dair bir işaret.

Ölümün olduğu bir alemde
hayatı var edememek.

Dünyayı gezince
gezecek beni dünya zannetmişim.
Aldanmak hiç bu kadar egosantrik olmamıştı.

İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı, diyor Hazreti Ali.
İnsan için de geçerli olmalı bu. Ve ben şimdi noktamı arıyorum: Bu alemin bir ücra köşesinde, bir mahrem yerinde bir noktam olmalı, sade, mütevazi, kimsesiz, bana ait, benden, benim için.

Ne kitaplar, ne filmler, ne resimler
Hiç biri ama hiç biri
(fiil yok).

Bazen bir cümleyi fiilsiz..

 

Dinleyelim: İsmail Altunsaray & Özer Özel söylesin, Bülbülüm altın kafeste desin..

brief-von-vincent-van-gogh-an-seinen-bruder-theo-28-oktober-1883-brief-nr-400

 

 

 

Büyük Türkçe Özlük

Birbirinden alakasız gibi duran nesneler dünyanı şekillendiriyor, farkındasın, değil mi. Alakayı kurma çabaların gözümden kaçmadı, gördüm attığın onca taklayı. Oysa jimnastik dersini hiç sevmezdin, üstünden geçebileceğimiz köprüler çizecek kadar da mahir değilsin. Bütün bunları biliyorum. Unutmuyorum, insan olduğunu, all inclusiv.

Pergel metaforundan bıkmak üzereyiz. Kuyu ve güneş imgeleri de yordu bizi. Tamam kabul, bir dönem yolumuzu aydınlattılar, ip oldular, hayata tutunmak adına birer başlangıç noktası. Fakat: Şimdi yeni acılar yaşamak lazım.

Tutunmak dedim de,

tek sevdiği ve seveni köpeği olan komşu kadın ölmüş. Bir kaç gün evvel. Hani şu hırçın ve dakik olan, köpeğini günde en az on defa „Komm!“ diye kendine doğru çağıran. Köpeğin akibetini bilmiyorum, sorma.

Peki ya sen? Sen kimleri öldürdün? Kimleri çıkardın hayatından ve dünyandan? Kimleri sildin gönlünden ve ruhundan? Kimleri uzaklaştırdın bedeninden ve evinden? Kimlerin yüzünü karaladın zihninden? Hangi isimler herhangileşti senin için? Bir Maziyi inşa projesi gibi mi yaklaştın? Yoksa kendi yatağını bulan suyun iradesi gibi mi gelişti olaylar?

Retrospektif aktivitelerin sana taht olmayacak, bunu biliyorsun. Yine de geçmişten gelen yaraların var, onların izi ile yüzleşmek görevin. (Görevin değildir belki ama görev gibi algıla, dayanması daha kolay olur.)

Göz, gözlük, gözlükçü – bohçasından kelimeler türeten varlık! Bir iç bohçandan türetemedin sevgini. Sev, sevgi, sevgili. Zaman sana bunun hesabını da sorar mı bilmiyorum ama, seni kaderine terketmeyeceği muhakkak.

İnsan fani, Allah baki.

Ve dahi: faniliğindeki şerefi görmekten yoksun olacak kadar aciz.

Hayır, karışmasın kafan, bütün bunlar Gedankenblitze. Yıldız olup yol gösteremedik, bari şimşek gibi çakalım da, varlığımızın bir çizgisi olsun.

….

The Doors söylesin, The End desin.

Magritte Der Therapeut

Resim: Magritte

objektivitenin canı ârafa!

O objektiviteni al da başına çal!
(Bazen hepimizin biraz sövgüye ihtiyacı var.)

Okunmamış kitapların yorgunluğunu gördüm alnında.
Bu alem az biraz daha yaşanmaya değer.

Benzer acıların insanları nasıl da birbirini buluyor, değil mi?
(Size bir anımı anlatacağım:
Bundan bir kaç hafta önce bir hasta ziyareti dönüşü
bir otobüs durağında bir alman kadın bir dal sigara istedi benden.
Sigara içer gibi bir efkarım mı var diye kendimi sorgularken ben
ağlamaya başladı o perişan kadın.
Ve öğrendik ki: Kanser hastası olan eşini kaybetmek üzereymiş.
Teselli etmeye çalıştım ve nihayetinde Rilke’nin bir sözünü hatırlayınca
„Benim kanser hastası olan bir eşim yok, istesem de anlayamam sizi. Belki de sizin bir acı-daş arayışına girmeniz lazım..“ dedim.)

Belki de abartıyorum, belki de fazla sübjektif yorumluyorum dünyayı, bilemiyorum.
Tek bildiğim: Kendi’sini terk etmeye çalışan hiç kimse dünyada iflah olmadı.

….

Bu gece gördüğüm garip bir rüya
tanımadığım bir erkek tanımadığım bir kıza
kızın ilan-ı aşkından sonra
şöyle cevap verdi:
İstediğini yap.

Uzunca düşündüm bunun hakkında. Ve evet, dünyanın en ağır cevabı gibi:
İstediğini yap.
O kadar umursamaz, o kadar ilgisiz..

Böyle şeyler de oluyordur dünyada.
Eminim.

çeyrek ömür.

İçime çekile çekile bir yalnızlık büyüttüm orada. Derinlerde bir yerlerde, kendi nefsimden sakınarak. „Kucağımda bir vazgeçilmiş besliyormuşum da, haberim yokmuş.“ Sarf edemedim bu cümleyi çünkü dinleyenim yok. Çünkü her birimiz aynı arzuların kurbanıyız. Yalnız insanların konuşması bile suskunluktur. Belki daha da acıtanından.

Kilo vereceğime dair söz vermiştim doktoruma, sözümde durmadığım için tekrar doktora gitmeye yüzüm yok. Oysa ne garip, tipik bir amerikalı gibi „parayı basıyorum, ne utanıcam!“ da diyebilirdim. Diyemiyorum. Parayı silgi gibi kullanamıyorum bu dünyada. Çizemiyorum mahçubiyetimin üstünü, tutulmamış sözü yok sayamıyorum. Saçma biraz bunlar, biliyorum..

Tek hayali keyiflenmek olan insanlar bildim. Ve maddi güzelliğin tapınağında sahte gülücükler saçanlar gördüm. Kendini hint kumaşı diye satan kişiler. Oysa cehalet bu ya: Ne çok Made in China var.

Mekanı dönüştürecek gücüm yok. Maddeye yeni bir ruh bahşedecek sevgiden de yoksunum. Ne odunun dilinden, ne de seher vakti öten kuşların derdinden anlarım. İnsanlarca -acziyetten mütevellit- sistemleştirilmiş bir takım dillere mahkumum. Dil bilmek, övünülecek bir şey değil bu: Bir lisan bir insan, ve bir insan bir susmayı-beceremeyen-varlık.

Gözlerimin altı çukurlaşıyor. Bir eksi daha katıyorum, toplumda kabul gören kusurlar haneme. New York’taki bir dilencinin can yakıcı özgürlüğüne bürünemeden kabulleneceğim bu kusurumu da.

Belki çok düşünmekten, belki de dünyadaki gurbetlikten, konuşunca bir insanla, bakamıyorum eskisi gibi, gözlerinin içine. Gözlerim de içine çekilen ruhumdan nasibini aldılar, ve kimse bir el atıp dalmaya yeltenmiyor, gözlerim içimde kayboluyor.. Hayır, bir çeşit körlük değil bu. Ne haddime böyle teşbihler..

Bütün bunlar yaşanmak zorundaydı. Zordaydı, zordu fakat zorundaydı.
Şimdi ise bağrımızda beslediğimiz kelimesiz ağıtları dinleme vakti..

Yatsıyı kılmadım daha. Vaktin çıkmasına çeyrek saat kala
idrak ediyorum
içime bir tek namazın sahibinin dokunabileceğini.
Biraz dua hepimizi doğrular..

 

 

 

kein Sommer..

„(…) Lassen Sie Ihren Urteilen die eigene stille, ungestörte Entwicklung, die, wie jeder Fortschritt, tief aus innen kommen muß und durch nichts gedrängt oder beschleunigt werden kann. Alles ist austragen und dann gebären. Jeden Eindruck und jeden Keim eines Gefühls ganz in sich, im Dunkel, im Unsagbaren, Unbewußten, dem eigenen Verstande Unerreichbaren sich vollenden lassen und mit tiefer Demut und Geduld die Stunde der Niederkunft einer neuen Klarheit abwarten: das allein heißt künstlerisch leben: im Verstehen wie im Schaffen.
Da gibt es kein Messen mit der Zeit, da gilt kein Jahr, und zehn Jahre sind nichts, Künstler sein heißt: nicht rechnen und zählen; reifen wie der Baum, der seine Säfte nicht drängt und getrost in den Stürmen des Frühlings steht ohne die Angst, daß dahinter kein Sommer kommen könnte. Er kommt doch. Aber er kommt nur zu den Geduldigen, die da sind, als ob die Ewigkeit vor ihnen läge, so sorglos still und weit. Ich lerne es täglich, lerne es unter Schmerzen, denen ich dankbar bin: Geduld ist alles!“

 

R.M. Rilke

(aus: Brief an Franz Xaver Kappus, am 23. April 1903)

 

 

realist idealizmin bir zor ümidine düştüm.

Samimi değiliz.
En çokta kendi’mize karşı.

Halimizi tarif ederken hakkaniyetli davranmıyoruz.
Ve halini aslından yanıltan
sorumluluk alanını ve nesnesini de yanıltmış olur.
Nesnesi ile olan ilişkisi bozuk olan özneler ise hastadır..

Sorumluluk taşımadan güzel görünmeye çalışmaktan
vazgeçeceğimiz gün
birşeyler sahihleşecek. En başta kendimize karşı duruşumuz.
Sonrasında çevremiz ile olan paylaşımımız.
Bir şeyler belki bir gün rayına oturacak..

Ray dedim de, tren yolculuğu yapmayı özledim, sayın okur. Ya sen?
Global dünyanın en hızlı araçlarıyla yolculuk nedir’i idrak etmeden mekan değiştirenler var. Bir de deli insanlar var, sefere merak salan. Gerçek anlamıyla misafir ve yolcu olmak isteyen. Trans Sibirya Demiryolu’nu tercih eden bir alman çiftin belgeselini izlemek nasip olmuştu vakt-i zamanında, onu hatırladım şimdi. Ve bu soruyu kendime çokça sordum: İmkanım olsa ben de..?

Bünyeler maddi ve manevi rahatlığa o kadar alışık ve uyuşuk ki,
zor. Zor fakat mümkün.

Son zamanlarda hayatıma yön veren bir fikri: Zor fakat mümkün.
Ve az önce gecenin bir vakti çamaşırları asarken şunu düşündüm:
„Gerçekçi ve ümitvar olmak. Zor fakat mümkün..“

sekiz.

Bugün 19 Ağustos. Bundan tam sekiz yıl evvel ilk bloğumu açmış idim.
Niçin ki? sorusuna bir süre kafa yorduktan sonra almıştım bu kararı, hatırlıyorum.
„Türkçe için, içimde biriken manaya ve duyguya kelime giydirmek için“, buna benzer gayelerim vardı sanırım.
Şimdi bir öz muhasebe maksadı ile geriye bakınca:

yaşanmışlıklar ve içimdeki ukteler
neşem ve çaresizliğim
nasibim ve talihsizliğim
idrak ettiklerim ve akıl erdiremediklerim
kavgam ve barış arayışlarım
benliğim ve ötekilerim
kimliğim ve gurbetim
sözüm ve suskunluğum
rüyam ve tabirsizliğim
şükrüm ve sabır-sızlanmalarım
hesabım ve mukadderatım
hayatım ve sekeratlarım

..bunları görüyorum ardımda.

Neyi ne kadar aştığımı bilmemekle birlikte, neyin hakkını ne kadar vermiş olduğumu kestiremeden, devam ediyorum yoluma. Bu yol nereye çıkar, sonunda nasıl bir insan olurum, hepsi birer muamma. Ve siz sevgili okurlarım, yolculuğuma şahit -kiminiz refik- olmayı kabul ettiniz: teşekkür ederim.

126214

Ressam: George Clausen

sonlu varlık

soframdaki şiir kırıntılarını sünnetledim
insan olma bereketi kim bilir hangisinde gizli idi

cefasını rahmimde çektiğim çocuk şarkıları söyledim sonra
adımlarımı sıklaştırdım, zamandan aşk çalmak için

sahipsiz kaplardan su içtim
isimsiz yollardan yürüdüm
sayısızca sızladı içimde bir kendimle boğuşma nöbetlerim
bir etme bulma dünyasının
en etsiz hüznünü taşıdı kemiklerim.

ve
şimdi bağ-daş kurma vakti.
ve gazabımla ve affımla bağ-daş olmak alın yazım
çünkü hiç kimse gelmese de
ölüm benim
sonlu takipçim.

hadi
şimdi kalbimi aç ve
dil-i zârımı sıkıca ört üstüme.

…..

Mohsen Namjoo söylesin, Dele Zarem desin..

kayıp olmak

sembolik insanların sembolsüz günahkar arayışına
çıktığı
bir harikasızlıklar diyarındayım
ismi lazım değil, bir bekçi ile karşılaştım girişinde
sepetinde ne var? diye sordu
ellerimde dua vardı
başımda kırmızı bir utanç
mazimden kalan
orman desem değil
yalnızlık desem değil
bir gücün elimden tutup götürdüğü
bir ev.
oysa ben ev-li değilim
bir ses ile karşılaşmak ümidi ile
geçip oturdum boş yatağın kenarına
bekleyişin o dayanılmaz hafifliği
sonra pencere gözüme açıldı
ve ben hayal meyal şu cümleyi döktüm dilimden
senin neden bu kadar büyük bir kalbin var?
cevabı duyar gibi oldum:

– seni daha iyi unutabilmek için.

anlamıştım. ve canım yanıyordu.
sepetim yoktu. duamı yatağa bıraktım. belki bir gün gebe kalırdı.
ve kalkıp gittim. gerisin geriye.
ekmek kırıntıları bırakamadan kuşlara…
kardeşsizce..

sonra
tarîkimin bir deminde
başımı açtım kırmızı utancımdan
ve ağarmış saçlarımı sunarak
şunu sordum
en sembolsüz halimle

– rabbim, başımı okşar mısın..?

……………….

Emel Mathlouthi söylesin, Dfina desin.