öz-deş-lik

her aşk biraz ölüm

her ölüm biraz aşktır.

Advertisements

ev, aile ve huzur üzerine

1.
pc başındayım. bir pencere açıldı. mutlu çekirdek aile tablosu: anne-baba ve çocuklar. tabii ki biri kız diğeri erkek. ve hepsi güleryüzlü. neyin reklamını yapmak için poz veriyorlardı peki? „kendinizi dijital tehlikelerden koruyun“ yazıyordu resmin üstünde. reklamı yapılan obje bir antivirüs proğramı. „virüsten korunun mutlu olun“ mesajı bir çekirdek aile tablosuyla verilmeye çalışılmıştı. „mutluluk ve huzur vaad eden herhangi başka bir şey için de aynı resim kullanılabilirdi“ diye düşündüm. ilginç buldum bu keşfimi.

2.
geçen metroyu beklerken bir bayan gördüm. almandı. orta yaşlı ve uzun boyluydu. yüzünde tarif etmekte zorlandığım değişik bir ifade vardı. bir elinde çantası diğer elinde fast food tarzı yemeklerin bulunduğu şeffaf bir poşet. neden sonra bana doğru geldi „aileniz var mı?“ diye sordu. bu soruyu garipsedim pek tabii, „vaaar“ dedim. „size göre birşey var bende“ dedi. eli çantasına gitti. kuşkulandım ve tahmin ettiğim gibi bir broşür çıkardı, „nasıl mutlu olacağınız burada yazılı“ dedi. „ilgilenmiyorum“ dedim. ısrar etti. „lütfen!“ dedim. gitti. daha önce durduğu noktaya döndü. metro hala gelmemişti. ben, metroyu beklerken bir aşağı bir yukarı yürüyenlerdenim. yine öyle yaptım. ve bir süre sonra baktım ki, çocuklu bir anneye yönelmiş. onları izledim. metro geldi..

3.
kendisine „sen mutluluğun resmini çizebilir misin abidin?“ diye sorulduğunda, neden abidin dino şöyle bir resim çizmiş ki?

4.
Cahit Zarifoğlu bir yazısında der ki: „İki yüz yıldan beri, müslümanlar olarak, evindeki bir huzursuzluktan dolayı sokaklarda dolaşan bir çocuk gibiyiz.“

5.
Kâbe’nin diğer bir adı Beytullah’tır. Beytullah, yani Allahın evi.

sulhlenmek

annemi seviyorum. babamı seviyorum. kardeşlerimi seviyorum. dostlarımı seviyorum. arkadaşlarımı seviyorum. kuzenlerimi seviyorum. akrabalarımı seviyorum. hatta: sülalemi seviyorum (und das heisst schon was!). dahası: sülalemizdeki fesat teyzeyi, uzak akrabamız  kleptoman ablayı ve benden sıcak bir tebessümü esirgemeyen o tatlı çocuğu seviyorum. ayrıca: komşumuzun o güzel saksılarını, felsefe profumun ironik dilini, fransızca öğretmenimin deli deli hareketlerini, el sürmediğim ikinci el kitaplarımı, akşamları içilen karanfilli çayı, cahit zarifoğulunun zarif düşüncelerini seviyorum.

dünya, barışık bir yer değil ama
dünya, kendimizle barışabileceğimiz bir yer.

 

boş neresi ki?

(Dünyamız her ne kadar adaletsiz olsa da, güzel olan hiç birşeyin kaybolmadığına/boşa çıkmadığına inanmak fevkalade rahatlatıcı..)

„Allah kimsenin emeğini boşa çıkarmasın!“
duasını daima sevmişimdir. Şimdi de seviyorum, lakin bu sefer başka türlü: Bu duayı önceleri „Emeğin ilgili insanlar tarafından kabul görmeyip boşa çıkabilir, aman Allah korusun!“ şeklinde yorumlarken, şimdilerde aynı cümleye totalement différent bir mana yüklüyorum, onu „Emeğin halis niyetten doğsun inşallah!“ şeklinde anlıyorum.

Zira: Halis niyetten doğan her emek, boşa değil güzele çıkar.
ve bana sorarsanız, „Ameller niyetlere göredir“ hadisini işte bu düşüncenin gölgesinde okuyabiliriz.

(Sina, çok idealistsin! diyenlere cevabım: Olabilir, ben de botanikten anlamam.)

hasret çekmeyi unuttuk

(bilgiye/ilme ulaşmanın günümüzdeki kolaylığı insanları ne kadar da bilgiyi/ilmi hafife almaya itiyor.)

galiba

günümüz insanı, bilgiye/ilme ulaşma sürecinde „aşıkın maşuku fethetme devresini“ yaşamadığı için, kendisindeki ilim aşkı ya hiç şekillenemiyor ya da tee baştan toptan tükeniyor. çünkü ortada ayrılık ve hasret devreleri yok. peki ne var? çarçabuk ulaşma arzusu ve hemencecik gerçekleşen arzu var. (autrement dit: örneğin artık kimse hadis alimi olmak istemiyor çünkü herkes bir-iki tık ile netten hadis indirebiliyor. copy-paste çağında yaşıyoruz.)

oysa ki

ademoğlunun böyle bir özlem sürecine ihtiyacı var, zira: değerli şeyler „nadiren bulunur“/ „ulaşımı zor“ olmaktan çıkınca, insanlar nezdinde bir çeşit değer kaybına uğruyor. bu hiç şüphesiz beşeri bir yanılgı evet, ama ademoğlunun işleyişi böyle: insanın, bir şeyin güzel olduğunu anlaması için ondan mahrum kalması ve bu mahrumiyeti görüp o şeyi deliler gibi özlemesi gerekiyor.

ve derler ki
bu hasret gerekliliği, bir insana karşı duyulan aşk için de geçerlidir.
bana soracak olursanız: doğrudur.
çünkü herşey zıddıyla kaimdir ve
varlığın idrakı, yokluğun idrakından geçer.
yokluğun idrakı ise bir tek tecrübeyle mümkündür.

o halde: sevdiğiniz insanın yokluğunu tecrübe edin.
varlığını idrak edeceksinizdir. işte bu duruma „özlem“ deriz.

o halde: özlemeyen aşık değildir. ve aşık, varlığı yokluktan en iyi şekilde ayırd edebilen kişidir..

„yokluğum senin için birşey ifade etmiyorsa, varlığım da birşey ifade etmiyordur.“

Be-schwer-de

efendim kimseler gelipte „senin dertlerin ceviz kabuğunu bile doldurmaz. sen sus bakim!“ demesin. (döverim)

çünkü: herkesin kendine göre bir derdi var. kimse kimseyle bu konuda boy ölçüşmesin. güzel Allah hepimize özel kişilikler verdiği gibi yine her birimize ayrı dertler vermiş. düzen böyle.

içimden biraz şikayet etmek geliyor şimdi. isyan değil. şikayet. evet, şu an buna fena halde ihtiyacım var. ama.. herkesin derdi kendine yettiği için, başkasına yük olmak niye, değil mi? o halde: hadi onu da içimize atalım. şansımız yaver giderse organiktir de, ileride başımıza iş açmaz.

evet, nankör olmadan şikayet edebilmek istiyorum. hayatımın bereketsizliğine uğruyorum. oysa bir listem bile var: hayatımdaki öncelikler listesi. ve bu liseteye göre bir düzen kurmak istiyordum. ama görüyorum ki, bu epey zor. performansım düştü galiba. yahut büyüdük ve sorumluluklar arttı. yetişemez olduk. oysa gereksiz sorumluluğu  gereklisinden ayırdedemez hale de gelmedim aslında, hatta bence bunları daha iyi ayırdedebilecek yaşa bile geldim. fakat insanın seçme özgürlüğüne sahip olmaması herşeyi altüst ediyor. hani derler ya: şartlar el vermiyor. işte şartlar bazen -el vermek şöyle dursun- bize sırtını dönüyor. yalvarmak yorucu. şartların nazı çekilmiyor.

şikayetçiyim rabbim. isyan etmeden. çünkü biliyorum ki, bu özgürlüksüzlük de sınavımın bir parçası.. rabbim, dertleri yok edemiyorum ama, dermanı arayacak gücü istiyorum senden. rabbim, sen yorulmazsın. biraz motivasyon, biraz bereket. ve biraz da güç kuvvet..

çobansız bireyler

planlayarak yaşayalım bakalım. kalkülasyon derler buna. kalküle edelim herşeyi. tartalım. ölçelim. kurnazca düşünüp, bütün prognozları göz önünde bulundurarak, biçelim hayatımızı. müstakbel eşimizde bulunması gereken özelliklerden başlayalım. formüller arayalım. mutluluğun formülüne inanalım. çocuklarımızı kişisel gelişim kitaplarının rehberliğinde büyütelim. kitaplardaki salt teorik spekülasyonları, boğaz kısmı dar olan bir kazağı geçirir gibi, çocuğumuzun kafasından geçirelim. ya sıkarsa? o vakit çocuğumuzda bir sorun vardır, kafatası fazla büyüktür. bilim şaşacak değil ya (!)

„birey“ kavramına televizyonlarda, üniversitelerde ve  ana caddededi reklam afişlerinde rastlayalım. herşeyin bize özel olduğunu iddia edenler ne de çok. sonra süpermarketlere girelim. sürünün parçası olalım. mankenler bizden daha birey olduğu için, onların giydiği kıyafetlere el atalım. modaya uyunca mutlu olalım. uyum sağladığımızı zannedelim. bu yaptığımız kendi alemimizdeki düzene ters düşse de, olsun, artık bir manken kadar birey olmuşuzdur ya, maksat hasıl olmuştur.

ne idüğü belirsiz, fabrikasyon yeri  meçhul bir takım değerleri hayatımıza prensip kabul etmek, şek ve şüpheden uzak bir şekilde, kendi gönül ve aklımıza danışmadan, meselenin amaç ve hikmetini sual etmeden, okunmamış bir belgeyi imzalar gibi.. bunu yapmamızı içten içe arzulayanlar bir de bakıyorsunuz ki bireycilikten bahsediyorlar. bireyin önemi ve özelliğinden. çok komik oluyor. ama doğrudur: bir birey bir imza demektir. ve körü körüne atılan imzaların çokluğu, sistemin işine geliyor. daha doğrusu sistemden faydalanmasını bilenlerin. modern insan, attığı imza kadar önem arz ediyor.

batının en büyük yalanı işte bu:  herkesin başından doğru kazağı geçirmeyi bilen bir  tanrının varlığından şüphe duymamak ayıplanırken, bizi cüzdanlarımızın hacmi nisbetinde adam yerine koyan vitrinlerdeki „yaşam felsefesini“ sorgulamak ne kadra da tabu!

bazı çakallar, çobanı, tahtından indirdiklerini zannediyorlar. oysa çobanın asla bir tahtı olmamıştı. çünkü: buna ihtiyaç duyacak kadar aciz değildi. ve şimdi evet şimdi, kendi hırslarından ürettikleri  tahta bakıp, çobanı kovduklarını zannediyorlar.

 

aklıma gelmedi değil

duvarlarımız o kadar ince ki, yan binada oturan komşularımızı  gayet net duyuyorum (nazlanan kız çocuğunu, çatal kaşık seslerini, nas suresini ezberleme çabalarını vs.). mutfakları benim odama bitişik.

hatta şimdi duvara tok tok tok! diye vurup ardından „şşşş rabia ablaaa! huuu! bayramın kutlu olsuuun!“ diye hafif bağırırsam kesin karşılık verirler. o kadar yani (: