bilgiden sonra.

„Bilmesem de olurdu, ama zararı yok…“

Rainer Maria Rilke
(Malte Laurids Brigge’nin Notları’ndan)

Veresiye hayat yok.
Hep bir bedel hep bir karşılık hep bir…

Görülen bir rüyanın açtığı bir çukur. Fakat çukura atan el yok, çıkaran sesin olmaması gibi. Yolumuzu şaşırdık hepimiz. Sen, ben, diğerleri, ve bilmediklerimiz. Güzergahların keskin bıçaklar gibi kesişip can yakması bu yüzden. Ortada bir kasap da yok. Kesilen umutlara rağmen.

„Keşke“den beri, tanrıcılık oyunundan arı
bir yaşama çabası konar zihnime. Gayretim nerede?
„Keşke“ler daima aldatır, bir yüzü maziye dönüktür keşkenin, diğer yüzü ise geleceğe ve gayba. Oysa oysa oysa:
ne mazi iktidarımız altındadır ne de gelecek. Geçmişin keşkesi koca bir yalan, geleceğin keşkesi büyük bir plan. Allah’ın hakikatı ve planı daha büyük. Kulun yalan ve planları çökmeye mahkum.

O halde neye yön veriyoruz? Hangi zamanın hangi vaktine yerleşip, „burası işte benim!“ diyebiliyoruz? Böyle bir iddia hangimizin cüretinden filizlenip „dünya“ oluyor?

Bana gösterildiği halde benim olmayan ne çok şey varmış.
Peygamberin Miraçtan sonraki halini hayal edebiliyor musun?
Miracın yaşattığı muazzam olağanüstülük bir yana,
orada şahit olduklarından sonra tekrar dünyaya dönüşü ve kendini bilmezlere karşı verdiği mücadele?
Bakın bunlar birer sembol: Bir şeyleri idrak edip bildikten sonra hepimiz dünyamıza dönmek ve orada aklını başına devşirmeyen benliğimizi terbiye etmekle yükümlüyüz.

Size bunlardan bahsetmeyecektim aslında.. Aslında biraz serzenişte bulunacaktım. Şükrünü eda edemediğim nimetlerin beni mutsuz edişinden. İkilemlerimden söz edecektim; çukurda düşünecek çok vakti oluyor insanın.

Fakat
kaldıramazsınız.
Benim yüküm bana.
Öldüğümde cesedimi taşıyınız, kâfi..
İnsan değil misin?
Kendi çukurunla boğuş.
Kendi miracını ara.
Ve dön dünyaya, dönebilirsen.

Advertisements

incinmez.

Şu aralar her gün yeniden yaratılıyorum. Daha doğrusu: Fıtratımızdaki bu kanunu şu aralar daha iyi idrak ediyorum. Canımla ve ruhumla. Hayatımla ve yokluğumla. Nasibimle ve amelimle.

İçimdeki bütün güçler – sevgi, öfke, hüzün, huzur, iman, ümitsizlik, güven, sabır, korku, teslimiyet – birbiriyle savaşıyor. Şimdi daha çok. Ve daha coşkulu. Ve her günün ayrı bir bitimi var. Kimi zaman bir güç galip gelirken, ertesi gün hatta aynı gün içinde dakikalar sonra azılı rakibi zafer sancağını dikebiliyor kalbime. Bu karmaşanın içinde nefrete hiçbir şekilde müsaade etmek istemiyorum. Zira nefret, taşıyan kişi dahil olmak üzere kimseye hayır getirmeyen bir duygu. Fakat hüzünden devşirme olan öfkemi yenecek kadar pehlivan da olamıyorum maalesef..

İnsan olmak bir süreç.
Ve her olumlu/ olumsuz deneyim ile birlikte sınavı verilen bir emanet.
Her gün yeniden insan olmak zorundayız, değil mi?

İmanın şartlarını ezberlediğim çocukluk günlerimi hatırladım dün gece.
„Demek ki“ dedim kendime ve karanlık odama, „şimdi o şartları yeniden, yaşayarak ve anlayarak öğrenmenin zamanı geldi..“ Sizi bilmem, şahsen ben şu aralar en çok son şartına takılıp kalıyorum. O da ilk şartıyla direkt bağlantılı tabi ki..

„Derviş olan incinmez“ dedi baba..

Derviş olabilmek istiyorum.

işine gelmek.

Bir gün duygusallıktan öleceğim.
Çünkü bu,
hiç kimsenin işine gelmiyor.

Yüreğim şu aralar
annesinden azar işittiği için
ona tekme atan hemen peşinden
kalp azabından ağlayan
ve yine annesine sarılan
çaresiz bir çocuk..

okur’a.

Sevgili okur,

Ağustos ayı benim için manevi yönden çok kalabalık, yorucu ve karmaşık bir ay oldu. Senin de başını şişirdim, mikro alemimdeki kendime göre makro dertlerimle. Taşıyamadığım hallerimi, duygu ve düşüncelerimi -oraya buraya dökmek yerine- burada toplamayı uygun gördüm. Kusuruma bakma.

Bu bir özür değil. Bu bir yorgunluk kahvesi.. sıcak ve acı. Her şey ve herkes (geçip) gider, geriye dostların ve mücadelen kalır, değil mi.
Bana dua eder misin?

Sana şunu armağan edeyim: Das Blaue Einhorn – Severim Ben Seni

büyütmenin bedeli

– Belki de senin büyütmediğin hiçbir şey ve hiç kimse büyük değildir. Hiç bunu düşündün mü?
– Düşündüm. Fakat düşünmek yetmiyor kimi zaman. Benim bir şeyin öyle olabileceğini düşünmem ile o şeyin gerçekliği arasında fersah fersah mesafeler olabilir. Dünyayı ve içindekileri kendi büyütme ve küçültme meylime göre yorumlamam ne kadar doğru?
– Peki aksi ne kadar mümkün, ha?
– Bilmiyorum.. Allah’ın penceresinden bakamıyorum dünyaya.
– Sen sen olmaktan korkuyorsun.
– Ben benim dışımdakini reddetmekten Allah’a sığınıyorum.
– Bunun bedelini ağır ödüyorsun.
– Büyüterek, değil mi?
– Büyütmek ile küçültmek arasında seçim yapmadan yaşayamayacağını çok iyi biliyorsun sen de. Ve küçültmenin verdiği düş kırıklığından uzak olmak için büyütmeyi tercih ediyorsun. Kendini kandırmaktan vazgeç. Düşlerinden vazgeç.
– Biliyorum. Bütün bunları biliyorum. Fakat.. eşyanın aslını öğrendiğim güne dek benim dışımda olanı büyütmeyi tercih edeceğim.
– Bu ahmakça bir tercih. Böyle yapmakla kendini küçültüyorsun, hayır küçük düşürüyorsun!
– Kimin karşısında?

Derviş ve Ölüm

„Nefret etmem gerekiyor belki ama yapamıyorum. İki yüreğim yok ki benim… birinde sevgi diğerinde nefret olsun. Benim yüreğim acıyla dolu şimdi. Hayatım, ölümüm, hepsi dünyayı yaratan Allah’a kederim ise bana ait.“

„Eğer seni serbest bırakmazlarsa ne olur? Eğer haydutlara katılırsan zorbalık yapacaksın. Yukarıdakilere kızgın değil misin? Eğer onlara karşı bir şey yapmazsan nefretin seni zehirlemeye başlar. O zamanda intihar etmiş gibi olursun.“

Derviş ve Ölüm‚den

Mutlaka izleyin: SineGöz aracılığı ile şurada (türkçe altyazılı)

Ayrıca: Derviş ve Ölüm hakkında bir inceleme

“Bismillahirrahmanirrahim.
Hokka ile kalemi ve yazmakta olan şeyleri tanıklığa çağırıyorum. Yanıltıcı akşam karanlığını, geceyi ve gecenin canlandırdığı her şeyi tanıklığa çağırıyorum; Ayın on dördü ile şafak vaktini tanıklığa çağırıyorum; Kıyamet gününü ve kendi kendini kınayan ruhu tanıklığa çağırıyorum; Her insanın daima zararda olduğuna dair her şeyin başlangıcı ve sonu olan zamanı tanıklığa çağırıyorum!“

öfke bir dağ.

Gazabın neye yönelik? Bilmiyorum.. sanırım en çok kendime. Neden? Çünkü kadere ve başkalarına yöneltmek istemiyorum. Neden? Çünkü haksızlık yapmaktan korkuyorum. O halde kendine dair şüphelerin var haklılık konusunda? Belki.. Ama sanırım en çok da şöyle düşünüyorum: Öfkem benden türedi, yine onu en iyi ben taşırım.. Öfke bir dağ gibi. Yanardağ. Ateşimde kendimi yakmayı tercih ediyorum çünkü o ateş benim, bana ait. Başkası orada yok olmadan yanacak kadar güçlü değil.. Anlıyor musun..?