diyalog – 34

– bazı şeyleri asla yaşayamayacağım, işte onları hayâl ediyorum, dedi kadın.
– ümitsiz bir gelecek kuruyorsun ve kendine eziyet ediyorsun, dedi adam.
– yoo hayır, dedi kadın, eziyet etmiyorum, ızdırap çekiyorum.
– aradaki fark ne? dedi adam.
– cevap verdi kadın: kendi acımı kendim seçiyorum. dayanması daha kolay oluyor..

yeryüzünden notlar

Kimsiniz siz? Hangi yetkiye dayanarak karşıma insan kılığınızla çıkıyorsunuz? Karanlık bir deliğe sığındığım için sizden daha değersiz ve daha az insan olduğumu düşünüyorsunuz, değil mi? Yoo yoo, hiçbir şey sandığınız gibi değil. O kadar basit değil hiçbir şey. Ve insan.

Size bir insanın ruh ikliminden kurak topraklar sunabilirim, hemen şimdi, istesem. Fakat yoo hayır, bu kadar ucuz değil. Bazı şeylerin ulaşılmaz kalması gerekiyor, yahut en azından umuma kapalı. Umum olmaktan vazgeçin.

– Tok tok tok. (Tokmak tok sesle bağırgan)
– Kim o?
– Ben, insan.
– Ahah, güldürme beni. Bir efsanesin sen, sadece bir efsane. Kapıma gelmiş olamazsın.
– Geldim ama.. bir insanım ve bundan şüphem yok.
– Hmm evet, bir insan. Bak, bu çok şeyi değiştirir. Buna inanırım. Fakat insan, birsiz ve ikisiz, ve sayısız, işte o yok.
– Nasıl yani?
– Nasıl olduysa öyle işte. Neyse, uzun yoldan gelmişe benziyorsun. Her bir insanın bir bardak su hakkı var. Besmeleni unutursan, bu da insanca ve senden, değil mi..
– Pat pat pat. (Su kaynağına doğru yürürler. Sessizce.)

boşvermeler boşalmalar

Kadın:

Alicenaplığın simgesi haline gelecek bir amelim yok. Dahası: bu eksikliği buraya alenen kaydedecek kadar fakirim, varlıkça. Hal-i hazırda bekleyen bir ölüme-gitme-yürekliliğim de yok. Bu yok’lar içinde birinci dünyanın zengin bir ülkesinde manevi yoksunluğun orta yerinde kendime uygun bir yer arıyorum, ontolojik  açlığımı giderecek. Şurada duruyorum şimdilik çünkü, en çok orası kalbime sıcak… göründü. Dünya içinde kendi’mize ait bir dünya arıyoruz değil mi? Bütün bu yorulmalar bunun için, biliyorum…

Diğer kadın:

Amaaan, boşver.

 

ilk atışta aşk

Kadın:

Size yıllarımı vermek isterdim, bay erkek. Gözünüzün önünde yaşlanmak fakat bu süreci güzellik endüstrisinin ürünleri ile örtmek. Beni ben olarak kabul etmenizi isterken, karşınıza sürekli genç görüntülü çıkmak. İlgi istediğim için komik bulmadığım bayat espirilerinize gülmek. Bi de kendinizi embesil hissetmemeniz için. Yüreksizliğinize bıyık altından gülmek ve bir ergeni cesaretlendirir gibi „koçum!“ demek, bunlar da vardı listemde. Şimdi bunlar pek afaki, bay erkek. Zira yıllarım benim olmaktan çıktı.

Erkek: 

Peki.

kalmak gitmek bedel ödemek

“On ne reste pas parce qu’on aime certaines personnes; on s’en va parce qu’on en déteste d’autres. Il n’y a que le moche qui vous fasse agir. On est lâches.”
― Boris Vian

„onaltı sıkıntılı yıl geride ne kaldı? yalıtılmış, ufak görüntüler. yeni kitapların kokuları, bir ekim resmini yaptığımız yapraklar, uygulamalı çalışmalarda kesilmiş kurbağanın formol kokulu iğrenç karnı, tatile çıkacakları için öğretmenlerin de insan olduklarının fark edildiği ve sınıfın daha tenha olduğu senenin son günleri. artık sebebini bilmediğimiz tüm o büyük korkular, sınav akşamları. düzenli bir alışkanlık. bununla sınırlıydı. artık biliyor musunuz bay brul, çocuklara onaltı yıl süren düzenli bir alışkanlığı dayatmak alçaklık? zaman bozuldu, bay brul. gerçek zaman, eşit saatlere bölünmüş ve mekanik değildir. gerçek zaman özneldir. içinde taşırsın. her sabah saat yedide kalkın. öğlen yemek yeyip, dokuzda yatın. asla kendinize ait bir geceniz olmaz. denizin alçalmayı bırakıp durduğu bir an, tekrar yükselmeden önce gecenin ve gündüzün birbirine karışıp eridiği ve nehirlerin okyanusla karşılaşmalarındakine benzeyen bir coşku seti oluşturduğu, dingin bir zamanın varolduğunu asla bilemezsiniz. onaltı yıl gecelerimi çaldılar, bay brul. beşinci sınıfta, altıncı sınıfa geçmemin tek ilerleyişim olması gerektiğine inandırdılar beni. son sınıfta bitirme sınavını vermem gerekiyordu. ardından bir diploma. evet bir amacım olduğunu sanıyordum bay brul. ama hiçbir şeyim yoktu. başlangıcı ve sonu olmayan koridorda, bir embesiller römorkunda, diğer embesilleri izleyerek ilerliyordum. hayatımızı diplomalarla geçiştiriyoruz. aynı zorlanmadan yutturmak için kapsüllerin içine acı tozlar konması gibi. görüyor musunuz bay brul, hayatın gerçek tadını sevebilirmişim bunu şimdi anlıyorum.”

– Boris Vian

dilekçe

Sn.
Bürokrasinin içinde boğulan bütün kağıt-alınlılar
sizi yırtmakla görevlendirildi eli kalemli bir şair
§§lar denizinde dibe vuran form kulaklılar
acele edin! Vaktimiz kalmadı ve
din günü kadar borçlandık
zamanın Sahibine.
Kaygılarımla,
İmza: XX

kasırgaya kapılan poşetin hikayesi

Şehri altüst eden bir kasırgaya
yanlışlıkla kapılan ve
parçalanmadan ve durmaksızın
kendi ekseninde rakseden
bir plasik poşet gibi bazen her şey.

O kadar gereksiz ve o kadar yersiz.

„Off, başım döndü! Hem
Beni nereye götürüyorsun bay kasırga?“

Kasırga meşgul, kasırga ufak nesnelerle
uğraşmayacak kadar devasa.

Poşet ısrarcı
„Cevap almayınca içimdeki boşluk
büyüyor ve daha bi güçsüz kalıyorum
beni evirip çeviren rüzgarlara karşı.
Söyle, yolum nereye?“

İnsanların kulaklarında kasırganın gücü
poşetin içinde sessizliğin uğultusu
Kasırga ise bir şey duymuyor.
Çünkü sesi bırakan o.

Yıllar sonra
bir dağ başında
kupkuru ağacın dipdiri dalında
yırtık bir poşet bulunur.

O kadar gereksiz o kadar yersiz.

….

Dinleyelim: Dick Dale and his Del-Tones, Misirlou Twist

Çıkmaz Sokak

Buraya bir alıntı gelecek. Bir insanın yetersiz ömründen kalan bir artık. Bir nevi tıbbi artık, ama canlısından. Yahut metâlaşan bir duygunun aciz bir dışa vurumu. Buraya bir söz gelecek. Anlık bir düşünce ile âleme atılan ve başkalarınca meraktan mütevellit dedikodulara çevrilen. Durgunluğu sevmiyoruz değil mi. Hayat buna müsaade etmiyor zira. Bildim.

Rüya görmemek için rüya temalı kitaplar okudum. Olmadı. Olmuyor ve olmayacak. Bazı şeyler bilgi ile -olmak şöyle dursun- daha da bir çıkmaza giriyor. Çıkmaz sokaklara karşı alerjim de yok oysa. O da biyutiful. Yani, evet, emek ve vakit sarf edip yürüyorsun, sokağın bir yere çıkacağını tahmin ederek, sonra koca bir duvar sana DUR! deyince ve beklentin karşılanmayınca şu melun „beyhudelik“ hissi kaplıyor içini. Fakat işin doğrusu öyle değil. Çünkü: işin doğrusu bizde değil? Who are you ki, kardeşim? Rolümüzü abartmayalım. Şerefimizi büyütelim. (Bu idrak da birazdan geçecek.)

Hasbihâl edecek insanı olmadığı için, yahut belki de beni hasbihâl etmeye layık gördüğü için, belki de c şıkkı yani çok başka bir sebepten dolayı, geçen otobüste yanıma oturan bir alman kadın bana dönerek devletin şehrin herhangi bir köşesine ektirdiği hormonlu ve sûni çiçeklerin güzelliğinden bahsetti. Güzelliğe o kadar susadık ki, yapaylığına dahi razıyız he mi.. diyecektim kadına. Demedim. „He mi“ tercüme edilemeyenlerden.

Buraya bir alıntı gelmedi ve gelmeyecek. Burası da bazen bir çıkmaz sokak. Beğenmeyen duvarı tekmelesin. İsteyen ağlayabilir de, mendiller şurada. Görüyorsunuz ya, hazırlıklıyım. Hep böyle statik hazırlıklı olmaklıklar, sonra „hayat neden spontane değil?!“ Ay nasıl olsun, mucize mi olsun napsın? Sana rağmen sana keramet mi göstersin? Hiç.

Monoloğum bitti. Dağılabilirsiniz.

….

Gelmişken şunu da dinleyin öyle gidin bare: Muzaffer Ozak (k.s.) – Server-i Ser Bülendimiz

Yolu biliyorsunuz zaten: gerisin geriye.

Başka bir hâl ile..

.

el Hacc

Das Buch von der Pilgerschaft

Ich war zerstreut; an Widersacher
in Stücken war verteilt mein Ich.
O Gott, mich lachten alle Lacher
und alle Trinker tranken mich.
(…)

Jetzt bin ich wieder aufgebaut
aus allen Stücken meiner Schande,
und sehne mich nach einem Bande,
nach einem einigen Verstande,
der mich wie ein Ding überschaut, –
nach deines Herzens großen Händen –
(o kämen sie doch auf mich zu).
Ich zähle mich, mein Gott, und du,
du hast das Recht, mich zu verschwenden
(…)

Du mußt nicht bangen, Gott. Sie sagen: mein
zu allen Dingen, die geduldig sind.
Sie sind wie Wind, der an die Zweige streift
und sagt: mein Baum.

– Rilke

….

Dinleyelim: Can Yine Bülbül Oldu – Muzaffer Ozak (K.S.)