yalnızmıyız?

sevgili okur,

biliyormusun, ben şu an çok yalnızım. ve bence ne kadar sosyal olursak olalım, eninde sonunda hep yalnızız.
bu böyle. istesekte istemesekte..

ama bir de şöyle bir gerçek var:
yalnızlığımızla barışık olduğumuz derecede yalnız değiliz.
ve aslında yalnızlığımızla barışık olmadığımız derecede yalnızız.

biraz paradoks ya: ancak yalnızlığını seven yalnızlıktan kurtulur.

sevmeyi öğreniyorum..

garip özgürlük

sevgili blog,

gariplik duygusu insana has bir duygu mudur acaba..? yani ne bilim, mesela diğer varlıklar da kendilerini bulundukları ortamlarda, kendi hayatlarının merkezinde, yahut büsbütün dünyada bazen garip hissederler mi?

aslına bakarsan, bardağın dolu tarafını görmenin ne derece güzel olduğunu keşfettiğim günden beri, her birimize uğrayan gariplik duygusunun da keyfini çıkarmaya çalışıyorum. garip insanın sinesindeki aidiyet şüpheleri onu bir nevi biryerlerden dışlasa da, bir bakıma da özgürlüğe götürür: ait olmadığım yerden kovulamam.

bundan dolayı olsa gerek dünyaya garip olanlar, kendilerini dünyaya ait hissetmeyenler, dünyadan ayrılırken kendilerini kovulmuş telakki etmezler..

yine de her insanın göğsünde bir dert çarpar ve o dert dünyaya dairdir. ne garip..

iç ol zehri ki..

Amel oldur ki anda ola ihlâs
Hulûs olmayan â’mâli nidersin

Yöneldi gör Hakk’a akl ü hayâli
Bu halden gayri ahvâli nidersin

İç ol zehri ki bal olsun sonunda
Sonunda zehr olan balı nidersin

Dirip dünyâyı cem etme önünde
Seninle kalmayan mâlı nidersin

Ko mekri aldatıp gezme bu halkı
Bu mekr ü fitne vü âli nidersin

Gönül ikbâli halka olma mağrûr
Gönülsüz olan ikbâli nidersin

Riyâ ile bu halkı gel azıtma
Ko tâc ü hırka vü şâlı nidersin

Kuru lâf ile maksûd ele girmez
Yürü hal ehli ol,kâli nidersin

Fenâ ender fenâya erdin ise
Ferâgat ehli ol hâli nidersin

Ko halkı nefsin ıslâh eyle evvel
Salâh ehli ol idlâli nidersin

Niyâzî isteyen Hakk’ı bulurmuş
Gel imdi iste ihmâli nidersin.

Niyazi Mısri

Yahya Soyyiğit yorumuyla dinlemek için: Buyurun.

phantasie – 4

– hani herşeyin bir zamanı vardı..? kandırdılar beni..

– kimler?

– bilmem, onlar işte.. kandırıldım, o halde kandıran birileri var. kandırıldım o halde varlar!

– bence bir düşünce hatasına kapıldın gidiyorsun: evet, herşeyin bir zamanı var, bu doğru. ama kimse sana herşeyin sana nasip olacağını söylemedi ki! böyle bir söz vermedi ki kandırılmış olasın! insan ömrü kısa.. bir ömre herşeyi sığdırmak mümkün değil. yaşanan kişisel hayatlar daima yaşanmamışlıkları da içerir.

– doğru.. ama her nedense „herşey“ denen şey her ne ise onu yaşamam gerekiyormuş hissine kapılıyorum çoğu zaman. ve herşeyin dahilinde olan şeyleri kaçırmaktan korkuyorum. bir ömrüm var ve onu zamanı gelenlerle doldurmak istiyorum..

– birşey gerçekleşmediği sürece zamanı gelmemiş demektir. ve işte herşeyin dahilinde olan şeylerin zamanı gelince, bundan ille de gönlünce nasipleneceksin diye bir kaide yok. bu gerçeği kabul etmek zorundasın: herşeyin zamanı var ama sen her zaman yaşamadığın için herşeyi değil nasibine düşeni yaşarsın, onun kazasına şahit olursun.

– haklısın. off sen yine haklısın! ve biliyorum (ah biliyorum ama inanmak çok başka birşey), nasibimize düşene razı olmadan mutlu olamayız. galiba insanın en büyük dileması bu: herşeyi yaşamak ister ama bu imkansızdır. zira birşeye karar kılmakla o an diğer tüm potansiyel kararları devredışı bırakmıştır. hiç bir insan herşeyi yaşayamaz çünkü ruhu ve bedeni zamana bağlı bir varlıktır.

– aynen öyle.

– yahu o değil de, sen bir çeşit sokrat mısın?

– itiraf etmelisin ki, diyalog metodum çok başarılı.

– şımarma.

beni tanıyamamışsınız. ne güzel.

hiç bir zaman hiç bir kimsenin tahayyülündeki resme yüzde yüz karşılık gelmeyişimiz (bkz. „senden bunu beklemezdim“ler ve türevleri) özgünlüğümüzün en büyük delili değildir de nedir?

o halde üzüleceksek
başkaların beklentilerinin ötesinde hareket etmediğimizde
üzülelim.

şaşırtmak iyidir.
başkasından başkası olmadıkça
kendimizi bulamayız, kendimiz olamayız.

beni tanıyamamışsanız herşey yolunda demektir.

……………………………………………………….

Dinleyelim:

Benny Goldmann, sing sing sing

Dave Brubeck, take five

 

via humana

ders: madde, zaman ve mekan.
konu: kuantum kuramı.

bir çok müslümanın (?) kavrayamadığı bir gerçeği ateist (?) felsefe profesörüm kavramış durumda:
dünyayı ve gerçeklerini hangi perspektiften düşünürsek düşünelim, mezozkopik (mikroskopi ile makroskopinin arasında olan, insanlarca algılanabilen) bir dünyanın gerçekleri içinde hareket ettiğimizi unutmamalıyız.

peki bu ne demek? bu, hayatımızın hangi alanında olursa olsun, ideallerimiz uğruna çabalarken realiteyi unutmamak demek. bu, hangi açıdan bakarsak bakalım, insandan söz ederken fıtratını gözardı etmemek demek.

bu, haddini bilerek hayal etmek demek..

mahmur öfke

öfke
biraz ölüm korkusu gibi
yaklaştığı anlar
uzaklaştığı zamanlar
ama her an içimizde

yok olmaz
bazen sessizlik sadece

içimizde uyur
öfkemiz
geçmişimize
geçtiklerimize
bizi geçenlere
karşı

şşşşş
uyandırmayın öfkemi
bırakın yatsın
ki ben öldüğünü zannedeyim..

satılık börek

itiraf edelim. birşeylerin maddi bedelini hesaplamakta pek maharetliyiz. bizim dünyamızda piyasayı bilmeyene uzaylı gözüyle bakılır. x marka çantanın dudak uçuklatan fiyatı herkeslerce bilinir mesela, herkes bu bağlamda kaliteden anlar. anlamayan ise cahil köylü damgasını yer. ne gariptir, bir dilenciye maksimum ne kadar para verilebileceği (!) de herkeslerce bilinir. sanırsınız ki, dünya alem günün birinde bir araya gelmiş ve „eveeeet, hiç bir dinlenciye iki liradan fazla vermek yok tamam mı?“ diye antlaşmıştır. oysa yok öyle birşey, öyle bir toplantı asla gerçekleşmemiştir. en azından dış alemimizde. ama iç alemde herkes bu hususta mutabıktır çünkü kapitalizm denen o menfaatçi sisteme göre bir dilencinin duası bir çantanın verdiği mutluluğunu yaşatmaz; yatırım yapana madde/ maddi hazz olarak dönmeyen bir şeye para yatırmak kapitalizmin anayasasına göre en büyük ahmaklıktır.

fakat her eylemin ve kararın, her sözün ve davranışın manevi bir takım değerlere karşılık geldiğini unutturuyor bize kapitalist mentalite. evet, çok para kazandırabilir bazı işler. bir iffetsizlik. bir hayasızlık. bir boş iş. ama onun da bedeli vardır. çünkü bu alemde herşeyin ama herşeyin bir bedeli vardır. ya maddi, ya da manevi.

insanın 21. yüzyılda onuruyla yaşaması çok zor. bunun sebebi, onurlu yaşantının zor olmasından kaynaklanmıyor. aksine, ademoğlu için onurlu hayat doğal olan yaşam biçimidir; fıtratı gereği utanmasını ve onurlu olmasını bilen bir varlıktır insan. onurlu yaşamı zor kılan şey, topluma hakim olan değerlerin maddeyle tanımlandığı bir sistemde, maddeye karşılık gelmeyen şeylerin barınamamasıdır. dilenciye verilen bir kaç kuruş, ekmek olup kendi boğazımızdan geçmediği için getirisi olmayan yatırım gibi görünür mantığımıza. oysa x marka çanta öyle mi? ne de güzel takarız onu kendi kolumuza.

21. yüzyılın patronları diplomaya bakar. çünkü diploma demek, vasıflı işçi demek. vasıflı işçi ise az zamanda çok iş yapan demek. az zamanda çok iş ise para demek. time is money, you know. bizim dünyamızda uygun diploması yahut dayısı olan en büyük ahlaksızlar dahi rahatlıkla iş bulabilir. bir tek katilleri ve hırsızları çalıştırmaz zamane patronları. ne de olsa can tatlıdır. paranın yüzü ise tapınak.

„misafir ol gel bana. börekler satayım ben sana.“
kapitalizmin ikram ettiği yegane şey egoizmdir. sahip olma çılgınlığı.
onun dışında istisnasız herşeyi satar. ve sattırır.

bitter egoizm

birşeyler ters gidiyor.
dünyada birşeyler feci şekilde ters gidiyor.

1.

dünyanın bir ucunda çikolata yiye yiye obezleşen beyaz çocuklar, dünyanın öteki ucunda kakao tarlalarında köle gibi çalıştırılan ve çikolatanın tadını bilmeyen siyah çocuklar. konuyla ilgili bir kaç video izledikten sonra, üretimine şahitlik etmediği şeyi yemeyecek kadar nefsine hakim biri olabilmek hepimizi kapsayan insani bir görev gibi göründü gözüme.. ne-idüğü-belirsizlikler bizi insan olmaktan ne kadar da uzaklaştırmış, sorgulamayı ve soruşturmayı bize nasıl da unutturmuş.. nice üzümler yedik, bağların ve bağdaki işçilerin varlığını gözardı ederek.

2.
dünya öyle bir hal almış ki, bir tek insan bir tek resme sahip olabilmek için 120 million dollar para basabiliyor. şu iki soru ise daima cevapsız kalacak: a) nasıl oluyor da bir tek insan o kadar paraya sahip olabiliyor? b) nasıl oluyor da dünyada bu kadar çok sefalet varken o kadar para o uğurda harcanabiliyor?

1 + 2
bir tarafta insanlığın ortak beşeri çığlığını tuvale yansıtabilen bir sanat eseri ve ona gösterilen saygı ve alaka, diğer tarafta o çığlığı en derininden hisseden yüzbinlerce çocuk ve onları umursamayan insanlık. bana sorarsanız meselenin kökünde egoizm var: kendimizi bir halt sandığımız için ve bize ait birşeyi bizden daha iyi ifade ettiği için bir resme bu kadar değer verebiliyoruz. zenci çocuk köleler ise benliğimize ters düştüğü, egomuzu okşamadığı, bizi ifade etmediği için (!) onları gerçekler-dünyamızdan dışlıyoruz. yok sayıyoruz.

oysa Allahın şahitliği yanında bizim bu nefis-okşamayan-gerçeği görmeme çabamız ne kadar da saçma kalıyor. kendi ellerimizle tasarladığımız dünyanın bu korkunç dengesizliği gün gelir hepimizin yakasına bir bir yapışır. hareketlerimiz bumerang gibidir. eninde sonunda dönüp dolaşıp bizi ense kökümüzden vurur. kimse „bana birşey olmaz“ demesin.. ve kimse „ben mazlum ahı almadım“ da demesin.

uçan balon

her insan bir balondur. içindeki havanın kemiyeti ve keyfiyeti onun kaderini belirler. aslında tam olarak öyle değil. salt bir kaderciliğin ötesinde bu süreç: havanın dolmasına izin veren balonun kendisidir.

ve bazen patlamak kaçınılmazdır..

özgürce uçmak varken patlamak.