bu da böyle bir anım değildir.

Çok yazmak bir maharet değil. Tıpkı çok konuşmanın bir yetenek olmaması gibi.
Bir takım kelime oyunları ile insan zekasının arz-ı endamına vesile olmak da yetmiyor esasında..

Bunların çok ötesinde bir mana var. Bize emanet edilen. İnsan olma yolumuzda. Ve korkarım ömrümüzün çoğunu o manadan uzak geçiriyoruz.. Başka bir merkezin etrafında beyhude tavaflar dönerek.. Taşladığımız şeyler şeytanın umruna bile yaklaşamıyor.. Bakın, en çokta buna hayıflanıyorum, elimdeki taşları ibretle izlerken.

Eşyanın hakikatini asla göremeyeceğiz belki. Bir-bulut-Allahı-nasıl-zikreder’i asla idrak edemeyeceğiz.. Ve bir insana bir melek nasıl ruh getirir, gönlüne o manayı nasıl yerleştirir, bunu da hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

Çok yalın ve -nasıl derler- „evrensel“ şeyler var bu alemde, bizi hayrete düşürmesi gereken: Mesela doğum. Düşünsenize: Bir insanın içinden bir insan çıkıyor! Üzerinde biraz etraflıca kafa yorunca acayip bir hal alıyor bu fikir. Beni her seferinde dehşete düşürüyor, dünyaya yeni gelen taze bir insanevladını gördüğümde bir insanın karnında bir canın mayalandığını ve vakit tam olunca o canın aramıza karıştığını bilmek.

Ve dizayn bebekler çağında, ruhu rakamlara dökmeye çalışan bilim adamlarının cirit attığı bir çağda, her adımımızın gözetlenmeye ve her sesimizin dinlenmeye yüz tuttuğu bir çağda, bu kadar hesap kitap, bu kadar bilim ve teknoloji, bu kadar kontrol ve disiplin, bu kadar ulaşım ve iletişim varken, varken bu kadar şey çokça, ne kadar da yok bazı şeyler: insanlar birbirlerine selam vermekten yoksun, gülümsemekten aciz, sofrasına düşen bereketi komşusu ile paylaşmayı akıl edemeyecek kadar cahil. Para için kıyılan canlar, dünya için harcanan hayatlar.. Ne var ki, Allah ruhundan üflemeye devam ediyor herşeye rağmen. Bizler o ruhu yaşatmamakta epey ısrarcı olsak da..

Böyle bir dünyaya neden çocuk getirilir ki? (karamsar halim)
Çok yoruldum, bir çay mı demlesem..? (halsizliğim)

Dinleyelim:

Karen Homayounfar – Saranjam.

Advertisements

masaj ve para

Dün bir AVMde
yürüyen merdivenlerin başında
masaj koltukları vardı.

Shopping’den ve tüketmekten mümkünse surur duymuş insanların
dünya malı taşımaktan ve harcamaktan bitap düşmüş belleri
düşünülerek oraya konulan
bir kaç tane elektrikli masaj koltuğu.
Uçak koltuklarını andıran fakat daha geniş ve daha futuristik bir görünümde.
Orta yerde.
Sıra sıra.
Bir kaç tane.

„10 dakikası 2 euro“
Öyle yazıyordu.
Ve şunu düşündürttü:

1) Masaj ve kapitalizm: Demek ki kapitalizm buna da maddi bir değer biçmiş: Bir yakınımızdan görebileceğimiz on dakikalık bir masajın maliyeti o yakınımız olmadığı zaman iki euro imiş. Bu, bir yalnızlığın maliyetidir. „Masaj yapanı olmayan yalnız adamın en az iki eurosu olmalı.“

2) Masaj ve teknoloji: Dualı ellerin değmesi yani bedeni o ellere emanet etmek varken, onun yerine „üstün teknolojiye“ satılan bir beden tasavvurunu tercih etmek.

3) Masaj ve hız çağı: 10 dakikada herşeyi unut, güçlen. Ki, ruhunu emen sistemin pas tutmayan bir çarkı olmayı sürdürebilesin. 10 dakika sonra „görevine“ dön, yenilenmiş biri olarak.

3) Masaj ve sosyal sınıf: Zenginler için spa, fakirler için 10 dakikası 2 euro.

VIP imtihanın VIPsi fake, kanma.

Sizin de sinirleriniz yıpranınca mideniz bulanıyor mu?
Oysa bugün kendimi şaşırttım (Hayret makamına yaklaşamadan).
Çok iyi tanıdığımı düşündüğüm ve çok yakınımda olan bir insanın kontrolsüzce ve dengesizce yaptığı bir eylem karşısında haddimden fazla sakin kalabildim. Bu kadar sakin bir tepki vermemi ben de beklemiyordum fakat verdim işte. Nasıl olduysa artık.. Şimdi de korkuyorum: Bunun normalleşmesinden. Normalmiş gibi tepki verdikçe o tepkime sebebiyet veren şeyin normalmiş gibi süregitmesinden.

Lütfen
Süregitmesin..
Bunu istemiyorum.

Zira: Benim sadece bir tane midem var.

Şimdi de hiç birşey olmamışçasına çalışkan öğrenci rolünü üstlenmem gerekiyor. İnsan nedir’i öz kardeşim üzerinden dahi tanımlayamamanın acısıyla İnsan nedir’ini masaya yatıran teorisyenlerin düşüncelerini izlemem gerekiyor. Bu ikisini aynı gün içinde peşpeşe yapmam gerekiyor, yoo hayır hayır gerekmiyor: „şartlar beni buna zorluyor.“ Bakın, bu çok daha doğru bir cümle oldu.

Bir anı yaşadıktan sonra „Cut!“ sesiyle başka bir sahneye itilen bir aktris kadar mı bilemiyorum, lakin bazen içimde derin bir bölünmüşlük hissediyorum. Parçalanmadan bitirmem gereken bir filmim var oysa.

İnsan insanın aynasıdır. Ya kardeşim bende kendini görecek bir gün, yahut ben onda kendimi. Ve bu savaş bir ailenin bilmem kaçıncı kayda geçmeyen ve modern tabirle evrende kaybolan „insan kılıklı aynalar savaşı“ olacak. Biliyorum, özel değil bu sorunlar. Kimsenin sorunu „VIP sorun“ değil. Ve yine kimsenin imtihanı bir VIP imtihan değil. Sıradan ve bir o kadar da sinir bozucu. Ve şahsi.. O kadar.

Su içsem geçer mi?
Mide bulantım yani..

Wankelmut & Emma Louise: My head is a jungle

diyalog – 19

– Bir başkasının hayatını yaşamaktan yoruldum, dedi kadın.
– Kimin? diye sordu adam.
– Genel anlamda benden başkasının işte, dedi kadın, kendime ait olmayan.
– Peki neden kendine ait olanı yaşamıyorsun? diye sordu adam.
– Kendi hayatımı yaşayabilmem için kendim olmam gerekiyor fakat bir engel var, dedi kadın.
– Nedir o kendin olmanı engelleyen şey peki? diye sordu adam.
– Sevgi.. dedi kadın, sustu sonra. Eklemek istediği cümleyi yuttu, yok edemeden.
– Anlamıyorum, dedi adam.
– Ben de, dedi kadın, ben de anlamıyorum.. Sence de garip değil mi? Sevince hayatımızı açıyoruz, sevdiklerimize. Ve onlar açılan yere geldiklerinde, yani hayatımıza girdiklerinde, orası bizim olmaktan çıkıyor. Çünkü hayatımız başkalaşıyor, bununla beraber biz de. Ve biz bir başkasının hayatını yaşar gibi yaşıyoruz kendimize atfettiğimiz o hayatı..
– Film izleyelim mi? diye sordu adam.
– Kim olarak? diye sordu kadın.
– Gülümsedi adam.
– Ciddiyim, dedi kadın. Sonra o da gülümsedi.

Bekletmek yahut Goodbye Dunya

Kayda değer bir acım yok.

Sonra, aklıma geldi bak
dün akşam eve dönerken
bir insanın bütün ümidi olacak kadar ona ümit vermekten
Allah’a sığındım.

Fikrimin bir ezgisi var
kimi zaman kalbimin mırıldandığı.
Düşünüyorum da, kardeşim gayet isabetli bir tesbitte bulundu,
„Aklım ile kalbimi anlamaya çalışıyormuşum meğer“ dedi.

Gün içinde yaptığım en hayırlı iş
beton kaldırımlara terk edilmiş
bir çiçeği kaldırıp koklamak oldu.

Ömründe yer edinmiş biri ile
telefonda görüştü bir adam (görmüş kadar oldu sesin sahibini).
Özür diledi, beklettiği için,
yolda olduğunu, ona gelmekli olduğunu ifade etti.
Belki de beklenmek istedi. Belkisizce ümitlendi esasen.

İnsanlar ikiye ayrılır:
Bekleyeni olanlar, bekleyeni olmayanlar.

Bekletmek
beklenmekteki hazzı yaşamak uğruna
bekleyene yaşatılan sadist bir eylem midir?
Bir sabır sınamasının en öznel şekli midir yahut?

Allah bizi ne de güzel bekliyor.

Dünyaya ateist bir ailenin çocuğu olarak gelseydim,
dayanamaz iman ederdim. (Empati yeteneğimin sınırını buldum.)

Ve az önce Türkiyeden getirilen pişmaniyeden nasibdar olurken (bu vesile ile Demba’nın pişmaniyenin varlığı için de şükür secdesine gitmesini talep ediyorum), ölüm sonrasında dünyada -eş zamanlı ve eş mekanlı olmasa da- muhabbet içinde olduğumuz insanlar ile birlikte olacağımızı hatırladım. Sahi, dünyaya ahiretteki komşularımızı seçmek için geldik, değil mi?

Sekerat anında şeytanın uzatacağı suyu gördüğümüzde, „Kendimi yarı yolda bırakmamı mı bekliyorsun? Bekleyenlerimi daha fazla bekletmemi mi istiyorsun?“ diyebilirsek, gerisi hallolur sanki, he. (Soru işaretlerim en büyük emanetlerim.)

Hayat bir long Goodbye.
Ve ne bileyim,
sanki şimdiden başlamak gerekiyor
helalleşerek vedalaşmaya..

….

Dinleyelim: Ara Dinkjiyan – The Long Goodbye

her yerin bir sahibi var aslında

Bir ikindi vakti

mahallenin yaklaşık 20 küsür (kendine araba alamayacak kadar) fakir insanı ile otobüs durağında beklerken caddeden yüzlerce araba geçti: Büyük, küçük, eski, yeni, güzel, çirkin, iyi, kötü ve aklınıza gelebilecek bütün dişotom vasıfları taşıyan araçlar. Ortak bir özellikleri de vardı: Hepsi çalışıyordu ve seyir halindeydi.

Araba modellerinden anlamam, renklerine takılmam, plakalarına bakmayı pek akıl etmem. Benim ilgimi çeken şey, arabaların bir çoğunun beş kişilik olmasına rağmen en fazla iki kişiyi taşıyor olmasıydı.

Aslına bakılırsa saçmasapan bir durum yaşıyorduk. Kim? Biz hepimiz, yani a) biz otobüsü bekleyen ve gideceği yere ulaşamayan insanlar ile b) onlar yani altında boş arabası olan insanlar. Bizim bir taşıta ihtiyacımız vardı, onların da götürecek boş yeri. a) ve b) grupları yapboz gibiydi, birbirini tamamlıyordu aslında herşey. Yine de: İşe geç kalıyordum, otobüs gelmek bilmiyordu ve iki metre ötemde aynı istikamete giden bir arabayı gözüme kestiremiyor, durdurup „Abla ya, beni de metroya bıraksana, yolun üstü zaten, he? Dedenin hayrına?“ diyemiyordum. „Hadi atla!“ diye karşılık veremiyordu o da, kırmızı ışıkta mimiksiz bir yüzle beklerken. Hiç kimse hiç birşey diyemiyordu.

Hoş, hiç tanımadığım güvenmediğim bir insanın arabasına binecek değildim. Lakin mesele bu değildi. Mesele şuydu: İşin sosyal sınıf boyutu o kadar bağırgandı ki, o kadar keskin bir şekilde ayrıcı ve ötekileştiriciydi ki, böyle bir mini-otostopun güvenilirliğini tartışabileceğimiz bir ortam bile oluşamıyordu. Herkes toplumun kendisine -maddi imkanlarını baz alarak- dayattığı rolü bir güzel kabullenmişti.. Kaçımız sorguluyorduk ki?

Böyle şeyler düşündüm. İçinde bulunduğumuz sosyal sınıfın, milyö denen ortam faktörlerinin hayatımızdaki etkisini ölçmeye çalıştım. „Menfaat“ kavramının hayatımızdaki gücünü düşündüm. Ve zaman geçti.. Nihayet (yaklaşık 50 dakika sonra) otobüs geldi. Tıkabasa doluydu. Cesaretimi topladım ve bindiğim otobüsün şöförüne sordum: „Bu gecikme siz şöförden mi kaynaklandı yahut BVG kaynaklı birşey mi?“

Cevap verdi: „Aşağıki caddede bir araba kazası oldu, bu yüzden geciktik.“

Şaşırdım.

„Gül ey saf çelişki!“ diye seslendi Rilke bir şiirinden. „Araba- otobüs diyalektiğinde bir kaderin cilvesi“ diye yorumladım ben de. (Rilkeninki kadar poetik olmadı benim cümlem.) Ve kazada ölü ve yaralı sayısını öğrenemeden otobüsteki yerimi aradım..

dua ve varlık

Ses yoksa
nazar yoksa
vech yoksa
isim yoksa
selam yoksa
söz yoksa
dua yoksa

ne var?

„ne“ var mı mesela?
Kalır mı öyle birşey geriye?

Peki, delirmeyiniz efendim. Tamam sustum.
Aklınıza mukayet olunuz. Olmak gerekiyor zira.
Akıl-sahiplerinden olabilmek için.
Hazreti Allah’ın muhatap aldığı..

Aklınızı almak değil kastım. Fikrinizi alabilirim en fazla. Duanızı almayı ümid edebilirim. Ediyorum da. Gecenin bu vakti, uykusuzluğumu ayağımda sallayıp da uyuttuğum bu demlerde, suni ışıkların altında, başka nasıl bir ümidim olabilir ki duadan başka?

Dua alıyorum o halde varım.

Tamam tamam
sustum..

alter ego veya bu bir ayrılık hikayesi

Kapıları sıkıca kapat!
Perdeleri çek!
Hepsini. Çabuk çabuk.
Hadi, acele et!

Bak! Karşı komşunun umutsuzluğu dolacak yoksa evine. Hissediyorsun değil mi tehlikeyi? Sahte mutluluğumuza ne çok emek verdik, yerle bir mi olsun şimdi hepsi? Tutunduğumuz hayallerimiz ve hülyalarımız, kutsadığımız korkularımız ve acılarımız, yok mu olsunlar?

Kilitle tüm girişleri. Hadi.
Hadi. Kapan dünyaya ve kardeşine. Yalnız kal. Zaten yalnızsın. Zaten yalnız öleceksin. Zaten yalnızlıksın.

Kilitleme, dur; kilit vur!
Ki, vurdumduymaz ol.

Sonra otur karanlık evinin bir köşesine. Ve.. dinle.. hiçliği.
Hiçbirşeyolmamışgibiliği. Ne güzel. Sessizlik. Ve: Sahte mutluluğuna dokunamadı kimse. Sende kaldı. Sende son bulacak. İstediğin zaman.

Sahiden: mutlu musun?

Şimdi: kıvılcım almaktan korktun, dünyanın bütün ateşlerinden uzak bir kale kurdun ve üstün- ve altınkörü içine oturdun. Memnun musun halinden? Söyle, iyi misin böyle? Yalnız yalnız? Sen ve sen? Komşun seni feryatla çağırırken? İsminle seni çağırırken..

Zaman unutmaz.

İntikamını alacak kıvılcımlar. Ateş, suya hasret iken, eften püften havadan sudan sahte şatonda egon ile karanlığına çekildiğin için hesap soracaklar sana bir gün, komşun ve ateş. Bir gün bütün bunların sonu olacak. Ve hikayen bir yüzleşme ile bitecek. Senden izinsiz, çünkü iznin gereksiz.

Aynadan kaçan sen, nasıl da tutulacaksın bir insan ve vicdan fırtınasına! Şaton bir iskambil kağıtlarından yapılan kule gibi bir anlık nefes ile yıkılıverecek.. Bir nefeslikti herşey demek ki.. Peki ya pişmanlık?

Ay- rıl- mak
alın-yazın.
Yazın bunu bir kenara. Sen ve (içindeki öteki) sen.

Yazmasak da, yazdırırlar. Kimler? Onlar..

– İstenmedik buluşmalar da ayrılğa dahil mi..?
– Kapıları kapattıran herşey ayrılığa dahil..

pardon, söylemeyi unuttum: bu bir keyif kaçırıcı yazıdır. (uyarı sonu)

376064_2505581872361_1270603805_n

Resim: R. Magritte

bugüncülükte default_luyum

Bugün
akşam namazının vaktininin çıkmasına yakın olmalı
Berlin Neukölln’ün bir otobüs durağında
dönerciye yakın olanından
iki anne iki kız çocuğu
kadınlar orta yaşlı hayatları orta baharlı
kızlar küçük yaşlı fakat konuşmaklı belki orta okullu
bindik otobüse.

ve önüme oturdu anneler.
sonra o kızlardan kara saçlı kara gözlü olanı
getirdi bir beyaz belki çakma etipuf, „sevmiyorum“ diye damgaladığı.
ve annenin tepkisi: „aa niye? çok güzel ama bak?“ oldu.
ikna olmadı evladı. başını salladı. etipuf kadının elinde kaldı.
ve esasında orada kalmadı çünkü

kadını bir zaman yolculuğuna çıkardı. „çocukken çok severdik bunu“ dedi kadın,
bir ısırık aldı hatıralarının nesnesinden.

duymadı beni kadın. çünkü içime doğru şöyle fısıldadım: „ben de..“

sonra, kadının yolcuğuna eşlik etmekten vazgeçtim: çocukluk bitmişti.
hayat akmıştı. yaşlanmıştım. faniyi canlandıracak gücüm kalmamıştı.
bugüne dönmek adına, pencereden baktım.
şehrin neon ışıkları beni karşıladı.
dönerciler, meyhaneler, kumarhaneler, şurada hala bir bakkal açıktı, sahibi arap olmalıydı. az ileride fuhuş satılıyordu, pencerede ışıklandırılmış iki kocaman kırmızı kalp vardı.

şehir, birbirine seyirci kalan ve dinlenmeyen hikayeler ile doluyordu.
ve önümdeki kadının hikayesi de bu „dinlenmeyenler“ kervanına katılmıştı.
oysa ne garip: proust kahvesine bir madlen bandırınca meşhur oluyordu.
etipufa nostaljik gözlerle bakan esmer abla ise fakirliğine sarılıp
evladının hayranlığı ile yetinmek zorunda kalıyordu..

birşeyler hep gizli kalıyordu bu dünyada..
garip..

3227

Foto: Ara Güler