ya nasip

o mon dyö!

bir kaç saat sonra yeni bir şeye doğru (mekana, insanlara, ortama vs.) yol alacak olmak, bu biraz garip ve aynı zamanda güzel bir duygu. garip bir şekilde güzel. ya da güzel bir gariplik.

bir kaç saat sonra kadim olan bir çok şeyden bedenen uzaklaşacak olmak ise biraz garip biraz da hüzünlü. ama bunu da sevdim. hüzünleniyorum öyleyse seviyorum: geride bırakacağım şehri, hayatımı, ailemi ve dostlarımı..

bu akşam çok güzel ve çok özel bir iftar geçirdim. bana değer veren, bu değere layık olduğumu düşünen çok güzel ve çok özel insanlar var. onlara buradan teşekkür etmek istiyorum. sevgi biraz da  böyle birşey galiba.. bir insana hakettiğinden fazla değer vermek.. ama bunun farkında olmamak ya da bunu önemsememek..

ben gidiyorum arkadaşlar. döndüğümde kucaklarında minik köpekleriyle dolaşan kokoş fransız madmazellerden olursam hiç birinizi tanımam haberiniz olsun :p

haklar helal edile.. abbas yolcu (:

çeteme özel NOT: ich hab euch lieb.

Dönem ödevi yazmanın püf noktaları

1. Konunu ve (varsa) tezini belirle.

2. Akabinde gerekli kaynakları (kitap, dergi vs.) arayıp bul (bu epey sürebilir, sabırlı ol).

3. Konsantrasyonunu bozan dünyevi işlerden, hallerden ve kişilerden uzak olabileceğin bir zaman ve mekan ayarla.

4. Kalem ve kağıt kullanıyorsan kalemini, laptop kullanıyorsan laptopunu sev. Ama öyle dokunmaya kıyamayacak kadar değil.

5. Besmele çek ve giriş. (Haydiii ya Allah!)

6. Bitirince mutlu ol, Allah’ına hamd et ve bütün blog alemine duyur.

şafak 4

Sanırım ortaokul 2 deydim: Fransaya iki haftalığına gitmiş olan sıra  arkadaşım, gittiği şehirden bahsedince ve yanında kaldığı fransız aileden de biraz şikayet edince, içimden geçirmiştim: „Ben de bir gün Fransaya  gideceğim. Ama öyle iki haftalığına falan değil.“

Dua niyetine geçmiş olmalı. Şimdi (on sene sonra), bu arzum gerçekleşecek. Fransaya (o arkadaşın gittiği şehre) bir kaç ayımı orada geçirmek üzere gidiyorum.  Bazen bazı isteklerin gerçekleşmesi biraz sürebiliyormuş. Bazı istekler ise hiç gerçekleşmeyebiliyor, içimizde küfleniyormuş.

Herşeyin hayırlısı, değil mi..

Ramazan hazırlığı

1. Ramazan hazırlığı denince sizin aklınıza ne gelir bilmiyorum ama, benim aklıma sarma saran, mantı yapan ve bunları difrizde depolayan hamarat evhanımları gelir. İşte geçen gün Gülşah „Ramazana hazırlık yaptım“ diyince, turcique ile benim, ikimizin aklından böylesi bir hazırlık geçti. Lakin yanıldık. Yanıldığımızı farkedince de hep birlikte kahkahayı patlattık. Zira Gülşah için Ramazana hazırlık, MP3 playerine Kuran-i Kerim, dini sohbet vb. şeyler yüklemek demekmiş.

2. Aliya İzzetbegoviç’in şöyle bir tesbiti ve çağrısı vardır ki nefistir: „Putları reddet, idealleri koru!“* Benim Ramazan hazırlığım da bu olsun. Bu hikmetli sözü şiar edinmek olsun.

*(Özgürlüğe kaçışım, s. 132)

ayna

dünya hayatında yaşadıklarımızın inanılmaz derecede didaktik bir yönü var. örnek veriyorum: en sevdiğimiz insanlar bile bizi üzebiliyor mesela. güvendiğimiz dağlara kar yağıyor, meteorolojik veriler fos çıkıyor vs. oluyor böyle şeyler yani. olacaktır da. sonra kendimizi yalnız hissediyoruz. böyle yapayalnız falan. peki bütün bunlar niçin oluyor? içimizden bir sesin bize „kulum ben sana demedim mi, bir tek ben harbiden severim seni“ demesi için. aklımızın bir köşesinde sıkışan jetonun düşmesi için. jllliinnggggg! kendimize öğretemediğimiz şeyi hatırlamamız için. söz konusu olan  şey allahın sevgisi olunca, insanlar otodidakt olmayı beceremiyorlar. ya da kendi adıma konuşayım, beceremiyorum. herkes kendisiyle hesaplaşmalı, yüzleşmeli öyle değil mi? dünya denen yerde bu işler böyle çünkü. tembel öğrencinin, önüne gelen sınav kağıdıyla, soruları cevaplayamadığını anlayınca kendisiyle yüzleşmesi gibi birşey bu. esasında kaçınılmazdır ama öte yandan da vicdanına kalmıştır. insanların hem kendileriyle hem de birbiriyle mutlak manada hesaplaşacağı ve yüzleşeceği  yere ise ahiret diyoruz.

üç külçe hırs

para saymanın insan ruhu üzerindeki etkileri..  bu düşünce şu aralar kafama epeyce takılmış durumda. beni buna iten şey ise kulağıma gelen bir haber: berlinde bir grup genç  bir süpermarketi soymuş. soyguncuların elebaşı ise aynı markette çalışan ve kasalar boşaltılıp paralar sayıldığında buna defalarca şahit olan bir işçi. para sayma işleminden sorumlu olan bu genç, sürekli birsürü para sayıp sonra bu parayı cebine koyamamaktan bıkınca bir kaç arkadaşıyla bir olmuş, bir kaç dolap çevirmiş ve nihayetinde muradına (!) ermiş. işledikleri bu suç, soygundan bir sene sonra gün yüzüne çıkmış.

bunu duyduğumda (o gençlerden birini tanıyorum), o mon dyö dedim önce.  sonra aklıma ortaokulda almanca dersinde okuduğumuz bir hikaye geldi. yazarını hatırlayamacağım ama hikaye şöyleydi: yaşlı bir kadın vardı. oğlu,  gelini ve torunlarıyla köyde yaşıyordu. bu ailenin evi bir göl kenarındaydı. bir kış günü misafirliğe giden bu aile, yaşlı kadını kendileriyle gelmeye ikna edemez. herkes gider, yaşlı kadın evde yalnız kalır. zifiri karanlıkta eve dönme vakti gelince, yanlarına meşale almayan, evimizin gaz lambası bize yolu gösterir diyen aile fertleri,  gaz lambasının ışığını bir süre sonra göremezler: gaz lambası yerinden kaldırılmıştır. ışığı göremeyince karanlıkta yollarını şaşırırlar ve buz tutmuş gölün üzerinden eve ulaşmaya çalışırlar. lakin buz sandıkları kadar sağlam çıkmaz: canlarını alır. peki hayatlarını kurtarabilecek olan gaz lambası neden olması gereken yerden kaldırılmıştır? çünkü yaşlı kadın ailesini unutup lambayı odasına almıştır: büyük bir hırsla biriktirdiği ve herkesten sakındığı paralarını tekrar ve tekrar sayabilmek için.