ders arasi

bir saatte sadece on iki sayfa okuyabildigime hala inanamiyorum. oysa oyalanmadim da. konsantre olmayi dahi basardim. aferin bana. herseye ragmen aferin. (kalan kirk sayfayi da okuyabilmek icin kendimi motive ediyorum)

ara vermek niyetiyle buradayim simdi. yedigim iki parca cikolata ile ictigim iki yudum su kafami dagitmam icin yetmedi. bunu baska bir sekilde yapmam gerekiyordu. sigara icseydim kapinin önüne cikip bir tane tüttürebilirdim elbet. ya da azicik hareket etmek amaciyla kütüphanenin icinde bir tur atabilirdim ama, ben (kurban olarak) seni tercih ettim blog. nasil, sevindin mi?

kurban dedim de, dün yine kütüphanedeyken, daha dogrusu kütüphaneden cikmis ve otobüsü bekliyorken ne düsündüm biliyor musun? bilmiyorsun tabii ki. anlatayim: hava soguktu. ve otobüs duraginin az berisinde bekledigimiz otobüs (söförüyle birlikte) duruyordu. daha duraga gelmemisti  ve kapilari kapaliydi. biz (ben ve baska bissürü insan ya da bissürü insan ve ben) cok  cok üsürken, binmek istedigimiz sicacik otobüs bombos bir vaziyette zaman öldürüyordu. evet mesele buydu: zamani dolunca ancak bize, yani yolculara kapilarini acabilir ve hareket edebilirdi. o an agzimdan bir kelime cikti sadece: sistem.

evet, bu absürd durum sistemin bir gerekliligi idi ve bizler bir nevi sistemin kurbanlariydik. („sistemin kurbanlariydik“ düsüncesinde sokagin ortasinda gülmemek icin kendimi zor tuttum.)

bir de bugün almanlarin nicin cocuk yapmaya pek sicak bakmadiklarini bir kez daha anladim. kütüphaneye cocugla gelen bir veli su an yanimda oturan bayandan az azar isitmedi: „hier ist doch keine kinderbibliothek!“
halbuki cocugun „kusuru“  ne aglamak ne de zirlamakti. merakliydi ve annesine sorular yöneltiyordu.

almanlarin cocuklara karsi bu tutumu degismedikce, devletin bir takim yollara basvurmasi fazla anlamli degil gibi. her bir yerde azar isiten bir anne, yükseltilen cocuk parasini napsin?
(onu azarlayanlari takmayip bebek mamasina harcayabilir? ya da bana versin o parayi, onu azarlayanlarla ben kavga ederim :p)

öyleyse öyledir

Felsefeden arkadaslar söyle bir mail atmislar, sizinle paylasmamak olmaz:

„Hier spricht die Charles-Taylor-Referats-Gruppe. Für den Fall, dass DU Dich dieser Verbindung zugehörig fühlst, melde Dich beim Absender. Dies ist ein einmaliger Aufruf. Er wird nicht wiederholt und dient ausschließlich der Vollständigkeitsüberprüfung. Wer nicht antwortet, ist raus. Wer sich belästigt fühlt, fühlt sich belästigt.“

Bu önemli mevzu ile ilgili kisisel görüsümü soracak olursaniz:  manyak lan bunlar (:

unutmak

içimi kemiren sıcaklığı az olsun dindirmek için pencereyi açtım. pek yapmadığım bir şeydir bu. pencereyi açmak. diyebiliriz ki, pencereyi açmak unuttuğum bir şeydir. su içmek gibi..

hava soğuktu. daha da soğuk. ağlamaya başladım. burdan düşersem ölür müyüm? diye düşündüm. ölürsün dedi içimden bir ses. yere çakılır bedenin dedi. ben. bir sabah. pencereden bakarken. kendimi yere çakılmış bir vaziyette gördüm. boydan boya uzanmış, soluğu kesilmiş, can çekişen bir insan gördüm.

gözyaşım yanağımdan aşağıya akarsa yere çakılır mı? diye düşündüm. çakılır dedi içimden bir ses. parçalanır. ve öylece kalakalır. çünkü orası beton dedi. ve iki damla akıttım yeryüzüne..

alt komşumuz çiçekleri sever. bunu anlamak zor değil. penceresinden aşağıya sarkan uzunca saksı hep ekilidir. tohumlar çiçek oluverince penceresinin önü bir renk cümbüşüne dönüşür.  gözyaşlarım komşumuzun saksısına düştü. direk toprakla birleşti. gördüm. galiba gülümsedim..

gökyüzüne bakmak isterken o ana dek önüme bakmadığımı farkettim. evimizin tam karşısındaki çam ağacında, bizim katın hızasında bir kuş yuvası vardı. yumurtaları seçebildim. en az iki taneydiler.

yumurtaların yere çakılmamasını için dua ettim. pencereyi kapadım. gözlük camlarımı başörtümle silip içeri girdim.

zaman zaman

Bu bir duygunun resmiyse, aynen öyle hissediyorum kendimi.
Her zaman değil ama; zaman zaman.

Bir de bazenliğe eşanlamlı kılınan „zaman zaman“ kavramı ne gariptir. Neden „zaman“ın peşinden bir tane daha „zaman“ gelince bir şey bazenleşmiş oluyor ki?

susuşmak

Gün geçtikçe susmanın erdemliğine daha çok inanıyorum. Tamam kabül, „konuşmak gümüşten ise susmak altındandır“ sözünü her zaman çok materyalist bulmuş, takı olarak gümüşü her zaman altına tercih etmiş olabilirim ama, bu kişisel tercihlerim o sözün vermek istediği mesajı benim için önemli bir mesaj olmaktan çıkarmamıştır.

Hem sadece susmaktan bahsetmek de çok büyük bir hata olacaktır. İnsanlar sadece susmaz, kimi zaman da susuşur. Susuşmak, birlikte aynı anda susmanın da ötesinde bir eylemdir. Hatta ve hatta pek bir ükela davranıp, şu tezi ortaya atmak istiyorum: Birbirini sevdiğini iddia eden kişiler susuşabiliyor olmalıdır.

Bu durumda susuşmayı tanımlamak, sevginin bir cüzünü tanımlamak mı olacaktır? Bilemiyorum. Fakat ben yine de „anlatılmaz, yaşanır“ diyerek, yani böylesi bayat bir metoda başvurarak, bunu yapmaktan kaçınmak istiyorum. Hem bayat şeylere karşı bir antipatim de yok. Çok bayat olmamak şartıyla bayat ekmek de güzeldir. Atarsınız fırına, sıcacık ve kıtır kıtır olur. Bir de üstüne yoğurt ile şey gezdirdiniz mi..

Galiba karnım acıktı.

nasıl ama?

sevgili blog,

kitap yazmış olmak için kitap yazanlara, evlenmiş olmak için evlenenlere hep kızmış, sırf  bir şey söylemiş olmak için derste parmak kaldıran öğrencilere kendimi bildim bileli uyuz olmuşumdur.

şimdi ergu buraya yeni bişeyler yazmam için bana psikolojik baskı uyguluyor. oysa ben, sırf bloğa bir şey yazmış olmak için „add new post“ butonuna tıklayanlardan olmaktan Allaha sığınırım.

bu yazımı ergucuğuma ithaf eder,  hörmetlerimi sunarım.
see you in ten minutes. kahveler senden (:

gelin kaçalım

„Sözlerimi âfakî bulup ‚Niçin gerçeklerden kaçıyorsunuz?‘ diye eleştiri yöneltenlere söyleyebileceğim tek şey şu: Gerçeklerden kaçmak her babayiğidin harcı değildir! Yüreği yeten herkese bu gerçeklerden kaçmasını tavsiye ederim! Ne yapalım yani, bu lânet dünyanın gerçekleri varsa, bizim de hayallerimiz var!

İnanınız, kişinin hayallerini muhafaza etmesi, sanılandan çok daha maliyetli, çok daha güç bir iştir!“

Dücane Cündioğlu, Philo-Sophia-Loren, s. 123.

felsefe hocam, halamin oglu bir de wittgenstein

sevgili blog,

1. hocalarimla aram pek iyi, nazar degmesin.
felsefe hocalarimdan biriyle karsilastim bugün, muhabbet ettik, „sie strahlen ja“ dedi. bizim pervane’nin diliyle söyleyecek olursak, benden „pozitif enerji aldigini“ ifade etti. alala, dedim ben de, her zamanki halim falan =P  (inanmayin sakin, yalan söylüyor!)

2. gecen okula gelirken ögrencilerin doldurdugu metroda iki kiz sohbet ediyordu. ben de kulak misafiri oldum (ne ayip ne ayip!). bana ikram ettikleri sey suydu:

– duydun mu israilde „savas turizmi“ denen bi sey cikmis. millet (israilliler/siyonistler) piknik cantasini ve battniyesini alip, gazzeye yakin yerlerde tepelere cikip, bombalarin atislarini havayi fisek gösterisini izler gibi izliyormus.

1.1. yanindaki kiz
1.227 alman oldugu icin ve almanyada yasadigimiz icin,
2.44 dolayisiyla almanlar „sabikalarindan“ dolayi yahudilere küfretmekten korktuklari icin,
4.01 sadece sustu.
5.444 bense halamin oglunu hatirladim.
6. 09 kendisinin bi“ sherrrrrrefsizler“ deyisi vardir ki, süperdir. aile icinde ün yapmistir.

7.902 iyi de, sina, bu cümle baslarindaki rakamlar da neyin nesi?
8.18 diye soracak olursaniz:
9. 99 hiiic, wittgenstein’e özendim. (kompleksli sey seni)