dünyanın inadına yavaş temizledim iyi mi

Bazen, çok ilginçtir, dünyanın en basit işleriyle meşgul olmak ve oradan kendime bir mutluluk payı çıkartmak istiyorum. „Büyük işler kalsın, başkalarının olsun, ben ufak şeylerle de mutlu olurum“ havasına giriyorum. Bugün uzuuuun bir zamandan sonra odamı baştan aşağıya, tepeden tırnağa, kitaplığımın en üst rafından en alt rafına kadar bi güzel temizledim. Tıka basa doldurmuş olduğum çekmecelerimi bi güzel boşaltıp, içindekileri ayıkladım. Lazım olmayan tüm evrak, kağıt, mektup ve benzeri şeyleri yırtıp attım. Ve bunu yaparken bir an duraksayıp, babama ne kadar da benzediğimi farkettim. Genetik olmalıydı. Babam da lazım olmayan bir mektubu, bir kağıt parçasını yırtmadan atmaz.
Sonra eski fotoğraflar geçti elime. İş başvurusu için çektirdiğim dijital fotoda yüzüm üzerinde ne de çok oynanmış. Güldüm. Bu ben değilim dedim. Tekrar çekmeceye koydum. Annemle, Almanyaya gelmeden önce çekinmiş olduğumuz fotoğrafı buldum. Güzel kadınmış annem. Hala güzel. Kucağında ben. İlk çocuğu. O zamanlar iki yaşlarında falan. Çok çirkin bir kız çocuğuymuşum doğrusu. Hani böyle insanların, „çirkin ama tatlı bişey“ diyerek çirkinliklerini örtbas etmeye ya da en azından hafifletmeye çalıştıkları çocuklar vardır ya, işte onlardan.
Sanki bir fotoğrafa değil de, geçmişime dokundum.
Ve mutlu oldum.
Bazen, çok ilginçtir, ben de mutlu olabiliyorum.

Ve az önce, gecenin bir buçuğunda, tostumu yerken dünyanın ne kadar da hızlı olduğunu düşündüm. Ne çabuk pişirmişti tost makinesi. Eski makinemiz çok daha yavaştı. Bu makineyi ben Türkiyedeyken almışlar. Hızına alışmış değilim. Bu kadar hızlı olmamalı (Tostları yaktım!). Mesela „coffee to go“ diye birşey de olmamalı. Bunu düşündüm. Oturup içmeli. Evet evet, kesinlikle.

Sana zahmet, biraz yavaşlasan Dünya?

senin de bir fincanın var mı?

şu aralar çok mu düşünüyorum ne?

çok düşününce zamanı deşip geçiyorum. mekansız var oluyorum.
dünyalık zaman ve mekan algımı kaybediyorum.
dünyada yok oluyorum.

biri demişti (kim olduğu mühim değil), (gerçek) şairler şiir yazdıklarında, ilham anlarında dünyadan o kadar çok koparlarmış ki, tastamam kopmamak için örneğin bir fincana, yani herhangi bir neseye, eşyaya dokunurlarmış, ya da tabiri caizse ona tutunurlarmış.

demem o ki, hepmizin bir fincanı olmalı.
kopmamalı.
şartlar ne olursa olsun.
hiç bir zaman.
ta ki
O
bizi bu dünyadan yanına alana kadar..

Bugün cuma

Bugün cuma. Çantamdan bir Epikur inlemesi işitiyorum. Ellerimi, bu yazıyı yazmak için kullanıyor olmasaydım, kulaklarımı tıkardım. Canım istemiyor çünkü. Erteliyorum, hep erteliyorum.

Bugün cuma. Bir tek ismini ve fransizcaya pörfekto hakim olduğunu bildiğim ve kendisini bu yüzden kıskandığım bir adam, Allah’in Klaus’u, Berlinde bir yerde (belki bir hastahanede, belki de evinin soğuk bir köşesinde) yakalandığı hastalıktan dolayı kıvranırken, kendilerine „ders yokmuş, hoca hastaymıs, boşuna gitmeyin“ dediğim kızların gözlerinde ve seslerinde sevinç vardı.

İnsan işte.

Nasılsın?

Nasıl mıyım?
hamd edeyim, şöyle diyeyim:
başım ağrıyor, kafam dumanlı
ve
„yüreğim böğürmek üzere gibi“

———————————————————-

Bir de
„Uyku beladır göç içinizedir
Sabır ve zaman içinizdedir
Kadın ve çocuk içiçedir“

———————————————————-

Ya da şöyle özetleyelim:
“Uykum geliyor kaderim yorula geliyor buz gibi eller
Bu yaz hayatı beğenemedim aklımda kandan gökdelenler“

———————————————————-

ben, kalbi aciz ve ruhu cılız

Cahit Zarifoğlu

22:51

yirmi iki elli bir.
ve aslinda önem-siz.
zaman duracak birazdan.
zamansiz kalacagiz.

yok olacak zaman.
biz de zamanla birlikte.

zamansiz kalacagiz biz.
acizce.

mekana siginarak.
topraga dokunacagiz.

elimizin kiri gitmeyecek ama.
kirli ellerimiz. parmak uclarimiz.

zaman

birazdan..

yok olacagim.