insan kalmak

1.
asla tam akıllanmayacağım.
ama bu iyi.
demek ki her zaman biraz insan kalacağım.

2.
mümin genelde beddua etmez. ettiğinde de „Allah sana adalet etsin!“ der.
arada bir etmek lazım. niçin? birileri adaleti hakettiği için değil (çünkü sadece birileri değil hepimiz adaleti hakediyoruz), birileri merhamete layık olmadığı için.
ayrıca: cehenneme Allahın adaletiyle, cennete ise Allahın merhametiyle girilirmiş.

3.
beddua ettim.
ama bu iyi.
demek ki sonsuz merhamet sahibi olmak gibi bir iddiam yok.
dedim ya: her zaman biraz insan kalacağım.

Qui suis-je?

galiba dünyamızda şöyle bir kaide var:

bana ne/kim uğruna enerji sarfettiğini söyle, sana kim olduğunu söyliyeyim.

(enerji: zaman, mekan, para, rahat, düşünce, duygu, kalp, mutluluk, arayış, aile, keyif, huzur, söz, eylem, rüya, hayal, sağlık, emek, sabır, kafa, düzen, ruh, tebessüm, bakış, uyku, gerçek, gençlik, ömür, nefes, ses, güzellik, iş, arkadaş,  can vs.

sarfetmek: tüketmek, harcamak, çürütmek, yormak, zorlamak, bozmak, var olan birşeyi yok etmekten çekinmemek)

anlatılamayanlar – 2

3. Türkiye

Türkiyede yaşananlar Türk yahut Müslüman yahut insan olan herkesi üzdü. Bir Almanyalı Kürt asıllı Türk olarak Hakkarideki  şehadetin getirdiği acıyı hissediyorum, şehitlere rahmet diliyorum..

Fakat ne yalan söyliyeyim, bu ciddi meselenin halka taşıma şeklini (gavurların dediği gibi) pek „etik“ bulmuyorum. Ateş düştüğü yeri yakıyor, fakat bu ateşin dumanını oraya buraya savurarak „bakın, ben de dumanından etkileniyorum!“ demeye getiren bir çeşit  televizyonculuk anlayışı var. Sözgelimi, kadın proğramlarında 3. sınıf türkücülerin ölüm içerikli arabeskler söylemesi, bu esnada şehitlerin sırayla vesikalık fotoğraflarının gösterilmesi vb. yayınlar, şehitlere olan saygımızda bir çeşit kusur gibi görünüyor gözüme. „Bu şekilde anıldıklarını bilselerdi, hoşnut olurlar mıydı acaba?“ diye sormadan edemiyorum.

Bundan seneler önce İstanbulda bir akrabamıza taziye için ziyarete gitmiştik. Vefat eden amcanın kızı kürtçe ağıt okumuş ve ağlamıştı. Hem hüzünlü, hem estetik hem de asil bir tarafı vardı bu yaptığının. Herkes suskun ve durgun bir şekilde dinliyordu. Kimse sözle teselli etmiyor, onu bölmüyor, sadece dinliyordu. Çünkü orası, sözün bittiği yerdi ve herkes haddini biliyordu. Uzaklara dalınıyordu. Yüzlerdeki ifade değişiyordu. Ağlayan sessizce ağlıyordu. Ve şimdi, seneler sonra, anlıyorum ki, okunan ağıta yapılmayan müdahale, ateşin yaktığı yere olan saygıdan ötegeliyordu. Sahiciydi ve gerçekti o ağıt. Sahici ve gerçekti dinleyenlerin hüznü. „Biz“ duygusu güzel birşey elbette ki. Ama o biz çemberinin bütün ben-leri acıyı aynı şiddette yaşamadı. Bu da bir gerçek. Ve birebir yaşamayanların yaşamış gibi yapması, yaşayanlara karşı saygısızlık değil mi? Üzülsek de, dua etsek de, hepimiz ekranı kapattıktan sonra dünya meşgalemize dönebiliyoruz. Ağlasak da, iki saat sonra gülebiliyoruz.

Eğer ateşin dumanını görüyorsak, ateşi ve yaktığı yeri görüyorsak, bunların hüznünü  ve acısını yaşayalım. Hakk-sahiplerine gitsin hüznümüz. Kutsal olan o acıyı kendimize doğru yönlendirmeye kalkışmayalım, acının bize verdiği 2. sınıf acıyı ön planda tutmayalım. Aksi takdirde hüznün kendisini ve gerçek hüzün-sahiplerini arka plana atmış oluruz, ki buna hiçte hakkımız yok.

Rabbim şehitlere rahmet etsin, ailelerine sabır versin.

O herşeyin sahibidir, bakidir..

anlatılamayanlar

1. Berlin
içinde yaşadığım şehre hem aitim hem de bir o kadar yabancıyım. aslında şehrin beni yabancılıyor oluşu öyle pek de umrumda değil. dışlanmaya alışkınım. diyebilirim ki, zaman içinde bir çeşit manevi bağışıklık kazandım. fakat şehir bana yabancı. onu hala tanıyamadım. ve bu yüzden tam anlamıyla sahiplenemiyorum. canımı sıkan bu. bir benzetme yapacak olursak: duvarıma astığım, kendimi bildim bileli gün be gün gördüğüm, fakat aslını, derin manasını çözemediğim bir tablo gibi. tablonun ressamı benim mevcudiyetimden haberdar olmak zorunda değil. ama ben ressamı tanımalıyım. kendimi tabloya dahil hissedebilmeliyim.

nasıl desem, çevremde beni ilgilendiren insanlar ve şeyler bana yabancılaşınca, kendimi yersiz yurtsuz hissediyorum. bu koskoca yerkürede, devasa tarihin ufacık zaman diliminde yer bulamamanın trajik bir tarafı var. trajedileri çözmeyi severim. aktörlere saygım vardır. ama bana gelince, asla iyi bir aktör olamadım. belki de gerçeklik kavramını fazlasıyla (?) önemsedim. ve sanırım her neferin -her ne yaparsa yapsın- ancak kendi gerçeğini yaşadığını düşündüm. kendi hayallerini kuran, kendi hülyalarına dalan insan da kendi gerçeklerini ve kendi gerçekliğini yaşıyordu bana göre. maske takmak öyle zor ki..

2. Filistin
serbest bırakılan filistinlileri gördüm haberlerde. 24 yıl boyunca hapis yatmak nasıl birşeydir allahım..
adaleti önemseyen her akılsahibinin bir tanrıya inanması gerekmiyor mu? 24 yılın hesabı sorulmalı..

tanrım, sen var olmak zorundasın!

yüzleşme

kendimle açık konuşuyorum:

huzursuzluğumda huzur bulacak mertebeye ulaşmadım.
ama bocalıyorum.
bocalıyorsam hala ümit var demektir.

kaderin cilvelerinden haz duyacak kadar duyarlı da değilim.
ama bekliyorum.
bekliyorsam hayat devam ediyor demektir.

rabbim,
işlememe izin vereceksen,
işlemem kaçınılmaz ise,
tevbemi yüceltmek için başka yol yok ise,
lütfen bana
beni insanlaştıran ve
hesabını verebileceğim günahlar işlet.
yüzümü sen koru.

amin..

Fontane ve Maupassant

Theodor Fontane’nin „Irrungen Wirrungen“ adlı eserini okudum. Güzel bir roman. Kim için? Edebiyatta realizm akımını seven okurlar için. Yahut: Realizmin beraberinde getirdiği hüznü ve gerçekliği kabullenmeyi bilenler için.

19. yüzyıl Fransanın edebiyat tarihinde önemli bir yeri olan Maupassant’u da sevmiştim, severim. O da Fontane gibi realist bir yazar.  Ve sanırım aralarındaki en mühim fark şu: Maupassant kötümser realist. Fontane karamsar realist.

Maupassant imzalı öyküleri okuduktan sonra çoğu kez, „insanoğlu bu kadar adi/ aşağılık/ iki yüzlü olabilir mi?“ sorusuyla bocalamak kaçınılmaz olabiliyor. Fontane’nin romanında bu acı tadı hissetmedim. „Hayalperest olmayalım!“ diyen bir yönü vardı elbet hikayenin ama, Maupassant kadar insanın şeytani tarafıyla ilgili değildi. Hayallerin her zaman gerçekleştirilemeyeceğinden bahsediyordu Fontane. Fakat insanlığın öldüğüne inanan, ümitsizliğe kapılan  Maupassant idi. Belki, diyorum, belki de bu yüzden Maupassant delirdi. Fontane ise kaderine baktığımızda bundan muaf tutularak öldü. Çünkü: Herkes inandığı gibi ölür. (Bu da benim realist inancım)

korkmayandan kork

dünya kelimesinin özünde alçaklık vardır. yüksekte değildir dünya. özü böyledir.
ve salih kulların kalbindeki o ümit-ile-korku-arasında-olma-durumu, kendilerinin bulundukları manevi noktayla ilişkilidir: salih kul bir şekilde yükselmiştir, fakat aşağıdakilere ve alçakta olana tepeden bakmaz. ne yapar? düşmekten korkar. ayrıca sinesinde bir çeşit korkuyu kaybetme korkusunu da barındırır. hangi anlamda? şu anlamda: salih de olsa, yükseklik korkusu vardır (çünkü tanrı değildir), fakat alçak dünya ile arasındaki mesafeyi kaldırmak da istemez. çünkü   korkusunu kaybettiği an demek, dünyanın alçaklığına döndüğü an demektir. oysa o esfele safilin olmaktan rabbine sığınır. hatta yükseklik korkusuna rağmen bu mesafeyi daha da açma çabası ve ümidi içerisinde olur.

ne alaka denebilir şimdi- ki evet bir bakıma hiç bir alakası yoktur çünkü salihlik mevzusunun dışına çıkacağım- ama bundan iki sene önce birbiriyle savaş içinde olan fakat aynı zamanda içiçe geçen iki duygunun çarpışmasını yaşadım. aklıma geldi şimdi. lyonda bir kış akşamı büyük bir dönme dolaba binmiştim. ve dışım yükseldikçe içimde iki şey şiddetleşiyordu: düşme korkum ve şehrin güzelliğini  (bütünü-nizamı) temaşa etmekten aldığım zevk.