akademikce hava atmak

yeni sömestrin dersleri ve hocalari belli oldu. yogun bir dönem olacagi kesin. o degil de, ders programini karistirirken hocalarin akademik kariyerlerine de bir göz attim. birinde, falanca yilinda filanca üniversiteden teklif geldi, fakat ben redettim gibi bir sey yaziyor. ne simdi bu? „elimi sallasam ellisi“nin akademik versiyonu mu?

Advertisements

sütlü kahve

Gecenin bir vaktiydi (Saati sormayın. Bilmiyorum. Hem saatlerle aram iyi değildir). Uyumak istedim önce. Uykum yoktu. Moralim bozuktu. Kitap okumayı denemedim bile. Film izlemeye karar verdim. Seçimimi, Zeki Demirkubuz’un „Yazgı“sından yana kullandım. Kendime mutfakta kahve ve yiyecek bir şeyler hazırladım. Herkes uyuyordu. Ölü bir şehrin tek canlısı gibi hissettim kendimi. Ne babamın horlamasını duyuyordum ne de alt komşumuzun huysuzlaşan köpeğini. Sessizdi her taraf. Hayır, bu beni ürkütmedi.

Filmin başrolündeki Musa karakteri, annesinin ölümüne üzülmeyecek, sevmediği bir kadınla sırf o istiyor diye evlenecek kadar herşeye kayıtsız kalan biriydi. Ne gülen, ne ağlayan, fazla konuşmayan, konuşunca da „olur“, „benim için fark etmez“ ya da „sen bilirsin“den öte  pek birşey söylemeyen bir adam. Umrunda olmayan bir dünyada kayıtsız kalmadığı bir tek şey vardı: Kahvesinin sütlü olması gerekiyordu.

Yabancılamadım onu. Kötü biri olduğunu düşünmedim. İyilerden olduğunu düşünmediğim gibi. Hiç bir şey düşünmedim aslında. Seyrettim sadece.

Film bitince hâlâ gecenin bir vaktiydi. Uykum hâlâ gelmiyordu. Moralim hâlâ bozuktu. Bulaşıkları kaldırdım. Makineye yerleştirseydim annem uyanabilirdi. Sonra uyumadığım için kızardı. Üzülürdü. Boş fincan ile boş tabağı çeşmenin yanına bıraktım. Mutfağın ışığını söndürdüm. Gözlerimin karanlığa alışmasını beklemeden her gece yaptığım gibi „ne önemi var ki..“ ile başlayan cümleler kurmak üzere odama gittim.

Evet, sütlü kahve içmiştim.

avcısız günler içindeyim

Nasıl desem. Bir çok şey yolunda gitmiyor aslında. İçimdeki kırmızı başlıklı melek içimdeki şeytansı kurdun oynuna geliyor mesela. En çokta o yolundan sapıyor yani..

Ya da nasıl desem. Her gece başımı yastığa koyduğumda, bazı gerçeklerle yüzleşiyor ve yıkılıyorum. Belki de yıkılan şey benden çok, gün içinde biriken umutlarım ve hayallerim oluyor. Ve her sabah bir enkazın altından çıkma gücümü kendimde ararken, içimdeki meleğe başvuruyorum. Fakat o oralı bile olmuyor. Kırlarda çiçek toplayıp, neşeli şarkılar söylemekle meşgul..

Avcı gecikmese bari..

ellerin cep görmesin

ellerini ceplerine koyma demişti. ellerimi ceplerime koyarak yürüyorum. hava pek soğuk. her tarafta kar. pamuk gibi kar. yüzümü kara bulamak istedim bugün. kahve içmek gibi bir şeydir belki, belki de daha güzel, dedim. ne kahve içtim ne de kara bulandım. metroda yaşlı bir bayan tarafından süzülmeye layık bulundum. bakımlı ve varlıklıydı. bunu anladım. sonra hayatını tahayyül etmeye çalıştım. gençliğine gittim, çocukluğuna kulak verdim. geçtiği devrelere göz attım, karşılaştığı ve karşılaşamadığı insanları bilmek istedim. gittiği ülkeleri, gördüğü günleri merak ettim. yaşadığı buhranları, huzur anlarını..

şapkasını başına geçirirken sarı saçlarını iyice içine yerleştirdi. atkısıyla uyumlu olan eldivenlerini yaşlı elleriyle, parmaklarıyla birleştirirken o ellerin şimdiye dek neler yapmış olabileceğini düşündüm. vagondan indim. ellerimi ceplerime, çenemi atkıma gömerek yürüdüm.

tanımadığı insanların ardından el sallayan o siyah çocuk kadar ak değil dünya. biliyorum..

Nasılsın?

Midemi kusmama ramak kala, boğaz ağrılarım beni bu niyetimden caydırdı. Doktora gitmediğim için kızan insanların sayısı arttı. Biliyorum, bu sadece ve sadece benim suçum. Bahsetmeseydim nereden bileceklerdi ne çok ağrılar çektiğimi? Her gece en yakın zamanda doktora gitmeye niyetlenip her sabah bu düşüncemden caydığımı? Hayır, şimdi çok iyiyim. Yirmi üç yıla sığdırdığım onca seneyi saymaya üşenecek kadar hem de. Yaşanmamış fakat tüketilmiş yıllarımdan bahsetmeyeceğim bile. O kadar vaktimiz yok..

Evet, ben çok iyiyim. Mutluluğu adam yerine koymaktan vazgeçecek kadar. Söylemiş miydim? Felsefeyle ilgilenmeyen edebiyatçılar ile edebiyatla ilgilenmeyen filozofları da adam yerine koymadığımı fark ettim. Bu iyi mi? Ah bir saniye! Bu soruyu sormamaya karar vermiştik, öyle değil mi?..

Başımı yastığa koyduğumda ve gövdemin ağırlığı ruhumun üzerine çöktüğünde, bazen aya bakarım. Ne güzeldir ay.. Issız bucaksızlığına el sürenler ise ne kötüdür. İnsanlar dünyayı fethedip/ fethettiğini zannedip diğer gezegenlere doğru yol alalı çok mu oldu?

Gecenin bir vakti (sabah namazına yakın) yayımlanan ve kimsenin izlemeye tenezzül etmediği bir yeşilçam filmi gibi hissettim kendimi bugün. Ben izledim. Filiz Akın’ın burnu estetik mi? diye düşündüm. Cevapsız kaldı bu da. Kendime tenezzül etmiş mi oldum şimdi?

Kedim olsaydı, bu sorular yumağını ona oynasın diye vermezdim. Kesinlikle vermezdim. Adamın biri (çobanmış), bir keçisi varmış (onunmuş), ona her gün derin konulardan bahseder, kitaplardan okurmuş. Gün gelmiş keçi ölmüş. Bakmışlar ki, kafatası çatlamış. Bunu görenler şöyle demiş: Öğrendikleri, keçiciğe ağır gelmiş. Öyle derler. Ben bilmem. Ama olabilir. Mümkündür. Bu yüzden: yazık değil mi (olmayan) kedime?

Sevgili değilim. Ama bence sevgi-liyim. Mesela kedim olsaydı onu çok severdim. Bakmayın çiçeklerimi sulamadığıma. Bu yüzden çürüyüp gittiklerine. Ki gitmediler bile. Çürük çürük, boynu bükük duruyorlar penceremin önünde. Vefalı olduklarını söylersek, biraz abartmış mı oluruz?

Ah, bugün ne kadar da iyiyim!…

ayh!

Persembeye yetismesi gereken bir ödevim, anlasilmayi isteyen bir Charles var önümde. „Your canin to cehenneme, Charles!“ diyebilmeyi ne cok isterdim simdi.

Üff, bana ne yaa!
Evime gitcem artik.
Tik! (dosyami kapatiyorum)
Pat! (dosyami kapatiyorum – bu sefer somut)
Jiiiiuiiiuuiiiinnng! (kalem cantamin fermuarini cekiyorum – o da somut)

Oh olsun sana Charles!