cansız şiir

Ölmeye yetmeyen enerjimi
dökecek bir dere arıyorum şimdi.
Artıkları değerlendirmek lazım, değil mi.
Bir derenin sükunetinden kendime pay çıkarmak
istiyorum belki de. Fırtınalı günlerin anısına.
Veya dengesizliğin şerefine.
En sevdiğim çiçek yok. Çünkü..

Bakınız, yazmakla bitmiyor söylenmemiş şeyler.
Bakınız, yazmakla son bulmuyor bahtımız.
Sebepsiz yere kırılan bir milyar dolarlık tablonun
restoratörü kadar hüzünlüyüm. Bunu içinizdeki
çocuğa anlatamazsınız çünkü: haklı. o sadece bir tablo.
Elimizin altında olan.

Sentetik uğraşların hakiki acılarını bulmak ne güç.
Eleyecek un arayan Don Kişot’un kişnemeyi unutan
atına canımdan bir kapta su götürdüm geçen. İçmedi.
Burası biraz yokuş, ve benim ayaklarım alışık değil
İstanbul sokaklarına.

Üşümek bir yakarış.
Hırkan nerede?
„Canımın içinde“

Dinleyelim: Mari Boine – Vuoi vuoi mu

yabancı saat.

Bugün de ölmedim
Demek ki daha yaşanacak şeyler var

Bu dünyada yaptığım en hayırlı iş
bir iki insanın gözyaşını silmek oldu
Sonra hep gizli ağladım

Bu dünyada yaptığım en güzel şey
bir kaç çocuğu ensesinden öpmek oldu
Sonra hep öldüm

„Du zwingst mich, Herr, zu einer fremden Stunde“
– Rilke

liman var.

„Çok zayıfız ama sığındığımız liman çok güçlü be. Sığınmayı bilirsen. Öğreteyim mi sana?“ Köyümün delisi olsaydı bana bunu derdi muhtemelen. Ben de muhtemelen „Senin kadar akıllı değilim ki. Öğretsen de öğrenemem bence..“ diye cevap verirdim.

Şimdi fark ettim. Bir ağacın gölgesinde oturmayalı ne çok oldu. Çünkü aciz insana kendi gölgesi gece gibidir ve bütün gölgeleri kaldırır (bkz. aufheben). (Hadi iyisiniz, efkarlanırken bile size almanca kavramlar öğretiyorum.)

Bir meleğim olsa da rüyalarımı ona emanet etsem..
Böyle olmayacak.

masumiyet de geçer.

Ufak kuzenlerim şu an bizde uyuyor. Amcamlar geç kalkınca, uyuyakaldılar, annem de kaldırıp götürmelerine izin vermedi. Abi kardeş kucak kucağa yatıyorlar şimdi. Anne babalarından uzakta. Bir gün, yetişkin olduklarında, bu masum sarılışlarını anımsayacaklar, ve o gün bu geceyi özleyecekler. Fakat geçmiş olacak o da..

Uykudan uyanıp annesini göremeyince ağladı Mustafa. Teskin ettim onu. „Annen de bir insan ve şu an uyuyordur, yarın sabah arayalım, konuş, olur mu?“ dedim. Kabul etti. Ayrılık garip şey.

Ahmed el-Gazzali okuyorum. Kardeşi İmam Gazzali’yi okumam gerekirken. Doğru kitapları yanlış zamanlarda okumakta üstüme yoktur. Neyse.. hep kendinden bahseden bir insan olmadan sizinle bir şeyler paylaşayım:

„Den erstaunlichen Schritt gibt es in der Liebe, dass der Mensch seine Seele (nafs) zu betrachten wünscht, denn die Seele ist, wie sie kommt und geht, Reittier des Geliebten, da dieser ja im Herzen wohnt, von dem die Seele Duft und Farbe des Geliebten annimmt.
Hier ist es, wo der Mensch nur auf sich selber blickt und ihn draussen nichts mehr interessiert, bis zu jener Grenze, wo er auch nicht mehr ertragen kann, dass der Geliebte ihn von der Seele ablenkt. Denn dieses Blicken auf die eigene Seele zeigt Entgegenkommen (musamahati) und entlastet, während der Anblick des Geliebtn eine Last aufbürdet und seine Herrschaft (siyasat) ihren Schatten wirft. Was man selbst hervorbringt, zeigt Entgegenkommen; doch des Geliebten Herrlichkeit (naz) ist nur schwer zu etragen.“

– Ahmad Ghazzali
aus: Gedanken über die Liebe

Dinleyelim: Emel Mathlouthi – Ma Lkit

for the mountains.

Bir çok şey paylaşılabilir de
şiir bölünmez
Galeyana gelmiş bir yeniçerinin
bilek gücü kadar
kuvvetlendi kalbimin teorisi

Bir tabağa sığmayacak kadar
ölüm doldurdum aramıza
„Bu bir rıza lokmasıdır…“
Sanırsın ki gök yarıldı
ve içine düştüm

Dağımı incitmedim.

Dinleyelim: Yuna – Mountains

kendinin şahidi.

İnsan kendi kendine konuşmaz. İnsan konuşur, kendisini seslenişine şahit tutmak için.
İnsan kendi kendine yazmaz. İnsan yazar, kendisini kelimelerine tanık olarak çağırmak için.

– Nazlı hanım??
– Efendim?
– Şunları şunları yazmışsınız. Bu doğru mu?
– Doğru efendim. Yazarken bizzat oradaydım.. veya bizatihi..

….

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

– Sezai Karakoç