iki almancının iki derdi

Y: haste grad zeit?

N: für was? zeit haben reicht nicht

Y: ich check das mit potsdam nicht

N: ich check den menschen nicht

Y: ich weiss net welche papiere ich ausfüllen und abschicken muss

N: senin problemin daha kücük

Y: welchen menschen? achso generell

N: menschen als spezies
„freunde“
„familie“
„vertraute“
jeder ist fremd

Y: das ist die aufgabe der psychologen, sana ne oluyo :D

N: hahaha
biz filozoflar olmasaydik
siz de olmazdiniz
atatürk olmasaydi.. :p

Advertisements

Liebe.

Immer derselbe shit!

Müssen alle Liebesgeschichten nach derselben Manier gestrickt sein?

Mich interessiert nicht die Liebe zwischen zwei fast perfekten Menschen. Die gibt es doch nicht! Es ist doch gerade diejenige Liebe zwischen zwei Menschen, die unübersehbare Makel haben, die unsere Welt zusammenhält. In einer nach Perfektionismus schreienden ja auffordernden Gesellschaftsstruktur findet der schlichte Mensch, der ein superlangweiliges Leben hat, aber sich ja dennoch verlieben darf/kann/will/tut, irgendwie keinen Platz. Zumindest nicht in der Popkultur oder in der Kunst. Romane erzählen immer nur die tragische Liebe zwischen zwei herzallerliebsten Menschen, denen man alles gönnt. Er ist ein Held und Gentleman, sie eine Schönheit und zur Aufopferung bereite Powerfrau. Serien und Filme suggerrieren, man müsse etwas Besonderes haben bzw. sein, um sich verlieben zu dürfen bzw. liebenswert zu sein: Gutes Aussehen, Charme, Humor, Aufrichtigkeit oder Mut.. Kurz gesagt: Er oder sie soll Potential für Schönheit oder zumindest Abenteuer haben. Danach sehnen sich alle, wenn sie in den Augen ihrer Mitmenschen nach dem möglichen Partner suchen.

Alles bullshit!

Das wahre Leben ist nicht so. Niemand ist schön genug und jeder kann der langweiligste Mensch der Welt sein. Ein Roman mit einem spannenden Anfang und einem supersüßen Ende kann niemals den Fakten der Emotionalität in der realen Welt gerecht werden. Prosa schafft Charaktere oder beschreibt Typen, aber nie nie nie nie nie nie kann und darf sie uns DIE ideale Form von Liebe diktieren. Dasselbe gilt natürlich auch für Figuren im Bereich der bewegten Bilder: Protagonisten aus türkischen Serien erwecken den Eindruck, jeder Mensch auf der Straße sei 24 Stunden lang mit seinem Liebeskummer beschäftigt; Figuren aus Filmen stellen Menschen dar, die voller Leidenschaft eine amour fou erfahren. Und das alles passiert so, als würde in jeder Ecke unserer Welt, die ja angeblich abgebildet wird, ein Werther oder eine Julia mit voller Hingabe nur darauf warten, gesehen zu werden.  Fakt ist dagegen, dass alle Menschen pupsen, rülpsen, morgens scheiße aussehen und Mundgeruch haben. All diese materiellen Nebeneffekte werden in der romantischen Narration natürlich ausgeblendet: Sie würden das Heldentum bzw. die Schönheit der Protagonisten verzerren, ihre Attraktivität infrage stellen.

Fakt ist: Gerade weil es in unserer- sagen wir mal sinnlich erfassbaren- Welt keine Julias und Werthers gibt, werden all diese Senhsuchstbilder in den Köpfen in der Kunst und sonstwo verarbeitet. Die krasse Sehnsucht der Menschen nach leidenschaftlicher  Liebe ist es, die sie im romantischen Sinne werk-produktiv macht. Jeder will sich absolut verlieben bzw. leidenschftlich geliebt werden, aber alle haben Schiss. Paradox, oder? Und wovor die Angst? Na vor der totalen Unsicherheit, die die Liebe auf die Zukunft projiziert. Jeder will totale Liebe- aber wenn’s geht bitte auf eine bequeme Art und Weise. Sehr naiv. Liebe ist kein Produkt, das man online bestellen kann. Und der Partner sicherlich kein Hund, den man nach Belieben dressieren könnte.

Die Menschen um uns herum (vielleicht wir auch?) sind also nicht deswegen unglücklich, weil sie keinen Partner haben/ Single sind/ von ihrem Partner enttäuscht wurden etc.; sondern weil ihnen das Gefühl eingehaucht wird, jeder andere um sie herum habe die Liebe seines Lebens gefunden – nur sie nicht. Social Media hat sicherlich zu diesem Fehlschluss seinen Beitrag geleistet.  Oder sagt bloß, ihr fragt euch nicht, warum einige „Freunde“ von euch ganz öffentlich immer wieder deklarieren (müssen), dass sie ihren Partner sehr lieben?

Die realisierte Liebe – wenn es sie denn gibt-  ist fern von Verarbeitungsmechanismen. Und gerade deswegen für Dritte nicht zugänglich. Love is a secret. Nicht mehr und nicht weniger. Alles andere pervertiert oder euphemisiert sie. Dabei ist Liebe etwas, das aus mehreren Phasen und Seiten besteht. In ihrem Kern befinden sich Hoffnung und Angst . Schöne Augen und Mundgeruch.

hayal ve korku

Hayalleri ve korkuları vardı. Her insanda olduğu gibi. Sevdikleri ve sevmek istedikleri vardı. Onlara hayallerinden bahsetti. Daha çok güvendi ve korkularını dile getirdi. Onları iç dünyasına buyur etti.

Giremediler o dünyaya.
Hayallerini anlamadılar.
Korkularına güldüler.

İlk zamanlar kendisinden şüphe etti: „Yanlış hayaller peşindeyim!“ dedi, „Ah! Korkularım ne kadar da anormal!“ dedi. Hayallerinden vazgeçmeye, korkularını ise suskunlaştırmaya çalıştı. Hayali düşük, korkusu ezik bir insana dönüştü. Sonra sevdikleri ona sordu: „Neden böyle oldun?“
Cevap veremedi. Çünkü cevabını kendisi de bilemedi.

Zaman geçti. Dünya döndü. Hep döndü. O direndi. Durmak istedi. Sonra bu inadından vazgeçti. Sabretti. Ve bir gün cevap önüne geldi. Samimiyetle kurulan hiç bir hayalin yanlış olamayacağını öğrendi. Her korkunun normalin dışında olduğunu kavradı. Hayallerine tutundu tekrar, korkularını korkusuzca ifade etti. „Ben buyum!“ dedi. Bunu duyanlar ve görenler ise „Kafanın dikine gidiyorsun!“ diye ardından bağırdı.

Ama o, bunu duymadı.
Çünkü onlardan uzaklaşmıştı.

Artık hayal dünyası eskisinden zengindi.
Ama buyur edebileceği kimsesi yoktu.
Fakat bu, onu korkutmadı.

nazar

Bir zamanlar
dünyaya attığım her sözden sorumlu olduğumu düşünürdüm.
Belki de bu yüzden sana karşı bu kadar suskun kaldım.
Şimdi ise bu fikrin bir adım ötesine gidiyorum:
Dünyaya attığım her bakış nasıl da hesap defteri olarak dönüyor bana.. 

Bu düşüncenin ardında bir hesap günü korkusu yok aslında.
Hayır, kastettiğim şey başka.
İnsan olarak sana ve başka insanlara gözlerimle uzaktan fakat bir o kadar da yakından dokunmak –
bu olgunun büyüklüğünü henüz idrak edebildiğimizi sanmıyorum.
Aksi takdirde gözümüzü zamanlıca kaçırmayı yahut
yeri geldiğinde kırpmamak için elimizden geleni yapmayı bilirdik.
Her ikisinden de mahrumuz..

Dış dünyanın serabına kapılmaktan korktukça
nazarımı örtüyorum.

Bunu yaparken unuttuğum bir şey var belki de:
Görmeyen insan hiç görünür olabilir mi?

Güngörmüş insanlara karşı duyduğumuz saygının
kaynağı buradan geliyor olmalı.
Görgülü insanın bizde uyandırdığı sempati.

Hepimiz kendimizi bir yere kadar görünmez kılmak istiyoruz.
Fakat aynı şekilde hepimiz
bir noktadan sonra görünür olmayı
arzuluyoruz.

küçük İsa ve kaybolmak

Bugün öğleden sonra evden çıktım. Biraz hava almak ve markete uğramak niyetiyle. Kapımızın önünde ufak bir erkek çocuğu ürkek bir şekilde etrafına bakınıyordu. Bu şirin veledin (yaşı siz deyin 3 ben diyeyim 4) yolunu ve annesini kaybettiğini anladım, almanca „Anneni mi arıyorsun?“ diye sordum. „Jaaa…“ dedi, tahminimi tasdikledi. „Şuradaki kadın annen olabilir mi?“ dedim, az ileride biraz tedirgin gibi duran bir kadını göstererek. „Hayır“ dedi. „O halde gel anneni bulalım“ dedim. Çocuk bir şey söylemedi, sanırım teklifimi kabul etti. „Elini ver bakalım“ dedim. Buna da itiraz etmedi. Yolunu ve annesini kaybetmiş bir çocuğun elini tutmak değişik bir duyguydu. Ona güven vermek istiyordum. Annesini mutlaka bulmak istiyordum. „Adın ne?“ diye sordum, kısık bir sesle „İsa“ dedi.  Türkçe „Türk müsün?“ dedim. Sustu. Aynı soruyu almanca sordum, „Ja“ dedi. „Und wie heisst deine Mama?“ (yani „Annenin adı ne?“ ) sualine aldığım cevap ise tam da içimden „işşşaaallah öyle cevap vermez“ diye düşündüğüm cinsten çıktı: „Mama..?!“

„Hmm, na klar, deine Mama heisst Mama“ dedim, gülmemek için elimden geleni yaparak.

Sonra „Anneni bir yerde görüyor musun?“ diye sordum. „Evet“ dedi. Elini bıraktım. Koşmaya başladı. Emin olmak için ardından baktım. Etrafta annesi olabilecek kimse yoktu ama İsa koşuyordu. Bir süre sonra arkasını döndü, hala orada olup olmadığımı öğrenmek istedi sanırım. Sonra koşmaya devam etti. Akibetinden emin olmak için takip ettim onu. Koşmadan fakat sık adımlar ile. Ve minik adımlarıyla aldığı belli bir yoldan sonra karşısına ergenlik çağlarında olan bir erkek çocuk çıktı, „İsa!“ diye çağırdı onu. Az ötede ise bir kalabalık vardı. Onu aramaya çıkmıştılar besbelli. Sordum, emin oldum. Alıp götürdüler onu. Bir daha görüşür müyüz İsacık?

„Kaybolmak ne acayip birşeydir Allahım“ dedim sonra kendi kendime, „Sen bizi bul, Allahım..“ dedim.

dünya çıplak

Bir zamanlar kendimi
Bulunmaz Hint kumaşı sanmıştım
Kaç metredir benim yokluğum?
Benden daha çok var sanmıştım.
Benim yokluğumdan dünyaya
Bir elbise çıkar sanmıştım.
Dünyanın çıplaklığına bakmaya utanmadan
Sonunda ben de alıştım.
Ah dedim sonra
Ah!

Didem Madak

mutloses Planen

Immer wenn der Mensch anfängt, etwas zu planen, kreiert er etwas gegen sich.

Der Menschen ist dann Pfeilspitzenhersteller und potentielles Opfer seines hergestellten Objekts.

Zugleich.

Aber sich fallen lassen erfordert Mut.

 

 

tüketim ahlakı

İstanbula üçüncü bir havalimanı yapılacakmış. Türkiye gündemi için önemli bir haber. Ama „gündem“ denen şey bazen pek kişisel.  „Ne yazar! Sanki iki tanesinden birine çok gidebildik de, üçüncüsü kaderimizi değiştirsin“ diye bir cümle kurdum mesela.  Mesela bence herkes ister istemez kendi penceresinden, kendi imkan ve olanaklarından değerlendiriyor. Neyi? Var olan ve olmayan şeyleri. Her hareketin ve kararın yani „gündem“in hepimizi dolaylı veya dolaysız bir şekilde etkilediğini idrak etmek ne güç.

Amazon ormanlarındaki ağaçların yasadışı bir şekilde hangi sebepten ötürü nasıl ve hangi sonuçlarla kesildiğini öğrendim bugün. Çinde üretilen ve almanyada satışa sunulan bir kazağı satın almam, benim o ağaçların kesiminde dolaylı bir şekilde payidar olmam demekmiş meğerse. Kesilen ağaçların yakılması ile ham demir eritilip Çine gönderiliyormuş. Bu demirden yapılan bir tekstil makinesi düşünelim şimdi. O makinenin altında dikilen kazağı.

Ne garip. Bilincinde olmadan Amazon ormanlarında yaşayan insanların hayatını nasıl da etkiliyoruz. Parçası ve şahidi olduğumuz dünyada ilişkiler ve sorumluluklar nasıl da karmaşıklaştı. Belki de bundan dolayı „tüketim ahlakı“nı unutuyoruz. İhmal ediyoruz. Gündemimizin ne kadar da dışına itiyoruz bu mühim meseleyi.

Bir de o ağaçları kesmekle nasıl da kesiyoruz kendi nefesimizi..